AK Parti’nin popüler entelektüel tartışmalarda giderek daha fazla metin ve analizde popülist olarak tanımlanması, bu tanımlamanın kendisini de muhalif cenahta politik bir mesele haline getirdi. Aslında getirmemesi de kaçınılmazdı. Zira, biliyoruz ki her tanımlama çabası ve biçimi politiktir. Bir çoklarına göre AK Parti’yi popülist olarak tanımlamak, odadaki fili görmezden gelircesine, AK Parti’nin düpedüz otoriter karakterini dolaylamaktan ibarettir. Bundan öte olarak, AK Parti’yi popülist olarak tanımlamak öncelikli bir siyasal tavrı ve AK Parti’ye karşı bir siyasal konumlamayı imler. AK Parti’yi popülist olarak tanımlamak, AK Parti’nin (sözde) esas gövdesini ve eksenini bu şekilde ortaya koyarak tam karşıtını makbul, siyaseten doğru ve ideal ilan etmektedir. Dolayısıyla popülizme yaslanan AK Parti’ye karşıt en doğru, cepheden ve hakiki pozisyon teknokrasi, sağduyu ve merkezci bir odak olmalıdır. Bu pozisyon alış böylece AK Parti’ye karşı sol, Kemalist, milliyetçi damardan muhalefetlere de yönelik örtük tavır almak anlamına gelmektedir. AK Parti’yi eksik, güdük ve yanlış teşhis eden bu muhalefetler, en fazla, söz konusu pozisyonun arkasında hizalanarak katkı sağlayabilirler.

Sol tavır için AK Parti esasen sağcı bir partidir. İslamiliği/İslamcılığı dahi sağcılığının bir tezahürü, hadi, en pervasız tezahürüdür ve zahiri farklılıklardan öte diğer sağcılıklarla esasen nitel farkı yoktur. Uyum içindedir. Kemalizm/Atatürkçülük için ise öncelikle ve esas olarak İslamcı (ya da daha dümdüz ifadelerle “dinci”, “yobaz” vs.) bir oluşumdur. Otoriterliği, ya da sağcılığı önemsizdir ya da en fazla İslamcılığının türevleridir, kendi başlarına etmen değildirler. Elbette, bu tanımlamalar birbirlerini dışlamamakta, hatta bazı kullanımlarında pekala birbirlerini tamamlamaktadır. Ancak, öne çıkarılan nitelik AK Parti’den çok bu AK Parti karşıtlarının siyasal pozisyonuna dair bir şeyler anlatmaktadır. 

Ancak, AK Parti’yi popülist değil düpedüz otoriter olarak tanımlamak düşünülebileceğinin aksine çözdüğü umulan sorunları, çelişkileri ve yetersizlikleri çözmemektedir. Burada en basit ön kabül, popülizmin bir ikna ve rıza teknolojisine dayanırken otoriterliğin baskı ve ceberrutluğa dayandığı ayrımıdır. Otoriterlik kaba kuvvet, korkutma ve sindirmeyle tanımlıdır. Popülist damgasının paye verdiği ikna kabiliyeti ve toplumsal meşruiyet inşa çabaları bir kenara bırakıldığında çıplak gerçek ortaya çıkacaktır. Oysa hiç de öyle değildir. Otoriterliğin teknolojileri çok veçheli, değişken ve çokbiçimli olduğu gibi karşımıza çok farklı ve apayrı otoriterlikler de çıkmaktadır. Otoriterlik de bir sabit durum değil tarihsel ve bölgesel olarak çok farklı kültürlere ve yönetişimlere sahip bir formdur. Kaldı ki, popülizmin bizzat kendisi zaten böyle bir teknolojidir.

Zaten popülizmin bir yönetim ve siyaset tarzı olarak 2010’larda gündeme gelmesi alışıldık otoriterlik kalıbının geçersizleşmesinin ardından bu yeni tip amorf otoriterlik biçimlerini ve tekniklerini tanımlama ihtiyacından kaynaklanmıştır. Popülizm bir olgu ve tabir olarak 2010 sonrası siyaset bilimcilerin yaygın (ve abartılı) şekilde radarına girmişken bir önceki on yılda ise demokrasi ile otokrasi arasında araftaki halleri kategorize etme çabaları karşılaştırmalı siyasetin merkezine oturmuştur. Bu on yılda, karşılaştırmalı siyaset alanında atıf yapmanın adeta mecburiyet haline geldiği kalbur üstü çalışmalarda, Levitsky ve Way (2010) “rekabetçi otoriteryenizmden” bahsederken Andreas Schedler (2006) “seçimli otoriteryenizmden”, Larry Diamond (2002) “melez rejimlerden” dem vurmuştur. Bunların hepsi elbette birer isimlendirmedir. Maharet, bu sıfatlandırmaların derinlikli ve anlamlı muhtevasını sunmaktır. Tüm bu isimlendirme çabaları 21. yüzyılın ilk on yılında olan biteni anlamlandırma ve tanımlama gayretidir. Zira, Soğuk Savaş döneminin ister Soğuk Savaş’ın “sağ/kapitalist”, ister “sol/sosyalist” tarafında kalsın otoriter rejimleri, Soğuk Savaş sonrası dünyada alakasız kalmış olsa da 1990’ların liberal demokratik iyimserliği, bir sonraki on yılında yerini burukluğa bırakırken yeni durumlara izahat gerekmiştir. 

Otoriter rejimlerin siyasaları da 1990’lardan başlayarak yeni bir çalışma alanı oluşturmaya başladı. Gerek bölgesel, gerek karşılaştırmalı, gerek de vaka bazlı çalışmalar otoriter siyasaların mekanizmaları, doğaları ve yapılarına dair belli çerçeveleri ortaya koydu. Barbara Geddes, Milan Svolik, Jennifer Gandhi, Bruce Bueno de Mesquita bu çerçeveleri oluşturan ana eserleri verirken eserleri saha çalışmasının yöntem ve içeriğine yoğun şekilde ilham oldu. Jason Brownlee’nin (Malezya, Mısır, İran, Filipinler), Beatriz Magaloni’nin (Meksika), Valerie Bunce/Sharon Wolchik’in (Doğu Avrupa ve Post-Sovyet coğrafya) ampirik ve bölgesel nitelikteki çalışmaları da karşılaştırmalı perspektif sunan bazı dikkate değer saha çalışmaları oldu. 

Elbette, yukarıdaki çalışmaların etraflandırdığı üzere farklı otoriterlik kategorileri (askeri, parti rejimi, kişisel/patrimonyal ve bu kategorilerin ara tipleri, örneğin kurumsal askeri diktatörlükler vs. bireysel/patrimonyal askeri diktatörlükler) farklı karakterler göstermektedir. Örneğin, (gerekçelendirilerek) ampirik olarak ortaya konmuştur ki, askeri diktatörlükler hem ömürleri en kısa hem de en kolay ve sağlıklı şekilde demokrasiye geçişi sağlayan otoriterlik biçimidir. Bu otoriterlik biçimlerinin zamansallıkları da söz konusudur. Askeri diktatörlükler Soğuk Savaş’ın altın devri 1960’larda, başta Latin Amerika olmak üzere, sayıca çoğalmış ama hele 1990’dan sonra sönüp gitmiş; sağ kalanları ise kurumsal değil patrimonyal olanları olmuştur. 1990 sonrası ise otoriterlik ve demokrasi ayrımı silikleşmiştir. Latin Amerika ve Akdeniz Avrupası (Yunanistan, İspanya, Portekiz) örneklerinin ilhamında 1980’lerin ikinci yarısının popüler alt-sahası (diktatörlükten demokrasiye) geçişbiliminin (transitology), bu umulan keskin ve geri dönülmez geçişlerin imkansızlığında, 2000’lerle beraber ölümü ilan edilmiştir.

Yukarıda bahsedilen çalışmalar otoriter rejimlerin siyasi parti örgütlenmeleri, rant dağıtma örgütlenmeleri, orduyla netameli ilişkiler, bürokratik siyasaların yönetimi, kazandıran koalisyonları (winning coalitions) ve ittifakları kurgulamaları, yönetmeleri ve korumaları otoriter siyasaların sacayakları olarak incelediler. Bazı çalışmalar oyun teorisinden esinlenmiş modellemelere meylederken bazı çalışmalar karşılaştırmalı perspektiflerden faydalandı. Üstelik otoriterlik siyasaları pekala demokratik siyasalarla rant devşirme ve dağıtma, dar veya geniş tabanlar ve ittifaklar oluşturma süreçleri gibi bir çok mekanizmada paraleldi ve temel mantığı aynıydı. Demokratik ve otoriter siyasalar kendi kısmen özgün koşullarında ve düzenlerinde de olsa paralel süreçlere dayanıyordu. 1990’lara kadar karşılaştırmalı siyasetin kalbi Latin Amerika olmuşken 1990’larda “Doğu Avrupacılar” ya da “post-komünist coğrafya” çalışanlar bu bayrağı devralmış görünmektedir. Zira, post-komünist Doğu Avrupa coğrafyası bu yeni melezliğin en iyi gözlemlendiği saha oluvermiştir.

Bu lafızları ukalaca çok daha uzatmak mümkündür. Ancak, gösterişçi bir şekilde isim sallamayı (name dropping?) bir kenara bırakırsak, “popülist değil otoriter” salvosu aslında düşünülenin aksine herhangi anlamlı bir şey söylememektedir. Zira, çağımızın demokrasi ile otoriterlik arasında salınan ve pekala da prosedürel demokrasinin bir çok şartını şeklen, hatta bazen öz itibarıyla yerine getiren yönetimlerini açıklamak oldukça netamelidir. Kaldı ki, demokrasi alanı içinden bir “kazandıran ittifak” toparlayan popülizmin, bu iktidar yapılarının doğasına ilişkin bir izahat olarak sunulması da zaten bu yönde bir çabadır. Bugün otoriterlik deyince karşımıza August Pinochet, Pol Pot, Mobutu ya da Stalin değil, Putin, Orban, Bolsonaro, İlham Aliyev çıkmaktadır. Otoriterliklerini tesis, sürdürme ve yönetme biçimleri de kaba kuvvetten çok daha fazlasına ihtiyaç duymaktadır. Seçimler ve ezici seçim zaferleri ise en önemli güç kalkanı olabilmektedir. Kaldı ki, klasik otoriteryenizm de SSCB’den Latin Amerika’ya yine benzer manivelalarla kendini tesis edebilmiş ve sürdürebilmiştir. 1990 sonrası melez rejimlerin de, Hırvatistan (2000), Yugoslavya (2000), Slovakya (1998), Ukrayna (2004), Gürcistan (2003), Kırgızistan (2005) örneklerinde olduğu gibi yarı-adil seçimler sonrası iktidarlarını kaybetme momentleri bu süreçlerin bazı durumlarda başarısız ve yetersiz kaldığını ortaya sermiştir. Yani bu otoriterlik biçimleri farklı kurumsal araçlara başvurmuşsa da göstermelik olduğu söylenen mekanizmalar, mutlak garanti ve zırh da sunamamaktadır.

Bu yazıda amacımız elbette devasa bir literatürü yeni yetme bir bilgiçlikle özetlemek değildir. Zaten yapabileceğimiz ancak ikincil bir tekrardan ibaret olabilir. Ancak, bazı sınırlı atıf ve hatırlatmaların, akademik literatürün popüler entelektüel kamuoyu tartışmalarına yedirilmesiyle, popülizm tartışmalarının genişletilmesine bir nebze katkı sunacağı umulmaktadır. Bu karşılaştırmalı perspektifler otoriter ve melez siyasalarının, tıpkı demokratik siyasalar gibi, tekrar eden evrensel izleklerini saptamamıza yardımcı olacak ve sahanın kendi öyküsünü, özgünlüklerini de dikkate alarak, anlamlandırmaya, tanımlamaya ve açıklamaya yönelik katkı sağlayacaktır. Amerika’yı baştan keşfetmeye gerek yoktur. Zira, Latin Amerika’dan Uzak Asya’ya, Orta Doğu’dan Sahraaltı Afrika’ya melez rejimlerin otoriter (ve demokratik) siyasalarına ve mekanizmalarına dair devasa bir literatür, okumak isteyen ve merak eden için mevcuttur ve izlekler şaşırtıcı derecede uyumluluk göstermektedir.   

Fotoğraf: Randy Colas