Uzun bir süredir artık giderek can sıkan post-apokaliptik bir filmin içinde yaşıyoruz. Çevreden ve insanlardan izole, kendi içimize dönük bir yaşama pratiğine hala direnen unsurlarımız olsa da salgın mantığının gerçeklerini büyük ölçüde yerine getirmeye çalışıyoruz. En azından bir kısmımız… Kolektif bir çalışmayla ve sosyal iş birliğiyle besin zincirinin tepesine çıktığımızdan, izole bir hayata direnmemiz belki de şaşırtıcı olmamalı. Görünmeyecek kadar küçük bir düşmanla çok boyutlu bir mücadelenin içindeyiz. Aslında kurgusal düzlemde, romanlarda ve filmlerde bu tip senaryoları deneyimlemiş bir nesil olarak daha sabırlı olmamız beklenebilirdi. Ancak, hipotetik bir deneyim gerçek karşısında fazla hazırlayıcı olamıyor ne yazık ki.

Salgın döneminde post-apokaliptik filmlere ve romanlara olan ilgi iyice arttı. Bu türün belki de en popüler olanını, sürekli gelişmekte olan zombi külliyatı oluşturmakta. Çoğu izleyiciye göre sıradan korku hikayeleri olarak görülen zombi filmlerinin ve romanlarının yurtdışında son derece zengin politik okumaları mevcut. Türkiye’de ise birkaç çalışma dışında alanın hala bakir olduğu söylenebilir.

Zombi külliyatının başlangıcı William Seabrook’un 1929 tarihli The Magic Island (Büyülü Ada) romanına dayanmakta. Ancak, hikâyeyi kitlesel hale getiren romanı 1932 yılında White Zombie (Beyaz Zombi) adıyla beyaz perdeye uyarlayan yönetmen Viktor Halperin. Romanda Haitili siyahlar zombileştirilerek beyaz patrona ucuz işgücü sağlanmakta. Zombi; siyahın beyaz adam, işçinin sömürgeci patron karşısındaki pozisyonunu temsil etmekte. Filmdeyse sömürgeci patron hikayesine eril tahakküm de eklenmiş, zengin çiftlik sahibi kendisini sevmeyen kadını zombileştirerek kölesi yapmaya çalışmıştır. Filmde hikâyenin odağına beyaz kadının zombileştirilmesinin konulması, seyirciyi beyaz kadınla özdeşleştirme çabası olarak okunabilir. Zira Haitili siyahların köleleştirilmesi, seyirci nezdinde yeterince tepki çekecek bir eylem olarak görülmemektedir. Onlar doğuştan zombilerdir zaten. Yine de burada siyahlarla beyaz kadının aynı mağduriyet şemsiyesi altında bir araya gelmesi, ikisinin de eril tahakküm karşısında itaate zorlanmaları egemen ideolojinin ifşası bakımından değerlidir.

White Zombie filmindeki Haitili siyahların ucuz işgücü olarak kullanılmaları ve itaat eden köle vasıfları, işçi sınıfının yirminci yüzyılın ilk yarısında maruz kaldığı koşulların bir temsili olarak okunabilir. Zombi figürünün bu şekilde ortaya konulması ve işçi sınıfıyla kurulan analoji figürün siyasal anlamda edilgen varoluşunu da anlatmaktadır. Karl Popper[1], insani sorumluluğun ön koşulunun politik özgürlüğü talep etmek olduğunu, her eyleme özgürlüğün eşlik etmesi gerektiğini söyler. Zombileşen Haitili siyahilerin böyle bir taleplerinin olmaması, bir yönüyle izleyici de bunun hak edilmiş bir lanet olduğu fikrini de beslemektedir. Buradan hareketle, zombi külliyatının evrim geçirerek saldırgan bir figüre dönüşmesi, bir çeşit başkaldırı olarak da okunmayı olanaklı kılmaktadır.

İlk dönemlerde zombi hikayelerinde zombiler her açıdan mağdur olarak karşımıza çıkarlar. İnsanlık mertebesine ulaşamamış Haitili siyahlar ve erkeğin haz dünyası için esir alınan kadın figürleri, görünüm olarak ne kadar çirkin olsalar da izleyende korku değil, acıma uyandırmaktadır. Ayrıca ilk dönem hikayelerde zombiler zararsızdırlar. Hiçbir şeye karşı gelemez, hipnotize olmuş bir şekilde sadece söylenenleri yaparlar, ancak kimseye zarar da vermezler. Zaten amaç da tam olarak böyle olmalarıdır. Beyaz adamın işgücü ya da arzu nesnesi taleplerini ancak böyle karşılayabilirler.

İlk dönem örneklerden bir diğer film Charlotte Bronte’in Jane Eyre romanının hayli esnek bir uyarlaması olan Tourneur’un 1943 tarihli I Walked with a Zombie (Bir Zombiyle Yürüdüm) filmidir. Burada da hikâyenin merkezinde zombileştirilen arzu nesnesi beyaz bir kadın vardır. Köleleştirilmiş siyahlar tali konumdadır. Film siyah kölelerin ve kadınların zombileştirilmesini doğallıkla verirken, mesele edilen doğuştan özgür ve özne olan bir kadının siyahlarla aynı mertebede muamele görmesidir. Aşk burada hafifletici bir neden olarak ileri sürülemez. Çiftlikte çalışan zombileştirilmiş siyahlar nasıl doğalsa, beyaz kadının durumu o kadar anormaldir. Burada irade gücü olmayan kadın imgesinin eril zihinlerde bir fantezi nesnesine dönüşmesinin temsilini açıklıkla görmekteyiz.

İlk dönem örneklerde ortak tema zombinin salt irade gücünden azade kılınması ve her türlü manipülasyona açık hale gelmesidir. Zombi hikayelerindeki kırılmayı başlatan ve türe karakteristik özelliklerini veren kişi George Romero’dur. Külliyatı Romero’dan önce ve sonra diye ikiye ayırabiliriz. Onun 28 yaşındayken çektiği 1968 yapımı Night of the Living Dead (Yaşayan Ölülerin Gecesi) filminden sonra zombiler vahşice saldıran, kana susamış yaratıklara dönüşürler. İnsanların dünyasını biyolojik, sosyal ve ekonomik olarak tehdit etmeye başlarlar. Başlarda edilgen olan köleleştirilmiş zombiler ya da işçiler artık isyana kalkışmış, düzeni alaşağı etme iradesi ortaya koymuşlardır. Bu noktadan sonra insanın bu kalkışmaya her şekilde mukavemet etmesi meşrudur. Artık yaşayan ölülere insanlık dışı her türlü muamele normaldir ve hiçbir etik, politik ya da hukuki sorumluluk olmadan öldürülmeleri caizdir. Hatta daha da ileri gidilecek, çekilen her yeni filmle zombilere uygulanan vahşetin ölçüsü giderek artacaktır.  

 Night of the Living Dead filminde Romero cesur bir şey daha yaparak başrolde siyahi bir oyuncuyu oynatır. Ancak, filmin sonunda zombilerden kendini kurtaran adam zombileri öldürmek üzere gelen beyaz adamlar tarafından öldürülür. Beyaz adamların gözünde bir siyahla zombi arasında fark yoktur, her ikisi de kolayca öldürülebilir algısı filmin final sahnesinde açıkça verilmektedir.

Zombilerin toplu olarak kıyımı son dönem filmlerde giderek artan bir arınma ayini gibi sunulmaktadır. Zombi hikayelerine aşinalık arttıkça, seyircinin ilgisini çekebilmek için çürümüş bedenlere uygulanan şiddetin dozajının sürekli artması gerekmiştir. İnsanların dünyasında yeri olmayan araftaki ölülerin bir an önce ait oldukları yere dönmeleri istenmektedir. Bu nedenle ilgiyle izlenen zombi temalı televizyon dizisi The Walking Dead’de yaşayan ölülerin etkisiz hale getirilmesinde türlü yaratıcılıklar sergilenmiş, hatta bazı karakterler zombi avlamayı bir spor müsabakasına çevirmişlerdir. Artık karşımızda şiddetin meşru ve haklı olduğu, ölümle kutsanan bir çeşit arınma ayini vardır ve seyirci ölen her bir zombiyle kendi korunaklı dünyasında ve sarsılmaz düzeni içinde huzur içinde uyuyabilmektedir artık.

Özellikle son yıllarda zombi konulu filmlerde salgın ve bulaşıcı hastalık temaları sıklıkla kullanılmaktadır. Onur Kartal[2]’ın Yaşayan Ölüler kitabında da belirttiği gibi, bulaşıcılık teması sadece hastalık kavramıyla ve olumsuz anlamda kullanılmaya başlandıktan sonra onun yayılma, etkilenme, sirayet etme gibi olumlu anlamları tamamen göz ardı edilmektedir. Böylece her türlü kolektif temas, bir arada olma hali ötelenmekte, kendi içine kapanan siyaseten etkisiz yalnız bireyler makbul görülmektedir. Birey kendi biyolojik hayatını sözde öncelerken, aslında ahlaki ve politik varoluşundan vaz geçtiğinin farkında değildir. Bu noktada son dönem zombi filmlerinde askeriyenin ve üst düzey bürokratların önemli bir yer tuttuğu hatırlanmalı. Hayatta kalmak için özgürlük feda edilebilen bir olgudur. Salgın filmlerinin ortak teması, her iki durumda da salgından önce ve sonra da bireyin biyolojik bekası için özgürlüğünden vaz geçmesi gerektiğidir. Her iki durumda da onu kurtaracak şey iktidarın bizatihi kendisidir.

Salgın temelli zombi filmlerinde hastalığın bireysel sorumluluk kısmı da önemli bir yer tutmaktadır. Hatalığa yakalanan kişinin sorumsuz davranması onu daha baştan yaşadığı vakaya karşı suçlu yapar. Hatta daha da ileri gidersek hastalanmayı hak eder. Salgının yakalanma koşullarını bireysel düzeye indirdiğiniz de her türlü merkezi otoriteyi sorumsuz kılarsınız. Bugün yaşadığımız pandemi sürecinde sorumluluğu sadece vatandaşa yüklemenin bir benzeridir aslında durum.

Zombiler hayatımıza girdiklerinden itibaren, Haitili kölelerden Romero’nun zombilerine ve oradan salgın temalı filmlere uzanan kayda değer bir evrimsel süreç geçirmişlerdir. Artık itaatkâr ve zararsız, kolayca manipüle edilen köleleştirilmiş bir yersiz yurtsuz değillerdir, ifadesiz ve duyarsız yüzler yoktur karşımızda. Seyircide acıma duygusu değil, en iyi ihtimalle tiksinti uyandırırlar. Doymak bilmez açlıklarıyla, organize hareket edebilme kabiliyetleriyle besin zincirinin tepesindeki yerimizi tehdit ettiklerinden, sistem tarafından cezalandırılmaları meşru ve kaçınılmazdır. Dolayısıyla en şedit biçimde cezalandırılırlar. Yaşayan ölülerin varlığı bir yerden sonra canlıların bir arada kalabilmelerinin teminatıdır. Aranan düşman tüm iğrençliğiyle karşımızdadır.

Aslında her zombi bizim biyolojik bekamız için değil, sistemin bekası için ölür.

Fotoğraf: Zorik D


[1] Karl Raimund Popper, Hayat Problem Çözmektir, Çeviri: Ali Nalbant, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2005

[2] Onur Kartal, Yaşayan Ölüler, İthaki Yayınları, İstanbul, 2019