Etrafımızdaki her şeyin içinde cinsel bir çekicilik var artık. Sadece kadınlardan bahsetmiyorum. Otomobiller de çekici, gökdelenler de mobilya takımları da… Asla sevimli olmayan fakat muhatabına kendini arzulatan bir özellik göze çarpıyor nesnelerde ve insanlarda. Yaşadığımız çağı tanımlayan bu imaj aslında kendi içinde bir dram barındırıyor. Bu dram; arzu nesnelerinin çoğalması, sivrilmesi, rahatsız edecek kadar ulaşılabilir olması ancak, bunu görmezden gelme ve ahlaki standardı koruma zorunluluğundan başka bir şey değil. Özellikle kentli, orta sınıf erkeklere özgü bir şey. Bilmiyorum, benzer bir dramı muhtemelen kentli orta sınıf kadınlar da yaşıyordur ancak, ben bu konuda daha çok erkeklerin düşüncelerini dinleme imkânı buldum. Onları gözlemledim, daha çok onları dinledim.

Bu dramın sınıfsal bir analizini yapanlar olabilir. Arzu uyandıran “şeyler”in varlığını kabul edecek, bu arzunun maddi imkansızlıklardan dolayı tatmin olmasının mümkün olmadığını iddia edeceklerdir. Buna katılmıyorum çünkü arzunun illa ki pahalı olana yöneleceği varsayımına dayanıyor. Hayır, arzu aslında rasyoneldir. Bu açıdan fanteziden ayrılır. Yani imkân dahilindedir. Ona ulaşmanın yolları, formülleri vardır. Arzu sınıflar arası arabesk bir ümitsizlik içermek zorunda değildir. Her sınıfın kendi içinde de var olabilir. Dolayısıyla, kentli orta sınıf erkek, sınıfsal bir yetersizlik yüzünden tatmin olamadığı, tatmin olamadıkça daha da büyüyen bir arzu ile boğuşmak zorunda kaldığı için bir dram yaşamaz.

O halde niçin ısrarla kentli orta sınıf kavramını kullanmakta ısrar ediyoruz? Çünkü bahsi geçen dram, bu sınıfın kendi içindeki sıkışmışlığı ve arada kalmışlığıyla ilgili. Kimi zaman sezdiği ancak yüzleşemediği bunalımları var. Muhtemelen onu rahatsız eden sorunlar yeni başka sorunlar üretmeden çözüme kavuşacak nitelikte değil. Bu yüzden, sorunlarına duyduğu merak ancak izlediği bir filmde ya da okuduğu bir romanda kendisine benzettiği bir karaktere rastladığı zaman uyanıyor. Peki niçin özellikle orta sınıfın kentli olanları yaşıyor bu sorunu? Bunun iki sebebi var. Kasabalı veya taşralı muadillerinin altında ezildiği toplum ve gelenek baskısından azade durumdalar. Kalabalık şehirlerde, daha yalnız ve daha özgür yaşayabiliyorlar. Eylemlerinden ve tercihlerinden dolayı hesap vermeyecekleri özerk alanlara sahipler. Bununla birlikte, kentler arzu nesnelerini hem parlatmaya hem de çeşitlendirmeye müsait mekanlar. Karmaşası ile insanın hayal gücüne geniş bir alan bırakan, sarsıcı tesadüfler içeren ve bir hikâye yaşama ihtimalini arttıran mekanlar. Yani, orta sınıfın kentlisini, taşralısından veya kasabalısından ayıran önemli farklar var.

Bir soruyu daha cevaplamamız gerekiyor. Niçin kentli yoksullar veya zenginler değil de bu dramı orta sınıflar yaşıyor? Bu soruya oldukça spekülatif ve yoruma açık bir cevap vermek istiyorum. Orta sınıfın dramının, gerçek ile kurduğu ilişkinin muğlaklığından kaynaklandığını, bu muğlaklıktan ürktüğünü ve bu ürkmenin onu felç ettiğini iddia edeceğim. Zira, yoksul ve varsıl insanları ortadan kesen, onları birleştiren eksenin gerçekçilik olduğunu düşünüyorum. Bu gerçekçilik, onların kendi yeterlilikleriyle barışık olmalarından ve eylemlerinin muhtemel sonuçlarını hesap edebilmelerinden kaynaklanıyor. Üstelik bu sonuçlar ile yüzleşmekten de çekinmiyorlar. Onları tereddütte bırakan, hareket edemez hale getiren ve arzularını tatmin etmekten alıkoyan bir kimlik arayışı, doğru noktada konumlanma takıntısı, orta sınıfta var olan iç çelişkiler pek mevcut değil. Bu yüzden eline üç beş kuruş para geçince Ankara pavyonlarına koşan bir asgari ücretli ile metresine pahalı hediyeler alan iş adamının gerçekçiliği aynı kararlılığın ve bencilliğin sonucu.

En başa dönelim. Kentli orta sınıf erkeklerin dramına. Bu insanlar niçin sürekli hayatları hakkında düşünüp mutsuz oluyor, arzularını itiraf edemiyor ve bu arzulara erişmek için bir hamle yaparken, hatta hamle yapmayı düşünürken bir utanç yaşıyorlar? Bunun sebebi, sürekli aşağılanan burjuva ahlakı olabilir. Orta sınıf, komedyenlere malzeme olan yüzeyselliğinin yanı sıra derinlerinde bir hayatta kalma kodu barındırıyor. Karmaşıklaşan üretim süreçlerinin insanlara sunduğu fırsatlar ve emek harcadıkları takdirde dikey olarak yükselebileceklerine dair verdiği ümitler var. Orta sınıf bunu ziyadesiyle sömürmek istiyor ve adil bir sözleşme üzerine kurulu bu düzenin kollarına kendisini bırakıyor. Bitirilen iyi okullar, aksanlı İngilizce konuşma gayreti, kitap okuma olgusuna atfedilen garip önem, entelektüel merak ve yetenekleri sayesinde kendisini koruyabileceğine duyduğu inanç bu sözleşme kültürünün sonucu. Bu şekilde terbiye edilmiş hayat, kendisini ilişkilerde ve evliliklerde de bozmuyor. Verilen sadakat sözü ihlal edilse dahi bir sözleşmeyi ihlal etmenin utancı her daim bir yerlerde zonklamaya devam ediyor. Bu zonklamanın maliyeti, arzuyu tatmin etmenin sonucunda ortaya çıkacak faydadan bazıları için kat be kat fazla. Arzu kendini muhafaza ediyor ancak gittikçe daha maliyetli bir hal alıyor. Üstelik bu maliyetin, kurulan düzenin yıkılma endişesiyle de pek bir ilgisi yok. Kişinin kendi içindeki vicdan azabının korkusu. Bu korku kendisini eylemsizlik olarak gösteriyor. Eylemsizlik ve huzursuzluk.

Bununla birlikte, kentli orta sınıf aslında hayatın ve dünyanın karmaşasının farkında. Varoluşunun absürtlüğünü de sezmiyor değil. En ciddi toplantılarda, takım elbiseli ve tayyörlü ekip arkadaşları dikkat kesilmiş onu dinlerken Sebahattin Ali’nin Raif Efendi’si gibi içten içe bu ciddiyetle alay ettiği de oluyor. Etrafındaki insanların mutluluklarını küçümseyebiliyor. Onların korkularını anlamsız bulabiliyor. Hırslarının kimi zaman korkutucu boyutlara ulaştığını görebiliyor. Yani, kentli orta sınıf erkek aslında bu dünyanın karmaşasından ürküyor. İçine girdiği sistemin üzerinde yarattığı yükselme baskısı altında birçok ilişkiyi idare etmek zorunda hissediyor. Bazen bunu başaramayacağından korkuyor bazen kendisini bir National Geographic belgeselindeymiş gibi hissediyor. Orman kurallarının geçerli olduğu bir düzlemde hayatta kalmanın, boğuşmanın, becerememenin, becermek için risk almanın, taviz ve ödün vermenin, yani bunlar gibi birçok tatsız şeyin anlamsızlığını da sezebiliyor. O yüzden, bu cangıl içerisinde bir düzen, bir ritim, bir güvenli liman arayışı içerisine giriyor. Bütün güçsüzlüğü, beceriksizliği, yenilmişliği, ezilmişliği ile var olabildiği alanlar yaratmak zorunda. Maruz kaldığı arzu nesnelerine ulaşmak ile güvenli alan yaratma arasındaki en optimal seçenek olarak bir ilişkiye girmeyi, bir yoldaş, bir partner bulmayı, bir sözleşme de onunla imzalamayı istiyor.

Bu sözleşme biraz soyut. Karşılıklılık prensibine dayanıyor ve bir fayda beklentisi var fakat diğer sözleşmelerden farklı olarak zaman içinde bir bağımlılık halini alıyor. Bu durum başlı başına bir sorun değil, hatta iyi bir şey. Bunu içinden çıkılmaz hale getiren, ilişkinin başında optimal noktada buluşturulan arzu ve güven kavramlarının zaman içinde ters yönde hareket etmesi. İlk zamanlarda yüksek seyreden romantik gizem ve cinsel arzu zaman geçtikçe, taraflar dünyevi hale geldikçe kayboluyor. Yerini ise, yine zamanın marifeti olarak, kurulan kuvvetli bağ alıyor. Kentli orta sınıf erkeğin, yanında kendisi olduğu, güvende hissettiği, kendini emanet ettiği, birlikte güldüğü, birlikte dedikodu yaptığı, birlikte sinirlendiği kadın figürü artık çelikten bir heykel gibi heybetli bir şekilde yükseliyor. Bu ihtişamlı yükselişe, cinsel arzunun ve romantik ilginin şatafatlı düşüşü eşlik ediyor. Felç ve eylemsizlik, arzu ve huzursuzluk, güven ve bunalım bu sayede aynı anda var olabiliyor.

Bu yüzden kentli orta sınıfın ihaneti, bir arzu nesnesine sahip olduğu zaman başlamıyor. Bu, kendi içinde yaşayacağı bir başka bunalımın kapısını aralıyor sadece. Yüzleşilmediği ve ortaya çıkmadığı takdirde utanç duyulsa bile insani bir zaaf olarak meşrulaşacak bir eyleme de dönüşebilir. Asıl ihanet, karmaşık ve boğucu dünyadan kaçıp yeni bir kültür, bir din, bir rutin, bir tarikat (adına ne derseniz deyin) oluşturduğu yoldaşından ayrılıp benzer bir bağı başka bir kadınla kurduğu zaman başlıyor. Birlikte bir şeylere gülmeyi sevişmekten daha affedilmez bir günaha değiştiren şey de bu. Arzu ve güvenin kesişme noktasının yeniden yakalandığı o an.

Bu yazıyı daha fazla uzatmak istemiyorum. Bitirirken aklıma takılan bazı şeyler var sadece. Kundera’nın meşhur romanında hikayesini anlattığı Praglı çapkın doktoru anımsarsınız. Tek eşliliği reddediyor, bu reddedişi hayatının diğer alanlarındaki tutkulu tavrının nişanesi olarak görüyordu. Sovyetlerin Prag işgaline karşı, onu sert bir muhalife dönüştüren şey belki de bu arzunun sonucuydu. Bu arzu, işler ters gitmeye başladığı, Sovyetler bir kâbus gibi Prag’ın üzerine çöktüğü için mi yavaş yavaş kaybolmuştu? Tomas’ın kenti bırakması, bir köye yerleşmesi, geri kalan hayatında karısına sadık kalması, onunla ancak orada, o köyde mutlu olabilmesi ve ölümünün traktör kazası gibi itibarsız bir sebepten dolayı gerçekleşmesinin bir anlamı olmalı. Kundera, kentli orta sınıf erkeğin bunalımına son vermek için onu arzularından arındırmayı tek çare olarak görmüş olabilir mi? Eğer öyleyse, arzu ile bağlılık arasında yaşanması muhtemel dramın bir yerde patlayacağını, Sovyet tanklarının Prag’a girmesi kadar yıkıcı olacağını düşünmüş olmalı.

Fotoğraf: Sarah Labuda