2011 yılında Arap Baharı bölgede etkisini göstermekteyken Türkiye’nin demokratikleşme gayretleri ve ekonomik performans göstergelerinin gelecek vadettiği düşünülüyordu. Türkiye, Avrupa Birliği’ne aday bir ülkeydi ve Orta Doğu’da gelişmenin bir modeli olarak görülüyordu. Sınırda Suriye İç Savaşı patlak verip Türkiye’nin iç istikrarı ile ekonomik ve siyasi gelişimini olumsuz etkileyince bu durum tamamen değişti. Türkiye son on yıl içerisinde popülist bir otoriteryen rejim haline geldi, toplum daha da kutuplaştı ve ekonomi çarpıcı şekilde yavaşladı.

2011’de yaşanan iki gelişmenin ardından bütün iyimser beklentiler ortadan kalktı. Öncelikle, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Haziran ayındaki seçimleri ezici bir üstünlükle kazanıp siyasi alandaki askerî etkiyi başarıyla saf dışı bıraktı. Askeriyenin yokluğunda AKP muhalefet partileriyle güç paylaşımı yapmaktan kaçındı, sistemi kademeli olarak merkezileştirdi ve otoriteryen bir yönetim tesis etti. İkinci olarak, AKP 2011 yılında Baas rejimini devirme niyetiyle Suriye’deki muhalefet gruplarını desteklemeye karar verdi. Bu politika sert güç unsurlarının kullanımını ve ABD ile yakın işbirliğini gerekli kıldı. Bu karar, Türk dış politikası için sert bir u dönüşü niteliğindeydi çünkü, AKP 2002 yılında iktidara geldiğinden beri Türkiye bölgesel meselelerle başa çıkmada diplomatik platformları, ticari bağları ve yumuşak güç unsurlarını kullanmayı tercih etmişti.

Fakat hem AKP hükümetinin otoriteryen dönüşümü hem de ABD’nin Suriye’ye müdahale etmedeki gönülsüzlüğü ikili ilişkileri gerdi. Dahası, Kürtlerle yürütülen barış süreci AKP’nin ülke içindeki siyasi hegemonyasını kaybetmesine neden oldu. Barış süreci öncelikle büyük oranda Kürtlerden müteşekkil HDP’nin (Halkların Demokratik Partisi) Türkiye’nin seküler, liberal ve solcu grupları arasında normal ve meşru bir parti olarak algılanmasını sağladı. HDP 7 Haziran 2015 seçimlerinde oyların yüzde 13’ünü alarak mecliste 80 koltuk elde etti. Bundan farklı olarak, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) barış süreci memnuniyetsizliklerinin mıknatısı haline gelerek oyların yüzde 17’sini aldı. Kürt yanlısı ve Türk milliyetçisi partilerin yükselişiyle AKP meclis çoğunluğunu kaybetti. Barış sürecini takdir ve teşvik eden, bunu Esad rejimini zayıflatmak için Suriye’deki Kürtlerin devreye sokulmasında gerekli bir adım olarak gören ABD’ydi. Kısaca ifade etmek gerekirse, AKP’nin ABD’yle ortaklığı hem ülke içinde hem Suriye’de siyasi kayıplara neden oldu; AKP meclis çoğunluğunu kaybetti ve Baas rejimini devirmeyi başaramadı.

AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, partisinin popülerliğini yeniden kazanmak için o zamandan beri farklı bir strateji izliyor. Barış süreci sona erdi; PKK ve Suriye’deki uzantıları bir kez daha ulusal güvenlik tehdidi olarak sınıflandırıldı. Dahası, Erdoğan ülke içindeki hegemonyasını yeniden tesis etmek için milliyetçilik ve militarizmi benimsedi. Bu da yeni bir koalisyon kurmasına yardımcı oldu. PKK karşıtı kampanyası milliyetçileri kendisine çekerken, Putin’le yakınlaşması hem Rusya’yla daha yakın ilişkiler kurulmasını hem de Erdoğan’ın halka yaptığı konuşmalarda yeniden Amerikan karşıtı söylemlerde bulunmasını tasvip eden Rusya yanlısı çevreleri ikna etti. Son tahlilde, Erdoğan Rusya’nın desteğiyle otoriteryenliğini meşru göstermeyi ve Rusya’nın rıza göstermesi sayesinde Suriye’de Kürtlerin ikame ettiği toprakları kazanmayı başardı. Bu durum Erdoğan’ın popülerliğini pekiştirdi ve milliyetçilik ve ulusal güvenlik endişelerini devreye sokarak siyasi rakiplerini korkutmasını mümkün kıldı. Buna mukabil, NATO üyesi Türkiye, Rusya’dan S-400 füze sistemi satın aldı ve bunun bir sonucu olarak NATO ve ABD’yle ilişkileri bozuldu.

Türkiye ve Rusya arasındaki bu muvafakat Şubat 2020’de dağılmaya başladı. Rusya, Rus ve Suriye ordularının cihatçı grupları hedef alabilmesi için Türkiye’nin İdlib’teki askerlerini çekmesini talep etti. Türk askerlerinin İdlib’de konuşlandırılması, Türkiye ve Rusya’nın Türkiye’nin cihatçı militanları kontrol etme sözü karşılığında Eylül 2018’de imzaladıkları bir sözleşmeye dayanıyordu. Fakat bu sözleşmenin bozulmasıyla birlikte Rusya destekli Suriye birlikleri İdlib’i geri almak için bir saldırı düzenledi. Bu durum yeni bir mülteci krizini tetiklemenin yanı sıra hem Türkiye’nin Suriye’deki askerî varlığı hem de Erdoğan’ın ülke içindeki itibarı için tehdit oluşturdu.

Bazı akademisyenler ve köşe yazarları Rusya ve Türkiye arasındaki çatışmayı Türk-Amerikan ilişkilerini düzeltmek için bir fırsat olarak görüyor. Bu isimlere göre, Türkiye Suriye’deki Amerikan misyonuna daha fazla destek vererek Rusların buradaki etkisini sınırlandırabilir. Dahası, Rusya’yla bir çatışmanın Türk bürokrasisi, medyası ve akademisindeki Rus yanlısı çevreleri saf dışı bırakmak için bir fırsat olabileceğini öne sürüyorlar. Bu sayede dümene Amerika yanlısı isimler geçebilir ve Türkiye’nin ekseni bir kez daha Avrasya’dan Atlantik’e kayabilir.

Hem Rus yanlılarının hem Amerikan yanlılarının birleştikleri nokta, Türkiye’nin Suriye’deki askerî varlığına ve AKP’nin otoriteryen yönetimine itiraz etmemeleri. Rus yanlıları milliyetçi hisleri nedeniyle Türkiye’nin Kürtlerle mücadelesini desteklerken Amerikan yanlıları İslamcı güdüleri nedeniyle Türkiye’nin Esad rejimiyle mücadelesini teşvik ediyor. Her iki taraf da Türkiye’nin dış ilişkilerinin değer ve normlardan arınmış olması; dış politika yöneliminin ise jeopolitik gerçeklikler, askerî ittifaklar ve stratejik hesaplarca belirlenmesi gerektiğini ifade ediyor. Bu nedenle, Türkiye’nin Suriye’deki askerî varlığı ve ülke içinde kısıtlamalar olmadan bu türden bir askerî müdahilliği rahatlıkla başlatabilecek güçlü bir lideri Türk-Rus veya Türk-Amerikan ilişkilerinin devamlılığı için gerekli görüyorlar.

Bu iki rakip cenah arasındaki benzerlikler, dokuz yıllık Suriye İç Savaşı’nın ardından kutuplaşmış toplumu ve zayıf ekonomisiyle Türkiye’nin neden popülist bir otoriteryen rejime dönüştüğünü açıklıyor. Dış politikanın askerileştirilmesi, dış ilişkilerdeki norm ve değerleri önemsizleştirdi ve AKP hükûmetinin stratejik hesaplarla Batı devletleriyle yakın ilişkiler kurmasını mümkün kıldı. Bununla birlikte, 2015 yılından sonra olduğu gibi dış politikadaki fikir ve norm eksikliği AKP’yi ülke içindeki hegemonyasını kurtarmak için pragmatik bir yaklaşımla Rusya’yla yakın ilişkiler kurmaya mecbur bıraktı. Batı başkentlerindeki karar vericiler işte bu nedenle Suriye Savaşı devam ettiği, Türk dış politikası askerileştirilmiş olmayı sürdürdüğü ve Erdoğan dış politikayı rakiplerini korkutmak için bir araç olarak suistimal ettiği sürece Türkiye’nin Batı’nın güvenlik sistemine bağlılığına güvenmemeli.

Fotoğraf: David Everett Strickler