Günümüzde meydana gelen bir olayı veya mevcut olan bir durumu açıklamak istediğimizde genellikle geçmişe başvururuz. Elbette bu durum son derece normaldir. Ancak bazen içinde bulunduğumuz durum gözümüzü o kadar boyar ki, geçmişe baktığımızda görmek istediklerimizden başka bir şey göremeyiz. Mevcut durumu en iyi açıklayan noktayı seçer ve onunla günümüz arasında bir bağ kurarız. Oysa tarih doğrusal olarak ilerlemez. Önceden belirlenmiş kurallar çerçevesinde de yürümez.

Bu meseleyi bir örnek üzerinden açıklamak istiyorum. Örnek olarak Suudi Arabistan’ı seçtim ki meseleyi net bir şekilde ortaya koyabilelim. Bugün Suudi Arabistan denince herkesin gözünde aşağı yukarı aynı resim canlanır. Din, bu ülke için o kadar önemlidir ki bütün tartışmalarımızı bunun üzerine inşa ederiz. Ancak, Suudi Arabistan bugün Vehhabi diye bütün tarih anlatısını Vehhabilik üzerine kurarsak o zaman ayrıntılarda kalan incelikleri göremeyiz.

Suudi Arabistan sosyalist bir ülke olabilirdi. Baas benzeri bir rejime sahip olabilirdi. Aynı şekilde kapitalist bir demokrasi de olabilirdi.  

Suudi Arabistan’ın ilk sol örgütlerinden Milli Reform Cephesi’nin kurucusu Abdülaziz ibn Muammer aynı zamanda ülkenin ikinci kralı Suud bin Abdülaziz’in danışmanıydı. Bu örgüt anayasal demokrasi, fikir hürriyeti ve yerli sanayinin geliştirilmesini savunuyordu. Burayı vurgulamak istiyorum. Suudi Arabistan’ın ilk sol örgütlerinden birinin kurucusu kralın danışmanıydı. Bu hareketin üyelerinden Abdurrahman el-Şamrani bir grup subayla birlikte Mısır’daki Hür Subaylar hareketini örnek alan Suudi Hür Subaylar hareketini kurdu. Mısır’da Cemal Abdünnasır’ın yaptığını o da kendi ülkesinde yapmak istedi ve bir darbe girişiminde bulundu. Ancak bu girişim başarısız oldu ve darbeye karışan subaylar idam edildi. Eğer bu darbe başarılı olsaydı muhtemelen ordunun rolünü merkeze alan bambaşka bir tarih anlatısına sahip olacaktık.

1950lerde ülkede milliyetçi ve sol çizgide yayın yapan dergi ve gazetelerde patlama yaşandı. Irak ve Suriye’de Baas partisinin iktidara gelmesi Suudi Arabistan’daki Baasçılık hareketine ivme kazandırdı. Petrol endüstrisinin gelişmesi ile birlikte işçi sınıfının ortaya çıkması beraberinde Aramco’ya karşı bir muhalefeti ve grevleri getirmişti. Kısacası Suudi Arabistan’daki milliyetçi-sol hareketler azımsanamayacak kadar önemliydi.[1]

Bir başka örnek verelim. Demokrasinin neden Batı’da geliştiğini açıklarken başvurulan argümanlardan biri Batı’da devletten bağımsız bir orta sınıfın var olduğudur. Ekonomik olarak güçlü ve bağımsız olan bu sınıf devlete karşı bağımsızlığını korumuştur. Batı’da devletin parasına ihtiyaç olmadan üniversite kurulabildiğinden üniversite özerkliği sağlanabilmiştir. Medyayı fonlayan sermaye sahipleri olduğundan medya özgürlüğü gelişmiştir. İslam dünyasında ise ekonomi genellikle devletin elinde olduğu için özgürlük alanı daralmıştır. Bu iddianın doğru olduğu durumlar olduğu gibi yanlış olduğu örnekler de vardır.

Ülkemizde Orta Doğu tarihi genellikle klişeler üzerinden anlatıldığından Suudi hanedanının Arap Yarımadası’nı ele geçirmesi Bedevilerin zaferi sanılıyor. Halbuki Suudiler Bedevilerin desteğini kazandığı için değil, tüccarları Bedevilerden koruyabildiği için Arap Yarımadası’na hakim oldu. Bedeviler genellikle askeri işlerde kullanıldı ve nadiren üst düzey görevlere atandı. İbn Suud Mekke’yi ele geçirdiğinde ilk işi ticaret kervanlarına saldıran Harb aşiretine saldırmak oldu. İbn Suud daha Kuveyt’te sürgündeyken Riyad’taki Vehhabi ulemasının başı Abdullah bin Abdüllatif el-Şeyh Suudilerin can düşmanı Raşidileri desteklerken Riyad tüccarı Suudilerden yanaydı.

Ticaret, her zaman Arap Yarımadası’nın en önemli geçim kaynaklarından biri olmuştur. Zaman içinde zenginleşen tüccarlar nüfuzlu aileler haline gelmiş ve ticaret yaptıkları yerlerle ciddi bağlantılar kurmuşlardı. Bu bağlantılar Cidde’den Bombay’a kadar uzanıyordu. Ayrıca Bağdat, Şam, Halep gibi bölgesel ticaret merkezlerinde açtıkları temsilcilikler ile buralarda güç merkezleri haline gelmişlerdi.

Ticari bağlantılar beraberinde siyasi nüfuz getirir. Arap Yarımadası’nın bütün ihracat ve ithalatını, aynı zamanda hac kervanlarının geliş gidişini kontrol eden bu ticaret aileleri aynı zamanda siyasi güce de sahipti. Örneğin, Hicaz’da bütün önemli resmi makamlar tüccarların elindeydi. Bölgenin bir numaralı istihbarat kaynağı tüccarlardı. Tüccarların sağladığı istihbarat dışında Suudilerin elinde bir şey yoktu. Ayrıca devletin kuruluş sürecince Suudi devletini diplomatik olarak temsil edenler tüccarlardı. İbn Suud ile yabancı devletler arasındaki iletişimi tüccarlar sağlıyordu. Örneğin İbn Suud ile İngilizler arasındaki haberleşmeyi uzun süre Kusaybi ailesinin Bahreyn’deki şubesi sağladı. Zaten modern bürokrasinin ve eğitim sisteminin olmadığı bir yerde yabancı dil bilen, muhasebe ve yazışmadan anlayan tüccarların etkili olmaması beklenemezdi. Bu sebepledir ki, İbn Suud Cidde’yi ele geçirdikten sonra şehrin en zengin tüccarlarından Abdullah Alireza’yı vali olarak atadı. Bu aile halen Suudi Arabistan’daki Ford, Mazda, Aston Martin gibi birçok markanın distribütörlüğünü yapıyor.

Suudi Arabistan’ın ilk dönemlerinde tüccarlar o kadar güçlüydü ki, adeta devletin üzerinde bir denetleme mekanizması kurmuşlardı. Örneğin kral, borçları karşılığında Sovyet mallarına gümrüksüz ithalat imtiyazı verince kendi pazarlarını Sovyetlere kaptırmak istemeyen tüccarlar kralı bu kararı geri almak zorunda bırakmıştı.[2]

Devlet ile tüccarlar arasındaki ilişki her zaman karşılıklı faydaya dayanmıyordu. Ancak, iki grup da birbirine ihtiyaç duyduğundan anlaşmazlıklar ve çatışmalar belirli bir dengede tutuluyordu. İki taraf da köprüleri tam olarak atamadığından dengeli bir politika izlemek zorundaydı. Devlet, tüccarların ekonomik gücüne, ama daha önemlisi insan kaynağına ve bağlantılarına ihtiyaç duyarken tüccarlar da devletin korumasına ihtiyaç duyuyordu.

Ancak hiç beklenmedik, asla öngörülemeyecek bir şey bu düzeni tamamen değiştirdi: petrol. Petrolün bulunmasıyla birlikte Suudi devleti sınırsız bir kaynağa ulaşmış oldu. Artık tüccarların mali desteğine ihtiyaç duymadığından onlarla arasında bir denge kurması gerekmeyecekti. Petrolün getirdiği servet ile hiç olmadığı kadar topluma müdahale edebilecekti. İnsanlar çocuklarını inci tüccarı Hacı Muhammed Ali Zeynel gibi tüccarların açtığı okullara değil devletin okullarına gönderecekti.

Bu yazının amacı Suudi Arabistan’ın bugün içinde bulunduğu durumu açıklamak değildir. Zaten dikkatli bir okuyucu bunun sadece birkaç mesele üzerinden anlaşılamayacağını bilecektir. Bu yazının vermek istediği mesaj şudur: Bugün Suudi Arabistan Vehhabi diye Suudi Arabistan tarihini tamamen Vehhabilik üzerinden anlatırsanız ayrıntıda kalan incelikleri göremezsiniz. Bugün Suudi Arabistan’da otoriter bir rejim var diye tarihi bu çerçeveden okursanız oldukça dinamik bir dönemi göz ardı edersiniz. Tarih, sonu belli olan bir hikayeye akış yazmak değildir. Bu hatadan her durumda kaçınmalıyız. 

Fotoğraf: Yasmine Arfaoui


[1] Bu konuda hakkında şu iki makale harika bir çerçeve sunuyor: Rosie Bsheer, “A Counter-Revolutionary State: Popular Movements and the Making of Saudi Arabia” Past and Present, no.238 (2018):1-45; Toby Matthiesen, ’Red Arabia: Anti-Colonialism, the Cold War, and the Long Sixties in the Gulf States’, in: Chen Jian, Martin Klimke, Masha Kirasirova, Mary Nolan, Marilyn Young, Joanna Waley-Cohen, (eds.), Routledge Handbook of the Global Sixties (London: Routledge, 2018), 94-105.

[2] Suudi devlet inşa sürecinde tüccarların oynadığı rol için Mishary Abdalrahman al-Nuaim’in UCLA’de yazdığı State-building in a Non-capitalist Social Formatiıon: The Dialectics of Two Modes of Production and the Role of Merchant Class, Saudi Arabia 1902-1932 isimli doktora tezini ve Peter Valenti’nin NYU’da yazdığı State-Building in Central Arabia: Empires and Regional Actors at the Crossroads of al-Qasim başlıklı doktora tezine başvurabilirsiniz.

[2] Suudi devlet inşa sürecinde tüccarların oynadığı rol için Mishary Abdalrahman al-Nuaim’in UCLA’de yazdığı State-building in a Non-capitalist Social Formatiıon: The Dialectics of Two Modes of Production and the Role of Merchant Class, Saudi Arabia 1902-1932 isimli doktora tezini ve Peter Valenti’nin NYU’da yazdığı State-Building in Central Arabia: Empires and Regional Actors at the Crossroads of al-Qasim başlıklı doktora tezine başvurabilirsiniz.