Kıymetli okurlar, Daktilo 1984 siyasi ve toplumsal konularda bilgi verme ve demokratik bir tartışma platformu olma amacı ile yola çıkmış yeni bir girişim. Ben de Boğaziçi Üniversitesi’nde 1993 yılında siyaset bilimi eğitimime başlayalı beri bu alana gönül vermiş bir akademisyenim. İzninizle burada memleketi de doğrudan ilgilendiren konularda bizim disiplinimizdeki bazı önemli bulguları paylaşmaya çalışacağım.

Önce kısa bir girizgah:

Buraya yazarken iki amacım var. Birincisi, uluslararası akademik camianın oldukça dışa kapalı üretim sürecinden genel okuyucuyu haberdar etmek isterim. Örneğin, başkanlık sistemi konuşuyoruz. Siyaset biliminde devasa bir külliyat oluşmuş. Bu konularda oy veren vatandaş bu birikimi hiç mi duymasın? Hiç mi öğrenmesin?

İkinci sebep, yazdığım kitap ve makalelerdeki akademik dilin artık beni de boğması. Her ne kadar edebiyat seven, yazım dilimi asgarinin üzerine taşımaya gayret eden bir akademisyen olsam da, akademik yazım kuralları bizi kısıtlıyor. O nedenle Daktilo 1984’ün bana yazım tarzı açısından biraz daha özgürlük sağlayacağını umuyorum. Siyaset bilimini biraz daha rahat ve nüktedan bir dille ifade etmek bilimine halel getirmez.

O nedenle koltuğunuza oturun, çayınızı alın, başlayalım!

Demokrasi ve Kalkınma, Tavuk ve Yumurta:

Efendim, demokrasiyi kurmak ve sürdürmek, ezel ebet siyaset bilimcileri meşgul etmiş bir konu. Fakat mesele Türkiye olunca hep şöyle serzenişler duyarız:

“Ah, ah, Avrupalılar için tabii iş kolay… Gelsinler bir de bizim buraları görsünler. Az gelişmişlik, envai çeşit insan, 72 milletten, imparatorluk mirası bizimki, onun için öyle aşırı demokrasi filan buralara gitmez, bölünüveririz Alimallah! Devlet dediğin güçlü olacak, yumruğunu vuracak!”

Biz de üşenmedik, acaba durum böyle midir diye baktık, kıymetli meslektaşım Prof. Cengiz Erişen ile. Hem de öyle 3-5 ülkeye değil, tam 163 ülkeye baktık. Bu ülkelerin 1960 ile 2012 yılları arasındaki demokratik ve ekonomik performanslarını mercek altına yatırdık. Bu yazıda sizinle bu çalışmadan bulgularımızı paylaşmaya çalışacağım.

Çok Tekrar Edilen Yanlışlar:

Öncelikle bazı önyargıları dile getirelim. Genel kabul gören kanaat şudur: Demokrasi, ancak nüfusun homojen olduğu toplumlarda kolayca yerleşir ve büyür. Nüfus karmaşıksa, yani birden fazla din, dil veya etnik grup mensubu vatandaş bir arada yaşıyorsa, demokrasiyi sürdürmek zordur, dikiş tutmaz!

İşte bu nedenle Irak’ta örneğin Sünni-Şii-Kürt gruplar arasında asla demokratik yönetimi olamayacağını savunanlar, bin bir türlü harita çizme yarışındadır. Şurası şunların olsun burası bunların… Yazık ki bu haritaların hiçbirinin sahada fizibilitesi yoktur, ama ekran başında çizenlere hoş gelir, görenleri de galeyana getirmekten başka işe yaramaz.

Bir ikinci genel kabul gören kanaat, ekonomik kalkınma için güçlü bir merkezin ve güçlü liderin iyi olduğu varsayımıdır. Kalkınmak istiyorsa az gelişmiş toplumlar, böyle demokrasi, seçim, parti, yarış diye bir sürü vakit ve nakit kaybedeceğine, dirayetli bir liderin arkasında saf tutup dişlerini sıksınlar, bak o ekonomi nasıl büyüyor! Yasama-yürütme-yargı arasında güçler ayrılığı, gündelik siyasetten azade, otonom bir bürokrasi hep o muhteşem liderin kişisel meziyetlerini engelleyen, ülkenin şahlanmasına ket vuran ayak bağları olarak görülür. Sevgili Burak Bilgehan Özpek bu zihniyeti ve sonuçlarını son derece net bir şekilde ortaya seriyor, 3 Nisan 2019 tarihli Daktilo 1984 yazısında.

1990larda Yugoslavya’da yaşananlar, İsrail ve Filistin’in çözülemeyen sorunları, Irak ve Suriye’nin içler acısı hali, İspanya ve İngiltere gibi kalkınmış ülkelerde bile Katalanların, İskoçların bağımsızlık referandumları yapması, hepimizde demokrasinin karma toplumlarda tutmayacağına dair bir görüş yaratmış olabilir. Çözüm nedir? Bölünüp ayrılmak ve küçük tefek pek çok homojen ülke kurmak mı? Yoksa güçlü bir liderin/merkezin sertçe bastırarak bu farklı toplulukları zapturapt altına alması, yani, otoriter bir rejim mi?

(kopya veriyorum: ikisi de değil! Ama okumaya devam edin lütfen.)

İki Yanlış Bir Doğru Etmez:

Meslektaşım ve ben bu konulara kafa yorarken hem okuduk, hem tartıştık. Pek çok konuda olduğu gibi, her iki tarafı destekleyen yazılar mevcuttu. Farklılıklar demokrasiyi dinamitler, böyle toplumlar demokrasiyi sürdüremez diyen pek çok yazar bulduk. (Eckstein 1966, Wallensteen and Sollenberg 2000, Joshi 2013.) Ancak farklılıklarla demokrasinin bir arada olabileceğini savunan yazarlar da bulduk. (Fearon-Laitin 1996, Przeworski 2000, Acemoglu-Robinson 2012) Bu birbiriyle çelişen literatür bize ilginç bir bulmaca sundu: Farklılıkların bir arada barış ve sükunet içinde yaşadığı demokrasiler hayal midir?

Ben daha tarihsel ve kurumsal bir ekolden geldiğim için, konuya olabildiğince uzun vadeli bakma taraftarıydım. Yılladır demokratikleşme dersi veririm. 800 yıl önce Magna Carta’nın ilanı ile mutlak kralın bazı temel hak ve özgürlükleri tanıması, hukuk devletinin böyle yavaş yavaş filizlenmesi ile başlarız derslerimize. ABD, İngiltere, Fransa gibi eski ve yerleşik demokrasilerde nedense etnik, din veya dil konularında homojenlik aranmaz. Oysa tüm bu eski ve yerleşik demokrasiler toplumsal açıdan son derece heterojenler. Belçika’da iki ayrı dil ve mezhebe sahip iki büyük grup var. İsviçre dil ve din yönünden en az dört parçalı. Fransa’nın tarihini Katoliklerin Protestanları katletmesi olarak okuyabilirsiniz. Mezhepler arası şiddet sadece Ortadoğu’nun tekelinde değil yani. İngiltere ise İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda’dan oluştuğu için, zaten adı üzerinde Birleşik Krallık. Yani en eski demokrasiler bile homojen değilken, biz bugün niye homojen nüfus bölgeleri yaratarak demokrasiyi getirebileceğimizi sanıyoruz, anlamak zor…

Birlikten Kuvvet Doğar: Tarihsel-Kurumsal Ekol + Ampirik Ekol

Siyaset biliminde takım çalışmaları zordur, ama becerebilirseniz çok da verimlidir. Benim bu tarihsel-kurumsal formasyonumun üzerine meslektaşımın ileri istatistiksel analiz yeteneğini ekleyerek birlikte oldukça yüksek kalibrede bir iş çıkardığımızı düşünüyorum. Böylece 160 ülkeden 52 yıllık veriyi toplayarak objektif bir şekilde analiz etme imkanı bulduk. İzninizle ufak bir teknik terim kullanıyorum: bizim analiz birimizi ülke/yıl oldu. Bunun avantajı da şu: pek çok araştırma gibi sadece bir anın/yılın fotoğrafını çekmek yerine, tüm ülkelerin 1960 tarihinden itibaren her yılki verilerini toplayarak zaman içerisindeki değişim ve dönüşümleri de net bir şekilde yakalamaya çalıştık.

Makalemiz uluslararası yayın yapmaya çalışan her akademisyenin doğal olarak katlandığı çileleri çekti maalesef. Uzun hakemlik süreçleri, insafsız hakemler, reddedilme, yeniden yazım, yeniden hakem, derken sonunda Nisan 2016’da mutlu sona ulaştık! İşte bu yazıda sizinle bu makaledeki bazı bulgularımızı paylaşmak istiyorum. Umarım bu çalışmamız Türkiye’deki kalkınma ve demokratikleşme tartışmalarına da kısmen ışık tutar.

Neredeyse 200 ülke var bugün dünyada. Kimi az, kimi çok birbirine benziyor. Siyaset biliminin önemli bir alt kolu olan karşılaştırmalı siyaset, tek bir ülkeye değil, birden fazla ülkeye bakarak analiz yapmaya çalışır. Örneğin idam cezası: hangi çeşit ülkelerde yaygın, nerelerde sık görülüyor, nerelerde kalkmış, ne zaman kalkmış? Böylece bazı genel eğilimleri daha rahat görebiliyoruz. Sadece tek örneğe bakarak genelleme yapmak hem zordur, hem de hata payı yüksektir. Örneğin sizin çocuğunuz konuşma konusunda ileri olabilir. 1 yaşında uzun cümleler ve paragraflar kurabilir. Ancak bu tüm çocukların 1 yaşında akıcı konuşabilecekleri anlamına gelmez. Sizin çocuğun istisna olduğunu da, ancak başka çocuklarla kıyaslayarak anlayabilirsiniz.

Ama Biz Çok Özeliz!

Buradan Türkiye’deki siyaset bilimi tartışmalarına dair de bir parantez açmak isterim. Ne yazık ki konu ne olursa olsun, memlekette siyasete dair ortaya atılan fikirlerin pek çoğu şu varsayıma dayanıyor: Türkiye çok nev-i şahsına münhasır, aman efendim asla ve kat’a kimselerle mukayese götürmez, biz ancak bize benzeriz, kadim millet, imparatorluk mirası, vs, vs

Bu bahaneler her anne babanın kendi çocuğunu biricik görmesi gibi hem hoş, hem de sakıncalı. Örneğin, ‘benim çocuğum çok özel’ diyerek onu bir an olsun yaşıtları ile yalnız bırakmayan, eğitim sürecine sürekli müdahale eden, öğretmenleri bunaltan, sürekli ayrıcalıklı muamele isteyen, yaramazlıkları ört-bas eden velileri düşünün. Bu ortamda sağlıklı bir birey yetişir mi?

Türkiye’de dünyadaki 190 küsur devletten biri. Tabii ki kendi ülkemiz olduğu için seviyoruz, ayrı. Ancak siyasi ve iktisadi performansını sorgulamak için sistematik kıyaslamalar yapmak tabii ki hakkımız ve bilim insanları olarak görevimiz. Kaldı ki, her millet kendi tarihiyle övünür. İskandinavlar Viking miraslarını, Çin ve Japonya kadim imparatorluk geçmişlerini, İspanya ve Portekiz Latin Amerika’da yüzyıllarca hüküm sürdüklerini tabii ki unutmadılar. Bizler de geçmişimize hatasıyla, sevabıyla sahip çıkıyoruz. Ancak bunu yapmak, sistematik bilim üretmeye engel değildir, olmamalıdır.

VE SONUÇLAR:

Uzun parantezden sonra bizim istatistiki araştırmanın heyecanlı sonuçlarına dönelim. Burada yaptığımız işlemleri son derece basitleştirerek aktarıyorum, STATA bilen, istatistik programlarına vakıf arkadaşlar sürç-ü lisanımı affetsinler.

Şimdi efendim, tüm verileri döküp 3 aşamalı test ettik. İlk aşamada sadece etnik, dil ve din farkları ile demokrasi arasındaki ilişkiye baktık. Ne diyordu literatür, farklılığın çok olduğu toplumlarda demokrasi dikiş tutmaz. 1. Basit modelde şunu gördük, 163 devletin 52 yıllık demokratik gelişimine bakınca, evet, dil ve etnik farkların çok olması demokrasiyi olumsuz etkiliyor, ama dini farkların pek bir olumsuz etkisi olmuyor demokrasiye.

Bunu bulduk ama hikaye burada bitmedi. Neden? Çünkü 1. Basamak en basit model ve çok önemli bir değişkeni hesaba katmıyor. Nedir o değişken? Ekonomi! Hiçbir ülke ekonomik faaliyetlerden azade, bir vakum içinde yaşamıyor. Tüm siyasi faaliyetler aynı zamanda bir iktisadi alem içinde tecelli ediyor. Peki, ekonomiyi de denkleme dahil ettiğimizde, yani ülkelerin din-dil-etnik farklarına ve ekonomik performansına birlikte baktığımızda, bunlar demokrasiyi nasıl etkiliyor? Biz Dünya Bankası’nın ulusal gayri safi milli hasıla verilerini kullandık ekonomik performans ölçütü olarak.

Ekonomiyi dahil ettiğimiz 2. Model, bize çok daha enteresan sonuçlar verdi: İlk olarak, kişi başına düşen GSMH ile demokrasi arasında istatistiki olarak anlamlı bir ilişki mevcut. Böylece çalışmamız, modernizasyon teorisi dediğimiz, kalkınma ile demokratikleşmeyi doğrudan ilişkilendiren siyaset bilimi literatürünü de teyit etmiş oldu. Yani kalkınma ve demokratikleşme el ele ilerliyor, birine önden yol verip diğerinin sonradan gelip ona yetişmesini beklemek, 1960’lardan beri dünya devletlerinin tecrübeleri ile uyuşmayan bir yaklaşım. İkisini hep birlikte yürütmüş yürütenler.

Fakat 2. Modelde belki de en önemli bulgumuz, ekonomik değişkenleri denkleme kattığımızda, tüm farklılık göstergelerinin etkisini kaybetmesiydi. Bu bulgu, bizleri fazlasıyla memnun etti. İsterseniz anlamını biraz daha açıkça ifade edeyim. Şöyle ki, ekonomik kalkınma sağlanırsa, heterojen toplumlardaki demokrasiyi yıpratıcı etkiler nötralize oluyor. Şöyle düşünün, eğer ekonomi sağlıklı bir biçimde büyüyorsa, demokratik çarklar da etnik, dil ve din farklarını çok umursamadan, sağlıklı bir şekilde dönüyor. Ekonomik pasta büyüdüğü için, vatandaşlar belki de birbirlerini daha hoşgörülü davranabiliyorlar. Gördüğünüz gibi hikaye yavaş yavaş mutlu sona yaklaşıyor. Gelişen ekonomi ile el ele gelişen demokrasiler var. Ancak yine hikaye tam değil, çünkü siyasi kurumlar yok.

Son olarak 3. Modelimizde, denkleme ekonominin yanı sıra siyasi kurumları da ekledik. Temel siyasi yapıların demokrasi üzerindeki etkilerini gözlemlemeye çalıştık. Peki, siyasi kurumlar derken nelere bakıyoruz?

a) Ülkenin başkanlık, yarı-başkanlı veya parlamenter sistemlerle yönetilmesi. (Dünya Bankası verileri kullanıldı.)

b) Tek merkezli/üniter veya federal idari yapıya sahip olması; yerel yönetimlerin göreceli gücü (Kurumlar ve Seçimler Projesi verileri kullanıldı.)

c) Yürütme organı üzerindeki denge ve denetleme mekanizmaları (7 basamaklı Polity IV Projesi verileri kullanıldı.)

Eski istatistik hocamın kulakları çınlasın, ‘burası zurnanın zırt dediği yer çocuklar, dikkat edin’ derdi hep. Bizim makalenin de zırt dediği yer, bu 3. Model sevgili okuyucular. Aman pes etmeyin, okumaya devam! J

Burada net olarak şunu gördük:

1. Ekonomik ve siyasi kurumları dahil ettiğimizde, din-dil-etnisitenin demokrasi üzerindeki olumsuz etkisi tamamen kayboluyor. Yani bu ne demek? Sorun farklılıklarda değil. Asıl sorun işlemeyen ekonomik ve siyasi sistemlerde. Ekonomi ve siyaset düzgün işlerse, toplumlar birbirine düşmüyor.

2. Diğer tüm faktörlere kıyasla, demokrasiyi en fazla etkileyen faktör, yürütme üzerindeki kontroller. Yani, yürütme gücünü mutlak hakim yaparsanız, demokrasinizin ruhuna Fatiha! 160 ülkenin tek tek 52 yıllık ekonomik ve siyasi verisini analizinden biz naçizane bunu bulup çıkardık. Ancak ve ancak yürütme gücü üzerinde etkin denge ve denetleme mekanizması olan ülkelerde demokrasi de daha düzgün işliyor ve uzun vadeli oluyor. Karar verme mekanizmaları eğer yatay ve yaygın olursa, toplum ne kadar heterojen olursa olsun, demokrasi kolay kolay yıkılmıyor. Yürütme gücünü tek elde yoğunlaştırıp denge ve denetimi azalttıkça, demokrasinin de ömrü azalıyor.

3. Ekonomik kalkınmanın etkisi pozitif ve istatistiki olarak anlamlı. Yani nedir? Heterojen bir toplumunuz varsa, pastayı büyütmeye çalışın. Yoksa küçücük ekonomik pastayı bölüşmek için farklı gruplar birbirine daha kolay düşürülüyor.

4. Tahminlerimizin aksine, merkeziyetçi veya adem-i merkeziyetçi olmanın demokrasi üzerinde çok da önemli bir etkisi olmadığını gördük. Yani bir ülkenin idari yapısı demokrasiye destek veya köstek değil, başka şeylere bakmak lazım.

5. Bölgesel açıdan baktığımızda, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın dünyanın diğer bölgelerine kıyasla demokrasiyi sürdürme açısından daha dezavantajlı olduğunu tespit ettik. Bu da sanıyorum bölge hakkında genel gözlemleri teyit eder nitelikte, ancak daha detaylı araştırmaları da gerektiren bir bulgu. Neden örneğin Tunus demokratik bir dönüşüm yapabildi de diğer Arap Baharı ülkeleri böyle bir dönüşüm yapamadı?

Kısacası, her toplum kendi bünyesinde heterojenlik barındırıyor. Kimisi din veya mezhep açıdan çeşitli, kimisi farklı etnik gruplar içeriyor, kimiyse farklı dilleri konuşuyor. Ancak, tüm bu farklara rağmen demokrasiyi doğru düzgün sürdürebilmek ancak 2 temel şartla mümkün:

1. Yürütme erkinin demokratik kontrolü: Yürütme üzerinde yeterince denge ve denetleme mekanizmaları kurarak gücün tek elde toplanmasına engel olacaksınız.

2. Ekonomik kalkınma: Ekonomik pastayı büyüterek tüm vatandaşların refahını yükselteceksiniz.

Bir başka yazıda görüşmek üzere, baki sevgi ve hürmetler….

——

Bu yazıda ele aldığım makalemizin künyesi şu şekilde:

Cengiz Erisen, Evren Çelik Wiltse. 2017. ‘Dividedness, Institutions and Economic Performance: A Cross-National Analysis of Democratic Stability,’ Social Indicators Research, Volume 132, Number 3, Page 1145-1161 https://doi.org/10.1007/s11205-016-1343-0