Türkiye’nin tarihsel olarak bakıldığında temelde bir Asya ülkesi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Diğer Asya ülkelerinde olduğu gibi, Osmanlı’dan beri Türkiye’de de “devlet”, başta iktidar ilişkileri olmak üzere toplumsal hayatın her daim merkezinde olageldi. Osmanlı’da toplumsal sınıflar devlet politikalarını etkileme gücüne sahip değildi. Padişah çevresinde örgütlenmiş bir merkezi bürokratik aygıt iktidara sahipti ve temel politikalara karar veriyordu.

Avrupa ülkelerinde ise, merkezi devletin rolü hiçbir zaman tamamen kaybolmamakla birlikte, sivil toplum alanı da güçlüydü. Devletin dışında yer alan, toplumsal sınıflarla ilişkili iktidar odakları, devlet aygıtını etkileyip, istedikleri politikaları hayata geçirebilme şansına sahipti. Diğer bir deyişle Asya’da “devlet”, Avrupa’da ise daha çok “toplum” güçlüydü. Asya’da iktidar merkezde toplanmışken, Avrupa’da topluma, en azından toplumu temsil iddiasındaki toplumsal sınıflara da yayılmıştı.

Osmanlı’nın modernleşme sürecinde de devletin merkeziliği sürdü. Batılılaşma sürecinde önce padişah ve yüksek bürokrasi Batılılaştı, sonrasında devlet eliti bunu alt devlet kadrolarına ve mümkün olduğu kadar topluma yaymaya çalıştı. Bu durum, 19. yüzyılda, Osmanlı bürokrasisinin kendi içinde Batıcı/yenilikçi ve tutucu/gelenekçi iki kanadın ortaya çıkmasına ve bu iki kanadın mücadelesine sebep oldu. Bu mücadele 19. yüzyıl boyunca sürdü ancak 20. yüzyıl başında İttihatçıların iktidarı ele geçirmesiyle beraber Batıcı kanadın zaferi kesinleşti.

Osmanlı’dan Türkiye’ye iktidar mücadelesinde vurgulanması gereken husus, mücadelenin devlet içerisindeki bürokratik bir elit ile sınırlı olmasıdır. Avrupa’da yaşanan ve hemen tüm toplumu kapsayan toplumsal mücadelelerin aksine, Osmanlı’da belirli bir ideoloji etrafında kümelenmiş bir bürokratik elit, başta ordu olmak üzere devlet mekanizmasına hakim olabilirse, o elit, tüm iktidarı elinde toplayabilmekte ve devlet politikalarına büyük oranda karar verebilmekteydi. Devlet içi bir fraksiyon bu şekilde iktidarı ele geçirdiği takdirde, toplumda herhangi bir gücün buna karşı direnebilmesi pek mümkün değildi.

Cumhuriyet’le beraber bu temel dinamik değişmedi ama yeni rejim, radikal bir dönüşümle, devlet mekanizmasına ve bürokratik aygıta bir format attı ve İttihatçılığın devamı niteliğindeki Kemalizmi devletin resmi ideolojisi haline getirerek kurumsallaştırdı. Böylece Atatürk öldüğünde devlet bürokrasisi, toplumda Kemalist ideolojide örgütlenmiş kendi başına bir zümre görünümündeydi. Başta sermaye sahibi tüccar ve sanayiciler olmak üzere toplumsal sınıflar zayıf ve devleti etkilemede yetersizdi. Bu bürokratik zümre, toplumdan devşirdiği kadrolarını belirli bir tedrisattan geçirerek kendisini, Atatürk’ün ölümünden sonra da on yıllar boyunca yeniden üretmeye devam etti.

1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi, artık toplumun tüm kesimlerinin, popülist bir dolayımla da olsa devlet politikalarında söz sahibi olmasını beraberinde getirdi. Ancak, kendi içinde bir zümre/sınıf oluşturan Kemalist devlet bürokrasisi, iktidarı olgunlaşmamış düzeyde gördüğü topluma tamamen devretme niyetinde değildi. Dolayısıyla Kemalist devlet bürokrasisi, ilerleyen on yıllarda demokratik siyasete tam teşekküllü darbeden, muhtıra verip hükümet düşürmeye kadar çeşitli müdahalelerde bulunmaya devam etti. Bu demek oluyordu ki, kağıt üzerinde demokratik bir sistem olsa bile, devlet politikalarında Kemalist devlet bürokrasisinin hassassiyetleri de dikkate alınmak zorundaydı. Alınmazsa sonuç, bu hassassiyetlerin siyasal partilere ve devlete zorla dikte edildiği askeri müdahaleler oluyordu. Aynı şekilde, Yüksek Yargı da 1990’lardan itibaren benzer bir misyonla demokratik siyasete müdahale etmekteydi. 2000’lerde sıkça bahsedilen “vesayet rejimi” işte temel olarak bu sistemdi.

Özellikle yüksek Ordu ve Yargı bürokrasisi içerisinde örgütlü olan Kemalist/ulusalcı devlet eliti, temelde üç siyasal akımı devletin ve milletin varlığına tehdit olarak gördü. Bunlar, komünizm, Kürtçülük ve İslamcılık’tı. İktidara, ne kadar yüksek oy oranıyla hangi parti gelirse gelsin, Kemalist devlet eliti bu üç ideolojiden olduğu veya bu üç ideolojiden birine müsamaha gösterdiği ölçüde, bu partilerin devlet politikalarında söz sahibi olmalarına izin vermiyordu.

“Devletin temel ve değişmez ilkelerini koruma” adı altında Kemalist devlet elitinin takındığı bu anti-demokratik tutumdan zarar gören andığımız bu üç ideoloji ve siyasal hareket, 1950’lerden ve 60’lardan günümüze, devletle farklı biçimlerde mücadeleye girdi. Komünistler, Kürtler ve İslamcıların üçü de farklı farklı fraksiyonlarda hem silahlı örgütler kurup devletle çatıştılar hem de legal siyasal partiler kurup toplumsal destek bularak kendi siyasal hedeflerine ulaşmak istediler. Öte yandan, birbirinden bağımsız olarak bu üç siyasal hareketin de ortak özelliği, silahlı yönteme başvurulmuş dahi olsa, siyasal mücadelenin “toplum bazlı” yapılıyor olmasıydı. Diğer bir deyişle, demokratik yollarla devlet iktidarı ele geçirilmeye de çalışılsa, silahlı mücadele ile devlete istenilen politikalar dayatılmaya da çalışılsa, temel yöntem “toplumsal mücadele” idi.

1970’lerde ortaya çıkan İslamcı gelenekten “Gülen hareketi” ise, o dönemin Yön isimli sosyalist hareketinden esinler taşıyan, başka bir strateji izlemeye başladı. Madem demokratik yolla iktidara gelinse bile, Kemalist devlet eliti belirli politikaların izlenmesine hiçbir zaman izin vermeyecekti, o zaman geriye tek seçenek olarak “kaleyi içeriden fethetmek” kalıyordu. Örneğin 28 Şubat 1997’de İslamcı Erbakan hükümetinin Ordu tarafından muhtırayla devrilmesi, bir anlamda Gülencilerin perspektifini doğrulamaktaydı. Çünkü görünen oydu ki demokratik seçimle iş başına gelinse bile İslamcı bir hükümetin varlığına ve kendi politikalarını uygulamasına Ordu ve Yargı müsaade etmemekteydi. Demek ki yapılması gereken gerçekten de kaleyi içeriden fethetmekti.

Burada “kaleyi içeriden fethetmek”ten kasıt, artık hepimizin bildiği, başta Ordu, Polis ve Yargı olmak üzere devletin zor aygıtlarını yöneten bürokrasisine, özellikle de kilit pozisyonlara, gizliden gizliye sızmak, kendilerine rakip ve düşman gördükleri Kemalist devlet bürokrasisini tasfiye etmek ve doğru konjonktür yakalandığında da devlet mekanizması üzerinde tam hakimiyet kurmak anlamına geliyordu. Tabii, Gülen hareketinin, sivil toplumda, medyada, iş dünyasında ve özellikle eğitim alanında da aktif faaliyetleri söz konusuyudu. Ancak kendilerini “Hizmet” adı altında uzun yıllar bir sivil toplum hareketi olarak sunsalar bile, asıl yapmaya çalıştıklarının iktidarı ve devlet mekanizmasını ele geçirmek olduğunu bugün rahatlıkla görebiliyoruz.

2002’de AKP’nin iktidara gelişinden günümüze kadarki AKP – “FETÖ” ilişkileri ancak bu bağlama oturtulduğunda anlam kazanabilir. AKP’nin iktidara gelmesini izleyen yıllarda, Kemalist devlet bürokrasisi AKP’yi muhtıra, kapatma davası, mitingler gibi anti-demokratik yollarla düşürmeye çalıştı. Bu noktada, Kemalist devlet bürokrasisi ile tek başına mücadele edemeyeceğini düşünen Erdoğan ve AKP, biraz da zorunlu olarak, devlet içerisine sızarak o güne dek belirli düzeyde bir güç biriktirmiş olan Gülencilerle ittifak içerisine girdi ve Kemalist devlet bürokrasisini tasfiyede bu harekete siyasi destek sundu. Ergenekon, Balyoz ve benzeri operasyonlar hep bu devlet içi Gülenci – Atatürkçü çatışmasının tezahürleri olarak karşımıza çıktılar. Gülenciler, 2012 sonrası Erdoğan’la yaşadıkları çatışma sonrası tasfiye olana dek bir süreliğine gerçekten de devlet mekanizmasına hakim oldular.

Bugün biz eğer Türkiye’nin demokratikleşmesini istiyorsak, yapmamız gereken sadece “FETÖ’yle mücadele” olmamalı. Asıl olarak, devletin güvenlik aygıtlarını ele geçiren bir kliğin/hizbin devlet politikalarına yön verdiği sistemin kendisini sorgulamalıyız ve devlet politikalarına ancak ve ancak seçimle iş başına gelen siyasetçilerin karar verdiği bir sistemi savunmalıyız. Belki de en önemlisi bunu, merkezi devlet iktidarını ele geçiren yapı, kendi ideolojimizdense de yapabilmeliyiz. Diğer türlü “FETÖ” gider, yerine bir başka yapı gelir ve Türkiye de otoriter bir ülke olarak kalmaya devam eder.

Fotoğraf: Ben Noble