Türkiye’de liberal demokrasi fikrinin ve özgürlükçülüğün tabana yayılmadığı uzun süredir konuşulur. Ancak Türkiye’de özgürlükçülüğün tarihi aslında oldukça eski ve bugün ders çıkarılacak bir tecrübe külliyatı da bıraktı. 1955-1958 yılları arasında siyasi hayatını sürdüren Hürriyet Partisi bu konuda dikkat çeken örneklerdin birini oluşturuyor. Daha önce CHP’de Genel Sekreterlik (1992-94) ve Kültür ve Turizm Bakanlığı (2007-2013) yapan Ertuğrul Günay’ın 2020 yılında İletişim Yayınları tarafından yayımlanan ve Hürriyet Partisi’nin hikayesini anlatan kitap, içinde yaşadığımız koşullar düşünüldüğünde çok önemli bir örnek teşkil ediyor.

Bir “Hürriyet” Hikayesi

Türkiye siyasetinin tecrübeli ismi Ertuğrul Günay, 2020’nin son günlerinde çıkan Bir “Hürriyet” Hikayesi – Çok Partili Dönemde Özgürlükçü bir Siyaset Girişimi (1955-1958) kitabında siyasi hayatını sürdürdüğü 1955-1958 yılları arasında politikaya yön veren Hürriyet Partisi’nin hikayesini anlatıyor. Günay, dışarıdan tarafsız bir gözle partiye ışık tutmak yerine çoğu zaman kendisi de uzun süredir siyasetin içerisinde olduğu için empatik bir ilişki kurarak partinin yaşadıklarını okuyucuya izah etmeye çalışıyor.

Demokrat Parti, tek parti iktidarına karşı CHP’den kopan bir grup tarafından kurulmuş, ancak toplumun farklı bileşenlerinin desteğini almıştı (s.27). Özellikle 1946-50 arasında tek parti iktidarına karşı gösterilen toplumsal dayanışma sonucunda 14 Mayıs 1950’de Demokrat Parti iktidara gelmiş ve Türkiye barışçıl şekilde iktidar değişimini sağlayarak demokrasi ligine katılmıştı. CHP lideri İsmet İnönü de gösterdiği yapıcı tutumla bu değişimin olabildiğince pürüzsüz şekilde yaşanmasının önünü açmıştı.

Türkiye demokratik seçimlere geçmişti ancak anayasal sistemi tek parti iktidarına göre düzenlenmişti (s.35). Dolayısıyla, iktidar değiştiğinde yeni gelen partinin elinde tek parti rejimine uygun araçlar bulunuyordu. Kitapta Günay’ın da sıklıkla vurguladığı gibi kurumsal bir dönüşüm olmadan demokrasiye geçince yaşanan sorunlar aslında partilerin öngörüsüzlüklerinin bir ürünüydü. Seçimleri her şekilde kazanacağına inanan CHP yönetimi, sistematik bir değişikliğe gitmemiş, 1950 seçimlerinden önce gelebildiği nokta ancak “gizli oy açık sayım” ilkesini kabul edebilmek olmuştu. Demokrat Parti de seçimi kazandıktan sonra tek parti yetkilerinden vazgeçmeye gönüllü olmamıştı.

Demokrat Parti iktidara geldikten sonra yaşanan özgürlük rüzgarları ve dış kaynak destekli bir ekonomi büyüme ilk dört yılın Demokrat Parti’nin lehine geçmesini sağlamıştı. 1954 seçimlerinde oy artışı olarak yansıyan bu iyileşme, 1955 yılında başlayan Kıbrıs görüşmeleri ve 6-7 Eylül olayları sonrasında kötüye giden ekonomi, Demokrat Parti’de otoriterleşme eğiliminin önünü açmış ve ülke hızla tek parti döneminin benzeri bir siyasi atmosfere bürünmüştü (s.48). 

Milletvekili yelpazesinde entelektüel ve aydınlara da yer olan Demokrat Parti’de bu gidişattan rahatsız olan özgürlükçü kesimler, rahatsızlıklarını ispat hakkı tartışması üzerinden açık ettiler (s.52). İspat hakkı bir Bakan’a isnat edilen/yöneltilen suçlamanın kendisini bir suç olmaktan çıkararak, iddia sahibine iddiasını ispat hakkı sağlanması anlamına gelmekteydi. Örneğin bir gazeteci bir Bakan’ın rüşvet aldığını iddia ederse, bunu kanıtlama hakkı yargı tarafından güvence altına alınacaktı. Böyle bir hak olmaması durumunda rüşvet iddiasını yapan gazeteci, bu suçlama için ceza alabiliyordu.

İspat hakkını savunan Demokrat Parti’nin özgürlükçü, aydın ve liberal kesimleri Menderes liderliği tarafından sert bir yaptırıma uğradı. Haysiyet Divanı’ndan ihraç edilen dokuz milletvekilinin yanına imzacı olan 10 milletvekili de istifa edince, Ondokuzlar olarak anılan grup muhalif bir parti kurmaya karar verdi: Hürriyet Partisi (s.56).

Özgürlükçü bir Kimlik

Hürriyet Partisi’nin 117 maddelik programında modern liberal demokrasilerdeki siyasal haklar talep ediliyor, ekonomi alanında piyasa ekonomisi temelinde sosyal hakları içeren bir tür sosyal-liberal bir model öngörülüyordu. Bunun yanında Hürriyet Partisi’ni öncü kılan unsur; Anayasa Mahkemesi, hâkim ve savcıların özerkliği, üniversite yönetimlerinin özerkliği, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne aykırı mevzuatın değiştirilmesi, seçim sisteminin çoğunlukçuluk yerine nisbi temsil esasına göre düzenlenmesi gibi pek çok kurumsal dönüşümü ilk savunan parti olmasıydı (s.74).

Partinin liderliğini samimi bir özgürlükçü olan ve bu konuda tek parti döneminde de bedel ödemiş olan Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu üstlenirken; Ekrem Alican, Fethi Çelikbaş, Turan Güneş, Ekrem Hayri Üstündağ gibi etkili isimler partinin kuruluşunda yer aldı. Bunun yanında sonraki dönemde siyaset ve akademi dünyasında tanınacak olan Şerif Mardin, Aydın Yalçın, Muammer Aksoy ve Coşkun Kırca gibi genç kişiler de Hürriyet Partisi içerisinde görev aldı (s.76).

Hürriyet Partisi siyasete getirdiği özgün fikirlerle büyük bir ilgi gördü. Demokrat Parti, giderek otoriterleşiyor ve toplumu kutuplaştırıyordu. CHP muhalefeti ise devletçi reflekslerle topluma büyük bir reform öneremiyor, pasif bir görüntü çiziyordu. Böylesi bir siyasi atmosferde Hürriyet Partisi’nin kurumsal çözüm önerileri henüz yeni kurulmuş olmasına rağmen büyük dikkat çekiyordu. Zira bir süre sonra Demokrat Parti’den daha çok sayıda milletvekilinin katılması ile CHP’yi geçerek Meclis’te ana muhalefet partisi konumuna yükseldi (s.97).

Hürriyet Partisi’nin konuşmaları kamuoyunda yankı bulurken parti Günay’ın tabiriyle bir “Aydınlar Kulübü” görüntüsü arz ediyordu (s.104). Karaosmanoğlu, güçlü lider profili çizmek yerine koordinatör gibi davranıyor, partinin güçlü entelektüel yapısının fikirlere yoğunlaşmasından memnuniyet duyuyordu. Partinin teşkilatlanması ise bilinçli olarak yavaş yürütülüyor, Demokrat Parti’ye benzeme korkusuyla, parti üyeliği için aşırı seçici davranılıyordu. Bu durum, partinin yerele yayılmasında bir engel teşkil ediyordu.

Tek ve Son Seçim

Demokrat Parti’nin baskısı muhalefet yapmayı giderek imkansızlaştırıyor, muhalefetin illerde yaptığı organizasyonlar da engelleniyordu. Böylesi bir durumda muhalefet partileri seçimlerde iş birliği yapmak için görüşmelere başladı. Uzun süren görüşmelerin olumlu sonuçlanmaya yaklaştığı sıralarda 1957 yılında Demokrat Parti çıkarttığı seçim yasası ile seçim iş birliğinin önünü tamamen kapayarak erken seçime gitti. Seçimi oy kaybına rağmen Demokrat Parti kazanırken, Hürriyet Partisi %3,8 oy alarak sadece dört milletvekili çıkarabildi.

Elbette bu sonucun arkasında seçim ittifakını ve serbest muhalefeti engelleyen Demokrat Parti’nin otoriter eğilimi başrolü oynuyordu. Ancak Günay, kitapta partinin teşkilatlanmasında yaşanan bilinçli ağır hareket etmenin, ittifak görüşmelerinin uzamasının ve partinin elit görünümünün yaşanan seçim başarısızlığında etkili olduğuna dikkat çekiyor.

Seçimlerin ardından destek veren çevrelerin, Akis ve Forum gibi dergilerin, ağır eleştirilerine maruz kalan parti yönetimi, CHP ile birleşme yoluna gitti. Fakat bu birleşme küçük bir partinin büyük bir partiye katılımı şeklinde gelişmez (s.144). Yapılan görüşmelerde “güç birliği” kavramı öne çıktı ve CHP ile birleşme, ancak Hürriyet Partisi’nin geliştirdiği kurumsal çözümler CHP tarafından kabul edildiğinde gerçekleşti. Birleşmenin gerçekleşme biçiminin, Hürriyet Partisi’nin öne sürdüğü fikirlerin kabul gördüğünün bir işareti olduğu söylenebilir. Nihayetinde 24 Kasım 1958’de parti, CHP ile birleşti.

Partinin üç yıllık hikayesi üç yıl ile sınırlı kalmadı. Nasıl ki oy oranının çok çok üzerinde bir kamuoyu yaratma kapasitesi varsa, parti kapandıktan sonra da bu sinerji sürdü. Birleşmenin hemen ardından CHP “İlk Hedefler Bildirgesi”ni yayınladı. Buna göre Anayasa Mahkemesi’nin kurulması, ifade ve basın özgürlüğü, yargı bağımsızlığı gibi temel konular prensip olarak CHP tarafından benimsenmiş oldu.

Demokrasinin kesintiye uğradığı 27 Mayıs darbesinin ardından hazırlanan 1961 Anayasası’nda Hürriyet Partisi’nin ortaya koyduğu vizyon etkili oldu. 1961 Anayasası’nın özgürlükçü kimliğinin mayasında Hürriyet Partisi’nin fikirleri temel kaynağı oluşturdu. Oy olarak varlık gösterememesine ve hikayesi kısa sürmesine rağmen Hürriyet Partisi’nin etkisi Türk siyasi hayatına damgasını vurdu.

Özgürlükçü Bir Örgütlenme

Türkiye’de liberal demokrasi, tutarlı bir çerçeve ile savunulmaktan uzak oldu. Liberal politikalar, muhalefet için iktidarı eleştirmenin bir aracından öteye gidemezken, yönetimler için ise bir siyasi reçete, bir oyalama taktiği, bir dış manevra, bir göz boyama olarak görüldü. Dış baskı olmadan özgürlükçü adım atmak anlamsız bulunurken, zor zamanlarda ilk akla gelen yöntemler de hep liberal politikalar oldu.

Hürriyet Partisi’nin ortaya koyduğu vizyon, sonraki dönemlerde pek çok siyasi parti, sivil toplum örgütü ve etkili kişiler tarafından da paylaşıldı. Ancak, özgürlükçü politikalar her zaman sahipsiz kimliğini sürdürdü ve siyasetçiler tarafından sadece zamanı gelince kullanılacak bir mutfak eşyası muamelesi gördü. Özgürlükçülüğün maya tutmamasının nedeni yerleşik siyasi ve ekonomik çıkarlara büyük zarar vermesi ve bu dönüşümün bedelini ödemeye hazır kitlelerin olmaması idi. Hala da öyle.

Türkiye’yi dönüştürecek özgürlükçü fikirlerin hayata geçmesi, onları taşıyacak kadroların iyi örgütlenmesi ile doğrudan ilişkilidir. Bu örgütlenme emir-komuta zincirinin getirdiği hareket kabiliyeti için değil fikirlerin olgunlaşmasını sağlayacak tartışma ortamının ve sinerjinin yaratılmasına hizmet edeceği için önemlidir. Özgürlükçü gündemi olanlar, Hürriyet Partisi örneği ve benzerlerinde yaşananlardan ders çıkarmalı ve kararlı bir yapılanma ile naiflikten uzak hareket etmeli.

Çünkü özgürlük düşmanları, hiç de naif değiller…


Parti Programı

Madde 50: Partimiz iktisad siyasetinde; hususi mülkiyete dayanan, ferdin iktisadi hürriyetlerini koruyan, hususi teşebbüsü esas tutan, Devletin rehberliğini tanıyan ve sosyal adaleti gaye edinen bir nizamı şart koyar.

Madde 51: İktisadi sahada hususi teşebbüsü esas tutmak, Devlet işletmeciliğine yer vermemek manasına alınmamalıdır. Devlet tesis ve işletmeciliği, tabiatı gereği tekelci bir mahiyet arz eden veya henüz hususi teşebbüsün ele alamadığı işlere hasredilmelidir.  
Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu (1900-1978)
Gençlik yıllarında çiftçiliğin yanı sıra yazarlık ve gazetecilikle uğraştı. Dergah dergisinde yazıları yayınlandı. Cumhuriyetçi olduğu kadar demokrat ve özgür düşünce yanlısı olduğundan yazıları nedeniyle kovuşturmalara uğradı. Son Telgraf’ta yazdığı yazılar nedeniyle Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası yanlısı sayılarak İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı, beraat etti. 1950 yılında DP Manisa milletvekili seçildi, Devlet ve İçişleri Bakanlığı yaptı. Tek parti döneminden kalan anti-demokratik mevzuatı değiştirmeye kalkınca Menderes’le anlaşamadı, bakanlıktan çekildi. 1954’te yine Manisa milletvekili iken İspat Hakkı önerisini verenleri desteklediği için DP’den ihraç edilince Hürriyet Partisi kurucusu ve genel başkanı oldu. 1957 seçiminden sonra Hürriyet Partisi’nin CHP ile birleşmesi kararını destekledi. 1961’de CHP Manisa milletvekiliyken bütün partilerin 27 Mayıs darbesini desteklemesi ve eleştirel konuşmalar yapmaması doğrultusunda bir karar metnine karşı çıkarak CHP’den ve milletvekilliğinden istifa etti. Manisa’ya topraklarına döndü. 1978’de vefat etti (s.219).