Ali Babacan geçtiğimiz günlerde kamera karşısına geçti ve siyasi gündemi değiştirebilecek açıklamalarda bulundu. Yeni bir parti kurmak için arkadaşları ile birlikte çalışmalar yürüttüğünü söyledi. Bu oluşumun siyasi kimliğini tanımlamaya çalıştı ve parti programının içeriğine dair merak edilen soruları yanıtladı. Babacan’ın katıldığı program canlı yayınlandı ve birçok izleyiciyi ekran başına çekmeyi başardı. Bunun yanı sıra yaklaşık 1 milyon kişi programı YouTube üzerinden takip etti. 

Babacan’ın bu popüler çıkışı, muhalif çevrelerde 3 farklı tepkiyi beraberinde getirdi. İlk tepki, yıllarca AKP hükümetleri için çalışmış olan isimlerin kurmayı planladıkları yeni partiye, allerjik yaklaşmayı tercih edenlerden geldi. Onlara göre, Babacan ve arkadaşlarının hali hazırdaki AKP kadrolarından bir farkı yoktu. Hayatlarını olumsuz etkileyen birçok politika bu insanların da rızasıyla uygulanmıştı. Şu anda başlattıkları hareket ise bir değişimden çok mevcut düzenin başka isimler tarafından devam ettirilmesinden farklı bir duruma işaret etmiyordu. Bu tepki özellikle ulusalcı muhalefetten geldi. Onlar için AKP’nin laikliğe verdiği zarar, onun yozlaşmış yönetim anlayışından daha büyük bir soruna işaret ediyor. Üstelik, Babacan ve Gül gibi isimleri gizli bir ajandaya sahip olmakla itham etmeye de çok hevesliler. Bu isimlerin laiklik konusunda daha farklı bir yol izleyeceklerini düşünmedikleri gibi laiklik karşıtı hareketleri daha sinsice yürüteceklerine inanıyorlar. Bu çevreye mensup birçok kişi, Babacan ile Erdoğan arasında bir seçim yapmak zorunda kaldıkları takdirde Erdoğan’ı seçeceklerini ifade etmekten kaçınmıyorlar. Liberal soslu, batı ile iyi ilişkiler kuran İslamcılığın gerçekten büyük bir tehdit olduğuna kaniler ve Erdoğan’ın yerel dinamiklerden beslenen, otoriter ve dünyevi çıkarlar uğruna pragmatik bir şekilde şekil değiştiren rejimini ehven buluyorlar.

İkinci tepki ise, Babacan Hareketi’ne daha soğukkanlı yaklaşmayı ve bu hareketin doğuracağı olası sonuçları hesap ederek pozisyon almayı salık veriyor. Yine ağırlıklı olarak seküler kesimlerden gelen bu tepki, Babacan ve Davutoğlu’nun kendi mahalleleri içinde bir mücadele verdiğini düşünüyor. Onlara göre, Türkiye’de muhafazakarların da olduğu gerçeği kabul edilmeli. Dolayısıyla, muhafazakarların kendi içlerindeki tartışmanın meşru bir siyasi rekabet şeklinde ilerlemesi Erdoğan ve yakın çevresi için önemli bir meydan okuma. Bu sayede, AKP etrafında kümelenen iktidar bloku zayıflayabilir ve muhalefet partilerinin oynama alanı genişleyebilir. Bu düşünceye sahip olan kişiler, Ecevit’in 1970’lerdeki başarısını, Adalet Partisi’nin bölünmesi örneğini gösteriyor ve topluma mevcut ayrışmayı sükunetle izleme tavsiyesinde bulunuyor. Diğer bir ifadeyle, Babacan ve arkadaşlarını geçmişte yaptıkları hatalardan ötürü eleştirmenin gereksiz  olduğunu ve bunu Erdoğan’ın lehine olacak bir tepki şeklinde değerlendiriyorlar. 

Üçüncü tepki ise ılımlı muhafazakarlardan ve bazı liberallerden geliyor. Onlar, Babacan’a baktıkları zaman 2002 yılının AKP’sinin reformcu enerjisini görüyorlar. Koşullar değişmiş olsa da, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve piyasa ekonomisi gibi kavramların bir kurtuluş reçetesi olabileceğine inanıyorlar. Birçok muhafazakar demokrat ve liberal, Babacan’ı sevinçle karşıladı ve ülke siyasetinde tüm kalpleriyle destekleyebilecekleri bir aktör ile yeniden tanışmanın heyecanını yaşadılar. Onlar için Babacan, muhafazakar toplum kesimlerinin Türkiye’yi demokratikleştireceği iddiasını yeniden diriltecek olan hareketin başını çekiyor. Dolayısıyla, Babacan hareketini sadece AKP iktidarına son verme ihtimali bulunduğu için desteklemiyor, pragmatik bir açıdan bakmıyorlar. Bu harekete bir değişimi/dönüşümü gerçekleştirebilecek biricik aktör muamelesi yapmaya daha yakınlar. 

Bu tepkilerden her biri kendi içinde bazı sorunları barındırıyor. Babacan’ı Erdoğan’dan farksız gören, hatta Erdoğan’ı Babacan’a yeğlemeye daha eğilimli olan ulusalcı bakış ne siyasetin gerçekleri ile barışık ne de ülkedeki toplumsal karakteri umursuyor. Bu tavır onları kaçınılmaz olarak ahlaki bir noktada konumlandırıyor ve siyasetçilerin pragmatik esnekliklerini, farklı kimlik grupları arasındaki temasları ve uzlaşı çabalarını yargılama hakkını kendilerinde görüyorlar. Onlara göre siyasetin doğasında olan bu tip tavizler, savundukları fikrin kirlenmesi anlamına geliyor. Diğer bir ifadeyle, savundukları laiklik anlayışı tavizsiz, uzlaşısız ve pazarlıksız bir şekilde iktidarda olmadığı sürece diğer seçeneklerin birbirlerinden pek bir farkı yok. Dolayısıyla, onların iktidara gelme ve AKP yönetimini mağlup etme gibi gerçekçi bir projeleri de bulunmuyor. 

Babacan’ın pragmatik destekçileri ise Türk sağ seçmenin bir lider etrafında kenetlenme ve onu mutlak iktidar sahibi yapma eğilimlerini gözden kaçırıyorlar. Bununla birlikte, taşra politikasının kendi dinamikleri ile siyasi elitleri manipüle edebileceklerini hesap etmiyorlar. Yani, Babacan’ın başarısı AKP’yi iktidardan düşürmekle kalmayabilir kısa zaman popülist bir sağ iktidara evrilebilir. Sağ kendi içinde bölünmek yerine yeni bir partide aynı azamet ile vücut bulabilir. Bu ihtimal, onlardan Babacan’a karşı daha talepkar olmalarını zorunlu kılıyor. Bu kesime göre yeni kurulacak partinin programı, demokratikleşme için gerekli kurumsal reformlar ve popülizm yapmayı zorlaştıracak önlemler Babacan Hareketi’nden somut olarak talep edilmeli. 

Hali hazırda ikna edilmeye hazır ılımlı muhafazakarlar ve liberaller ise şimdiye kadar duyduklarından oldukça memnunlar ancak AKP tecrübesinin bize öğrettiği en önemli derslerden birisini unutma eğilimine sahipler. Onlar için, yaşadığımız son 18 yılın hikayesi, demokratik bir reform enerjisi ile işbaşına gelen bir hükümetin gittikçe otoriterleşmesinden ibaret. Hikayeyi bu şekilde ele aldıkları zaman, eleştiri nesneleri kaçınılmaz olarak kişiler ve onların art niyetleri veya zaafiyetleri olarak ortaya çıkıyor. Halbuki AKP’nin otoriterleşme hikayesinin yapısal bir okumasını da yapmaları gerekiyor. Zira, ılımlı muhafazakarlar ve liberaller, AKP’yi de biricikleştirmiş ve onu diğer aktörlerle kıyaslanmayacak kadar ulvi bir ahlaki noktaya oturtmuşlardı. AKP’nin siyasi rekabet içinde olmaması, yaşamsal tehdit algılamaması, diğer siyasi aktörlerin olabildiğince pasif kalması ise bu ahlaki amacın gerçekleştirilmesi için elzem görülmüştü. Askeri vesayet ile mücadele eden ve ülkedeki bütün kurum ve aktörlerden ahlaki olarak daha üstün görülen AKP, hem kurumları hem de siyasetin rekabetçi doğasını zaman içerisinde imha etti. Askerlerin sivillerin denetimi altına girmesinin bedeli devlet kurumlarının özerkliğini yitirmesi ve siyaset kurumunun sürekli olarak kriminalize edilmesi oldu. Dolayısıyla, Babacan Hareketi’ne benzer bir duygusallıkla ve ahlaki zaviyeden yaklaşmanın demokrasimiz için uzun vadeli bir hayır getirmeyeceği hesap edilmelidir. Zira demokrasinin garantisi olarak bir aktörün öne çıkartılması, biricikleştirilmesi ve yapının göz ardı edilmesi yeni bir AKP tecrübesinden başka bir sonuç doğurmayacaktır.

Liberaller ve Mesafe

Son zamanlarda en çok duyduğum soru bu. “Babacan’a niçin mesafelisiniz hocam?”. Esasında,  Ali Babacan’a kişisel olarak mesafeli değilim. Kendisinin evrensel değerleri içselleştirmiş, entelektüel lisan ile düşünen ve konuşan bir siyasetçi olduğunu düşünüyorum. Popülizm tarafından cezbedilmeyecek bir iradesi olduğunu ve tavrını sürekli olarak elitlerden, yani teknokrasiden, yana koyacağını biliyorum. Bunu bilmek beni mutlu ediyor. Üstelik birlikte çalıştığı kadronun bilimsel yaklaşımı ve kişisel faziletlerini de Babacan’ın hanesine artı puan olarak yazıyorum. Ancak bir liberal olarak yine de mesafemi korumak istiyorum. Bunun sebebi, Babacan’ın AKP geçmişi veyahut yaşam tarzı değil. Bunları pek umursamıyorum açıkçası. Mesafeli oluşumun sebebi, liberalizmin bir siyasi aktörün tekeline girme tehlikesinin farkında olmam. Bu durum Babacan dışındaki aktörleri illiberal olarak değerlendirmeyi beraberinde getirebilir ve siyaset sahnesi yeniden ahlaklı liberaller ile ahlaksız diğerleri arasında bir oyuna dönüşebilir. Ben, kazanan tarafta olsalar dahi, liberallerin ahlak üzerinden bir iktidar kurmasına ve bu ahlakçılığın siyasi yelpazenin diğer renklerini soldurmasına itiraz ediyorum. Bu yüzden, Babacan Hareketi’ne liberalizmin bayrağını yeniden göndere çekecek, tarihi misyona sahip hatta tarihin akışını değiştirebilecek bir mucize yerine temsil ettikleri toplumsal tabanın çıkarlarını seslendiren alelade bir siyasi aktör olarak yaklaşmayı tercih ediyorum. Bunu mesafe olarak değerlendirebilirsiniz ancak ben sadece liberaller ile siyasi partiler arasındaki ilişkilerin duygusallıktan arınmasını savunuyorum. Bu arınma beraberinde bir mesafeyi de getirecektir ki bu aslında son derece gereklidir. Zira, liberalizmin öne çıkardığı temel ilkeleri siyasi aktörlerin performanslarını yargılamak için kullanmak istiyorsak bu mesafeye ihtiyacımız var. 

Bir önceki kuşak liberallerinin bir kısmı AKP tecrübesine bu ahlaki zaviyeden yaklaştılar. Onlar için Kemalizm ve askeri vesayet mitolojik bir kötü Tanrı gibi Olimpos dağının tepesinde oturuyordu. Bu mitolojik tanrıya karşı verilen savaşı desteklemek haliyle kutsal bir vazife halini almıştı. Yani iyi tanrılar ile kötü tanrıların savaşında onlar ahlaki olarak iyiyi temsil eden AKP’nin yanında saf tutmuşlardı. Bu durum, AKP dışındaki bütün siyasi parti ve aktörleri şeytanlaştırmalarına, AKP’nin kötülüğe karşı açtığı savaşta güç toplamak için bütün bürokrasiyi, medyayı, akademiyi, ekonomiyi ve sivil toplumu merkezileştirmesine suskun kalmalarına sebep oldu. O dönem bazı liberallerin bu savaşın kaybedilmesinden ödleri kopuyordu. Günün sonunda kutsal savaş kazanıldı, mutlak kötü mağlup edildi ancak vaat edilen cennet gerçekleşmedi. Geriye, AKP’nin her politikasını ahlakileştirme ve muhaliflerini ahlaken yargılama alışkanlığı kaldı. İlk yıllarında, liberal değerlerin ahlaki muhafızı olan ve kendi muhaliflerini bu değerler üzerinden yargılayan AKP, ilerleyen yıllarda önce çözüm sürecini ardından da milliyetçiliği ahlakileştirdi. AKP döneminde siyaset bu vıcık vıcık ahlaki tartışmalardan ve subjektif laf dalaşlarından kurtulamadı. Siyaset sahnesi sürekli olarak ahlaklılar (ki bu AKP’yi destekleyenler)  ile ahlaksızlar (ki bu döneme göre AKP’ye muhalefet edenler) olarak ikiye bölündü. Siyaset kurumu bir çözüm üretme, sorun çözme ve müzakere etme alanı olmaktan çıktı ve kutsal savaşların cereyan ettiği harp meydanına döndü. 

Bu yüzden, bir liberal olarak ben ve mensubu olduğum Daktilo1984 Hareketi, herhangi bir siyasi aktöre ahlaki bir bağlılık göstermeme ve ona ideallerimizi gerçekleştirecek yegane seçenek gözüyle bakmama kararı aldık. Hareket olarak belirlediğimiz kurumsal devlet, medeni toplum ve ferdi hürriyet prensiplerinin gerçekleşmesi için bizi nurlu ufuklara taşıyacak bir kahramana ihtiyacımız olmadığını düşünüyoruz. Bunun yerine, bütün siyasi aktörlerin rasyonel önerileriyle ön plana çıktığı, temsil ettikleri seçmen gruplarının çıkarlarını temsil ettikleri ve uzlaşma kültürünü geliştirdikleri bir siyaset kurumunun belki daha yavaş ancak daha sağlam adımlarla bizi hedeflerimize ulaştıracağı kanaatindeyiz. Kutsal bir savaş psikolojisi içinde, yasaların esnetileceğini, toplumun kutuplaştırılacağını ve ferdi hürriyetlerin türlü gerekçelerle ihlal edilebileceğini yaşadığımız AKP tecrübesinden yeteri kadar öğrendik. Bu yüzden, liberalizmin ahlakileştirilmeye çok müsait ilkelerini bir siyasi partinin tekeline sokmak yerine bu ilkelerin kendisini kurumlar vasıtasıyla ifade etmesine, bu kurumların bütün siyasi aktörlerin müzakeresi ile inşa edilmesine  ve ölçülebilir çıktılar üretmesine odaklanmayı tercih ediyoruz. 

Ez Cümle

Babacan Hareketi merkezde konumlanmak istiyor. Bu çok iyi bir şey. Bana göre, siyasi hareketler açısından merkez ile çevreyi ayıran şey; onların siyaset yapma biçimlerinin ve birbirlerini yargılama şekillerinin rasyonel sebeplere mi yoksa ahlaki önerilere mi dayandığıdır. Rasyonalite, siyaseti merkeze toplarken ahlakilik bir kutuplaştırma yaratır. Önümüzdeki yıllarda Türkiye’yi içine düştüğü bu zor durumdan ahlakçı söylemler değil rasyonel öneriler kurtaracak. Eminim ki Ekrem İmamoğlu da anayasal demokrasiyi, parlamenter rejimi, kurumsal kapasitesi yüksek devleti ve kurallı piyasa ekonomisini savunacak. Bu ilkeleri ihlal etmeyen politika önerileriyle ön plana çıkmak isteyecek. Eminim ki Demirtaş’ın HDP’yi etnik hapishaneden çıkartma gayretleri sonuç verecek HDP ülke demokrasisi adına kurum inşa etme sürecinde rasyonel önerileriyle var olacak. Dolayısıyla, Babacan’ın merkezi hedefleyen ajandası siyasetin diğer revizyonist aktörleri tarafından da memnuniyetle karşılanacaktır. Merkezi kuvvetlendirecek, kültür ve kimlik savaşına son verecek ve demokratik kurumları müzakere ile inşa edecek bu sürecin içerisinde liberaller elbette ki var olacaktır. Ancak var olma biçimi, bu aktörlerden bir tanesine adanmışlık hissi ile romantik bir destek vermek şeklinde olmayacaktır, olmamalıdır.

Fotoğraf: Katie Moum