İran’da aşka dair bir tanıklık

Gülriz Şen, Dr. Öğretim Üyesi, TOBB ETÜ

Geçtiğimiz günlerde 41. yılını dolduran İran Devrimi, ülkede siyaseti, kurumları, toplumsal hayatı ve dış politikayı derinden dönüştürürken, rejimin yeni ideolojisi, kodları ve denetim mekanizmaları kamusal ve özel alan arasındaki ayrımı daha da derinleştirdi. Pek çok İranlının bir tür “şizofreni” olarak andığı, “evlerinde özgür”, dışarıda ise “kontrollü” ve “teyakkuzda” yaşadıkları bir hayat döngüsü başladı. Devrim yeni bir toplumun inşasına soyunurken, kamusal hayatta kadın-erkek ilişkilerinin sınırlarını da kalın bir hatla çizdi. En basitinden, yeni sistem toplu taşıma araçlarında erkek yolcuları otobüsün ön kısmında, kadın yolcuları da erkeklerin seyahat ettiği kısımdan demir bir hatla ayıran arka koltuklarda hemcinsleri ile seyahat edecek bir düzenlemeye tabi tuttu.

Otobüs bahsini açmamın nedeni doktora tezimin saha çalışması için İran’da bulunduğum ve Tahran Üniversitesindeki mülakatlarımın ardından kaldığım yurda dönerken bu otobüslerde tanık olduğum bir an. Esasen on beş-yirmi dakikalık bir mesafeye trafik sıkışıklığı nedeniyle bir saatte varabildiğimiz akşamlardan birinde otobüste iki aşığın arasında zamanın nasıl durduğuna kaç kişi şahit oldu bilmiyorum ama ben oldum. İki sevgili, otobüsü kadın ve erkekler arasında pay eden demir hattın kendilerine ayrılan kısmında, hiç konuşmadan, birbirlerine dokunmadan ama gözlerini bir an bile birbirlerinden ayırmadan tebessüm içinde seyahat ediyorlardı. “Yekpare geniş bir anın parçalanmaz akışında” ansızın kendimi bir film karesinin parçası veyahut bir İran şiirinin mısrası gibi hissetmiş, aşkın aşkınlığı, hudutsuzluğu ve derinliği üzerine epey düşünmüştüm. Tüketim çağı aşkın içini boşaltsa bile Tahran’da sıcak bir Ekim akşamı şahit olduğum o anı unutamam. İnsan kalmanın bu en saf ve munis hali ile hem teselli hem de ümit veren o anı.

Sevgililer Günü ne olduğumuzdan çok ne olmak istediğimize dair

İlkan Dalkuç, Daktilo1984 Yorumcusu

Sevgililer Günü, 14 Şubat; orijinal adıyla Aziz Valentin Günü köklerini tam anlamıyla Hristiyan kültüründen alan bir kutlama. Kökenine dair efsaneler çeşitli. Roma döneminde yasaklanan Hristiyan evlilik ritüelini, gizli gizli gerçekleştirmesinden dolayı cezalandırıldığına inanılan ve ardından Aziz mertebesinde kabul edilmiş bir piskopos Valentin. Hristiyanlık yayıldıkça Aziz Valentine anması genç çiftlerin pagan dönemlerdeki eşleşme ritüellerinin Hristiyanlaşmış bir versiyonuna dönüşüyor.

Sevgililer Günü, Hristiyan kültürde kartlarla anılır. Sevgililer müstakbel eşlerine kartlar vererek duygularını açık ederler. Zaman içerinde özellikle matbaanın yaygınlaşmasının ardından hazır sevgililer günü kartların kullanımı arttı. Batıda da geçmişte muhafazakar çevreler bu kartların dolaşımını engellemeye çalışsalar da başarılı olamamışlar.

Türkiye’nin tarihinde ve kültüründe yoktu Sevgililer Günü. Batılılaşma tarihimizin bir parçası olarak kutlanmaya başlanan yeni yıldan farklı olarak; kutlamaların yayılmasında devletin payı olmamış. Belki de bu yüzden kitleselleşmesi uzun sürmüş. Bildiğimiz kadarıyla Amerikalı eşi vasıtasıyla Sevgililer gününden haberdar olan Hıncal Uluç, 1981 senesinde Erkekçe dergisini çıkarırken başlatıyor ülkemizdeki kutlamaları.

1980’ler ve 90’lar sınırlı çevrelerde ve medyada kutlanan Sevgililer Günü, 2020 Türkiye’sinde artık toplumsal bir olgu. Çiçekçilerin gül fiyatlarına zam yaptığı, eğlence mekanlarının özel programlar hazırladıkları, hediyelik eşya satıcıların kampanyalar düzenledikleri bir gün çoktan olmuş durumda. Öyle ki Sevgililer Günü üzerinden Kapitalizm eleştirisi duymaktan hepimizi çoktan yorulduk bile. Geçen yıl 14 Şubat’ın BayDöner’in en çok ciro yaptığı gün olduğunu öğrenince; benim için farklı bir anlam kazandı Sevgililer Günü. Sevgililer Günü ne olduğumuzdan çok ne olmak istediğimize dair belki de. İnsanların daha açık, daha doğrudan, olarak hayatı kutlamak istemeleri toplumu ve Türkiye’yi okumaya çalışırken; liberal iyimserliğimi daima dayandıracağım temeller birisi olacak. Sevgilerini gösteren insanlar görmek beni mutlu edecek.

Fotoğraf: Massimo Rinaldi