Hrant Dink Vakfının 2009’dan beri yürüttüğü Medyada Nefret Söyleminin İzlenmesi Projesi, Türkiye yazılı basınını izleyerek önyargı, ırkçılık, yabancı düşmanlığı cinsiyetçilik ve homofobi gibi nefret söylemini besleyen ayrımcılık türleriyle mücadele ediyor.[1] Benim de bir dönem çalıştığım bu projenin yayınlarına ve incelemelerine baktığımızda Suriyeli Mültecilerin birçok konuda sosyal, kültürel ve ekonomik bir tehdit olarak resmedildiği görülüyor.[2]

Projenin birçok faaliyeti bu konuda farkındalık oluşturmaya çalışsa da haberlerin, okuyan kişiler üzerindeki etkisi önemli ve birçok soru işaretine sahip bir konu. Kişiler Suriyelileri tehdit olarak resmeden haberi okuduklarında ne oluyor? Kişiler empatiye sevk eden bir haberi okuyunca ne oluyor? Duygu Merve Uysal ve Aylin Aydın-Çakır’ın “Türkiye’deki Suriyeli Mültecilere Yönelik Tutumların Değişkenliği Üzerine Deneysel Bir Çalışma”[3] adlı makalesi önyargı, empati, tehdit algısı ve otoriter kişilik kavramlarını mercek altına alıyor. Kavramları geniş bir çerçevede ele alan Uysal ve Aydın-Çakır ile makaleye dair konuştuk.

Başlamadan önce vurgulamam gerekiyor ki, hakkında konuşulan makale Türkiye toplumunun deneyimlerini sunuyor olsa da bu çalışmayı sadece Türkiye ve Suriyeli mülteciler ile sınırlı olarak görmek doğru olmayabilir. Çünkü bu çalışmanın çıkarımları dünyada göç alan her yer için değerli olabilecek nitelikte.

Bence her makale veya daha genel olarak, her çalışmanın arkasında bir merak yatıyor. Sizin bu çalışmanızda da böyle bir merakın olduğunu düşünerek şunu sormak istiyorum: Çalışmanızın Suriyeli mültecileri ele almasına neden olan merakın toplumsal yanı nedir?

Toplumlardaki çeşitli gruplara yönelik önyargı, dışlayıcı tutumlar ve benzeri kavramlar aslında uzun yıllardır sosyal bilimlerin pek çok alanında çalışılan en temel konulardan. Suriye’de 2011 yılında başlayan iç savaşın ardından kitlesel bir zorunlu göç yaşandı ve güncel verilere baktığımızda 5,6 milyondan fazla kişinin Suriye’den başka yerlere zorunlu olarak göçtüğünü biliyoruz. Elbette bu durum yalnızca Türkiye’yi değil, Suriye’nin diğer sınır komşularını ve AB ülkelerinin sosyo-politik hayatını da etkiledi. Fakat Türkiye’nin diğer ülkelerden en görünür farkı en yoğun Suriyeli mülteci nüfusunun Türkiye’de yaşaması.

Göç alan ülkelerin deneyimlerini ve toplumdaki yansımalarını ortaya çıkarmaya çalışan çoğu araştırmanın, işaret ettiği ortak nokta göçmenlere ve mültecilere yönelik önyargı. Bunun yanında, bugün Türkiye’de 3,6 milyonu geçen nüfusuyla Suriyeli mültecilerin toplumda dikkat çekmeye başlayan ve “dış grup” addedilen kesim olduğunu söylersek sanırım yanlış olmaz. Tarihsel olarak, Suriye’den Türkiye’ye göçün başladığı ilk yıllarda toplum nezdinde negatif algı daha azdı. Nüfus arttıkça ve “geçici misafirler” söylemi geçerliliğini yitirdikçe önyargının ortaya çıkmaya başladığını görüyoruz. Topluma yeni katılan üyelere önyargı duymaya başlandığı noktayı hem günümüzdeki hem gelecekteki sosyo-politik yaşamı daha iyi anlayabilmek adına bu önyargının nedenlerini ve sonuçlarını derinlemesine incelemek lazım. Bu anlamda biz de yakın gelecekte toplumdaki farklı gruplar arasında nasıl ilişkilerin şekilleneceği üzerine düşünmek ve özellikle Suriyeli mültecilere yönelik önyargılı tutumların ne ölçüde katı ve değiştirilemez olduğunu anlamak adına bu çalışmayı yaptık.

Türkiye’deki insanların “Suriyeli Mülteci” algısını açıklarken muğlaklık/iki anlamlılıkla karşılaştığınızı ve aynı zamanda literatürde eksiklikten bahsediyorsunuz.  Bu fark ettiğiniz muğlaklık ve eksiklikten bahsedebilir misiniz?

Medyadaki Suriyeli mülteci temsilleri incelendiğinde, pek çok çalışmanın vurguladığı ortak çıkarım medyada Suriyelilerin bir ikilemle yansıtıldığı. Örneğin, gazetelerden veri toplanarak yapılan içerik analizleri, Suriyeli mültecilerin yer yer olumsuz çağrışım ve temalarla yansıtıldığına bazen de daha anlayışa ve empatiye davet eden içeriklerle ele alındığına işaret ediyor.[4] Yani medya bir yandan Suriyeli mültecileri yoksulluk ve yardım temalarında, diğer yandan ise kitleler halinde ülkeye gelmiş bir tehdit temasıyla gösteriyor. Medyanın toplumsal algı üzerindeki rolünü göz önünde bulundurduğumuzda, medyadaki bu muğlaklık veya ikilem insanların Suriyeli mültecilere yönelik algıları şekillenirken muhtemelen etkili oluyor. Bizim varsayımımız, özellikle Suriyeli mültecilerle günlük hayatlarında doğrudan teması olmayan insanlar halihazırda medyadaki bu ikiliğe sıklıkla maruz kaldıkları için, söz konusu gruba yönelik algı ve tutumlarının da kırılgan ve bir yönden başka bir yöne kayabilir olduğu. Yani, Suriyeli mültecileri zıt temalarla ve profillerle sunduğumuz deneysel bir çalışma yaptığımızda, katılımcıların mevcut algı ve tutumlarının değiştirilebilir olduğunu öne sürüyoruz. Fakat literatürde bu varsayımı Türkiye bağlamında araştıran çok fazla deneysel çalışmaya rastlamadık.

“Toplumun mültecilere yönelik sahip olduğu tutumları değiştirmek mümkün müdür?” çalışmanızda ilk olarak bu soru ile karşılaşılıyor. Soruyu ilk okuduğumda birçok düşünce belirdi aklımda. Tutumun etki altında değiştiğini kabul edebiliyorum fakat, bu konu mültecilere gelince neden daha farklı algılanıyor?

Aslında tutumları bir anda değiştirmek ve değiştirdiğimizi varsaydığımız haliyle sabitlediğimizi öne sürmek pek çok açıdan doğru olmaz. Tek bir zaman diliminde ve bir kereliğine bir uyaran vererek kişilerin tutumlarında büyük ve kalıcı değişimler elbette bekleyemeyiz ve bu gibi deneysel yöntemler üzerinden bunu iddia edemeyiz. Aslında bu sorulara cevap aramak için farklı araştırma yöntemleri kullanmak gerekli. Örneğin, uzun bir zaman dilimini kapsayan ve tekrarlı müdahalelerle, farklı gruplara yönelik negatif tutumları azaltmak, daha olumlu hale getirmek mümkün mü diye incelemek, değişimlerin kalıcılığı adına konuşmak için daha doğru. Fakat, elbette bu gibi çalışmalar daha fazla kaynak ve zaman gerektiriyor. Yine de bu şekilde uzun vadelere yaydığımız çalışmalar yapamadığımızda, bir anlığına biz insanların negatif tutumlarını değiştirebiliyor muyuz sorusu oldukça anlamlı. Diğer yandan da bahsettiğimiz uzun zaman aralıklarına yayılmış ve tekrarlı müdahaleler kullanabilecek çalışmalara temel bulgular sunmak açısından önemli.

Biz makalemizde kesitsel bir deney çalışması sunuyoruz. Katılımcılarımızı üç deney grubuna rastgele atadık ve Suriyeli mültecilerle ilgili farklı temalarla oluşturulmuş metinler okumanın, hiçbir ekstra bilgi almayan ve metin okumayan gruba kıyasla katılımcıların tutumlarında nasıl bir etki yarattığını anlamaya çalıştık. Bu yöntemin sınırları da bir anlığına ve yalnızca o andaki etkiyi ölçmemize izin veriyor. Yani biz aslında tutumların ne yönde ve ne ölçüde bir yönden bir başka yöne kayabileceğine dair bir kesit sunuyoruz ve gözlemlediğimiz etkilerin ve tutumlarda olumsuz ya da olumlu kaymaların kalıcı olduğu yönünde bir iddiada bulunmak mümkün değil.

Bizlerin araştırmalardaki temel amacı aslında çok büyük yanıtlar vermek değil, meselenin belki de çok az bir kısmına bir cevap üretebilmek ama yeni onlarca soru sordurabilmek. Sosyal bilimciler daha eklektik, disiplinler-arası ve birbirine konuşabilen çalışmalar yürüttükçe, umuyoruz ki her geçen gün toplumsal konulara dair bilgimiz ve farkındalığımız biraz daha gelişecek.

Çalışmanızın odağındaki tutum, Suriyeli Mültecilere yönelik önyargı. Buradaki önyargı kavramını nasıl anlamalıyız? Literatür bize ne sunuyor bu konuda?

Önyargı kavramı literatürde hem en çok çalışılan hem de bir o kadar üzerine tartışmaların devam ettiği konulardan biri. Biz kapsayıcı bir tanım benimseyerek Brown’un (2010) önyargı tanımı üzerinden çalışmamızı yaptık. Brown’a göre önyargı, bir grubun üyelerine karşı, doğrudan veya dolaylı olarak olumsuzluk veya antipati ima eden herhangi bir tutum, duygu veya davranış.[5] Dolayısıyla, önyargı bir duygu, tutum veya davranış olabilir ve bunlar üzerinden çalışılabilir.

Örneğin, literatürdeki önde gelen isimlerden olan Allport, önyargıyı daha çok bir duygu olarak ele alıyor ve önyargının nasıl doğduğunu, insanın genellemeler yapma eğilimindeki bilişsel yapısı üzerinden açıklıyor. Allport’a (1955) göre, zihnimizin bilgi işleme kapasitesi sınırlı olduğundan çoğunlukla genellemeler yapmaya meyilliyiz.[6] Önyargılar da bir grubun üyeleriyle ilgili doğrudan tecrübemiz olmamasına rağmen, onlar hakkında edindiğimiz bilgi ya da izlenimlerimizi yanlış, hatalı ve inatçı genellemeler haline getirmemizle oluşuyor.

Önyargının, tehdit algısı (tehdit uyandıran durum) ve empati arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz?

Tehdit algısı, literatürde önyargı kavramını en iyi açıklayan faktörlerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Göçün, göçmenlerin ve mültecilerin toplum tarafından ekonomiye ve kültürel ögelere karşı tehdit olarak algılanması ile bu gibi grupların üyelerine yönelik önyargı duyulması, tutum ve davranışların negatif yönde olması arasında doğrudan bağlantı gösteren pek çok çalışma var.[7] Bu çalışmaların bir kısmı, deneysel yöntemlerden faydalanarak, tehdit algısı ve önyargı arasında nedensel bir ilişki olduğu bulgusunu sunuyor. Az sayıda çalışma ise bu ilişkinin döngüsel olma ihtimaline dikkat çekiyor. Yani halihazırda bireyler zaten önyargı sahibiyse, bu durum onları, göçmen ve mültecileri tehdit gibi algılamaya daha açık hale getiriyor olabilir. Fakat Türkiye’deki ‘mülteci algısı’ bağlamında baktığımızda, bu önyargının tehdit algısı doğurma ihtimali bize 2010’lu yılların erken dönemleri için çok olası gelmiyor. Örneğin, Sığınmacılar ve Göçmenlerle Dayanışma Derneğinin 2011 yılında yayınladığı rapora göre, katılımcıların büyük çoğunluğu mülteci ve sığınmacılar hakkında net bir olumlu veya olumsuz algı belirtmemişler.[8] Katılımcıların yüzde yetmişten fazlası söz konusu gruplara yönelik algıları sorulduğunda kendilerini kararsız olarak nitelendirmiş. Dolayısıyla, Türkiye’de aslında Suriyeli mültecilerin günlük hayatta ve medya kanalları aracılığıyla daha görünür hale gelmesiyle toplumsal algının şekillendiğini düşünüyoruz. Bu da toplumda zamanla oluşan ve yerleşen bir tehdit algısının neticesinde, Suriyeli mültecilere yönelik önyargının ortaya çıktığı hipotezine daha yakın bir noktaya getiriyor bizi.

Dolayısıyla tehdit algısı önyargıyı açıklamada önemli bir paya sahip. Fakat önyargıyı açıklayan, önyargıya sebep olan etmenleri tespit etmek ve açıklamak yeterli mi? Empatinin bu denklemdeki rolünü araştırmaya bizi yönlendiren temel soru bu aslında. “Toplumlarda farklı gruplara yönelik giderek yaygınlaşan ve yerleşen önyargıyı nasıl azaltabiliriz?” merakına dair pek çok farklı ülkede yapılan çalışmaların verdiği ortak yanıt empati kavramı. Önceki çalışmaların bulguları, empatinin önyargıyı azaltmada ve kırmadaki anlamlı etkisine işaret ediyor.[9] Empati kavramı da yine farklı açılardan çalışılabilen karmaşık bir kavram aslında. Genel olarak bir izlenim vermek gerekirse, kişinin kendisini bir başkasının yerine koyarak, onun duygu ve deneyimlerini anlayabilmesi ve paylaşabilmesi diyebiliriz. Kimi bireylerin empati yapabilme becerisi başkalarından daha fazla olabilir; bu şekilde ele alındığında, empati kavramı bireysel bir özellik olur; yani bir bakıma kişinin mizacı diyebiliriz. Öte yandan, empati kişinin karşılaştığı belli durumlara ve koşullara göre tepkisel olabilir. Empati kavramı bu farklı iki yanıyla da önyargıyı azaltabilecek bir etmendir. Literatürde yapılmış çalışmalar ışında değerlendirdiğimizde, empati yapabilme becerisi daha yüksek insanların, pek çok farklı gruba yönelik önyargı seviyelerinin genel olarak daha az olmasını bekleriz. Benzer şekilde, bireyler empati uyandıran bir durumla karşılaştıklarında, önyargılarında azalma gözlemlemeyi bekleriz.

Tehdit algısı ve empati kavramlarının yanına, otoriter kişiliği önyargıyı etkileyebilecek bir faktör olarak sunuyorsunuz. Peki, nedir bu otoriter kişilik?

Otoriter kişilik kavramı da önyargı literatüründe oldukça köklü kavramlardan biri. Otoriterlik meselesi erken dönem çalışmalardan günümüze kadar epey değişime uğradı.

Otoriterlik kavramının pek çok ilk çalışması Nazizm’in yükselişini anlamaya çalışan sosyolog ve psikologlar tarafından yapıldı. Örneğin kavramın ele alındığı ilk çalışanlardan biri ünlü psikanalist Erich Fromm’un 1941’de yayınladığı Özgürlükten Kaçış kitabı.[10] Fromm bu çalışmasında, otoriterlik kavramının kuramsal temellerini psikanalitik yaklaşımı ve Marksizmi benimseyerek atıyor ve Nazizme verilen desteğin altında yatan psikososyal kökenleri araştırıyor. Dikkat çektiği en önemli unsur aslında otoriterliğin yükselişinden öte otoriteye körü körüne boyun eğme; yani itaatkarlık.

Fromm ile benzer şekilde, Nazizmin arkasındaki toplumsal desteği anlama merakıyla yola çıkan Adorno ve arkadaşları, 1950’de kapsamlı bir çalışma yapıyor. Otoriter kişilik kavramını aynı isimli kitaplarında, Adorno ve arkadaşları demokrasi karşıtlığı veya faşistlik olarak belirttikleri nitelikleri kişilik özelliği olarak kavramsallaştırıyor.[11] Bu kişilik yapısını niceliksel olarak değerlendirebilmek için de bir ölçek geliştiriyorlar. Fakat, Adorno ve arkadaşlarının ardından bu konuyu çalışanlar, Otoriter Kişilik kavramını hem kuramsal açıdan hem de geliştirilen ölçeğin psikometrik zayıflıkları açısından epey eleştiriyor. Kanadalı akademisyen Altemeyer, Adorno ve arkadaşlarının geliştirdiği kavramın ve ölçümünün eksiklerini gidermek ve hatalarını telafi etmek amacıyla 1981’de Sağ-Kanat Yetkecilik (Otoriterlik) kavramını ele aldığı kitabını yayımlıyor.[12] Altemeyer’e göre otoriter kişilik, toplumsal normlara ve geleneklere yüksek düzeyde bağlılığı ifade eden “gelenekçilik”, toplumca meşru görülen otoriteler tarafından sapkın veya dış grup olarak addedilmiş kimselere yönelik genel bir “otoriter agresiflik” ve bu otoritelere yüksek düzeyde bir “itaatkarlığın” kesişimi.[13] Altemeyer, otoriter kişiliğin sosyal öğrenme süreçleriyle ve özellikle ergenlik çağında geliştiğine inanıyor. Bu açıdan psikanalitik yaklaşımı benimseyen Adorno ve arkadaşlarından tümüyle ayrılıyor. Ayrıca, Adorno ve arkadaşları bu anti-demokratik kişilik yapısının yalnızca sağ ideolojideki insanlarda olacağını savunuyorken, Altemeyer otoriter kişiliğin sol kanatta da gelişebileceğini öne sürüyor.

Fakat günümüzde, Altemeyer’in de farklı açılardan eleştirildiğini görüyoruz. Günümüzde en dikkat çeken ayrım, otoriterliğin bir kişilik yapısı olmadığı vurgusu. Günümüz akademisyenleri otoriterliği bir eğilim veya önyatkınlık olarak kavramsallaştırıyor ve meseleyi iki kutuplu bir değerler düzleminden ele alıyor. Bu iki kutuptan biri kolektif düzen, güvenlik ve istikrarı kurmak ve korumak diğeri ise bireyin özerkliği. Günümüzde otoriterlik, sosyal uyum, güvenlik ve kolektif düzeni muhafaza etme değerlerinin ve güdülerinin, bireyin kendi kendini yönetebilme yetisi, yani otonomisi, üzerine ağır basması olarak da ele alıyorlar.[14]

Otoriterliğin, tehdit algısı ve önyargı ile ilişkisi üzerine de pek çok çalışma var. Örneğin, bu kesişim noktalarını inceleyen Duckitt, otoriterliğin arkasında yatan genel bir dünya görüşü olduğunu vurguluyor.[15] Kısaca Duckitt’e göre, otoriter eğilimlere sahip bireylerin dünyaya bakış açısını besleyen şey, dış dünyanın oldukça tehlikeli ve tehditlerle dolu bir yer olduğuna dair genel bir inanç. Bu şekilde dünyayı tehlikeli ve öngörülemez tehditlerle dolu bir yer olarak imgeleyen bireyler, mevcut kolektif düzeni, emniyeti ve istikrarı sürdürmeye ve muhafaza etmeye yönelik değerlere ve güdülere daha çok sahipler. Otoriterlik kavramı da bu değerler ve güdülerin dışa vurumu olarak karşımıza çıkıyor.

Güncel literatürde otoriterliğin bir kişilik yapısı olmadığına dair pek çok kuramsal gerekçe ve ampirik bulgu var. Dolayısıyla, otoriterliği bir yatkınlık olarak değerlendirebiliriz. Bu kavramsal farklılığı kabul etmekle birlikte, Altemeyer’in işaret ettiği üç tutum kümesi kesişiminin (otoriter agresiflik, otoriteye yüksek düzeyde boyun eğme ve gelenekçilik) bu yatkınlığı anlamadaki rolü hala önemli.

Çalışmanızda Suriyeli mültecilere yönelik önyargının nasıl değişebileceğini göstermek için deney anketi yaptınız. Bu deney anketinde 120 üniversite öğrencisine empati kurduran ve tehdit algısı oluşturan (veya tehdit uyandıran durum) metinler ile önyargı değişikliğini düzeylerini ölçmeye çalıştınız. Peki bu çalışma bize ne cevap veriyor, empati kurmak ve tehdit algılamak önyargıyı nasıl etkiliyor?

Çalışmamızın az önce bahsettiğimiz literatürdeki bulgular ışığında temellendirilmiş iki hipotezi mevcut. İlk olarak, Suriyeli mültecilere dair empati uyandıran mesajlarla oluşturduğumuz metni okuyan katılımcılarımızın önyargı seviyelerinin düşmesini bekliyorduk. Bulgulara baktığımızda bu beklentimizle uyumlu bir sonuç gördük. Yani, empati çağrışımları yapan manipülasyon metni okuyan katılımcı grubunun, hiç metin okumayan katılımcılara oranla, önyargı seviyelerinin anlamlı şekilde daha düşük olduğunu gözlemledik.

Diğer beklentimiz ise Suriyeli mültecileri ekonomik ve kültürel açıdan tehdit gibi yansıtan manipülasyon metnini okuyan katılımcıların, Suriyelilere yönelik önyargı seviyelerinin, hiç metin okumayanlara kıyasla daha yüksek olması yönündeydi. Bulgularımız da bu beklentimizle paralel oldu. Diğer bir deyişle, Suriyelileri ekonomik ve kültürel açılardan tehdit uyandıracak şekilde tasvir eden bir metin okunduğunda, katılımcıların önyargı seviyeleri hiç metin okumayanlardan anlamlı şekilde farklılaştı.

Peki Otoriter kişilik bu dinamikler arasında nasıl bir ilişki sunuyor?

Otoriterliğe ilişkin iki temel beklentimiz vardı. Bunlardan biri literatürde sıklıkla işaret edilen, otoriterlik ve önyargı arasındaki pozitif ilişki. Bizim de ilk beklentimiz, kişilerin otoriter eğilimleri ne kadar fazlaysa, önyargı sevilerinin de bir o kadar yüksek olmasıydı. Fakat, bulgularımız bu şekilde değil. Yani, otoriterliğin tek başına önyargı seviyesi ile anlamlı bir ilişkisinin olmadığını gözlemledik.

Ama bu otoriterliğin konuyla bir ilgisi olmadığı anlamına gelmiyor. Aksine en dikkat çeken sonuçlarımızdan biri, farklı seviyelerdeki otoriter eğilimlerle tehdit vurgusu yapan bir uyarana maruz kalıp kalmama arasındaki etkileşimin önemi oldu.

Literatürün bir bölümü, tehdit algısıyla, yüksek seviyelerdeki otoriter eğilimlerin karşılıklı pozitif bir etkileşime girerek, önyargı seviyesini daha da arttırdığını vurguluyor. Bir diğer deyişle, kişiler bir şekilde tehdit uyaranına maruz kaldığında, otoriterlik seviyeleri ne kadar fazlaysa, bu tehditten de o kadar etkileniyor ve dolayısıyla dış gruplara yönelik önyargıları da daha fazla oluyor. Bu durumda, otoriter eğilimleri daha yüksek olan bireylerin, daha düşük olanlara kıyasla, tehdit uyaranından daha fazla etkileneceği ve bir başka gruba yönelik daha fazla önyargı besleyeceği beklenebilir.

Biz bu genel kanıdan ayrılarak, Hetherington ve Suhay’ın 2011 yılında gerçekleştirdikleri ve literatürde bahsedilen etkileşimin tam tersini savunan çalışmalarını temel aldık. Hetherington ve Suhay ortada bir tehdit uyaranı olduğunda daha az otoriter eğilimlere sahip insanların bundan daha çok etkileneceğini savunuyor. Çünkü daha otoriter insanlar, dünyayı kavrayışları gereği, zaten pek çok sosyo-politik konu hakkında daha fazla tehdit algılamaya eğilimli. Oysa, daha az otoriter bireylerin karşılaştıkları sosyo-politik konuları, kendiliğinden tehdit olarak algılamak gibi bir yatkınlıkları yok. Dolayısıyla, gerçekten tehdit uyandırabilecek bir durumla karşılaştıklarında, bu onlar için bir nevi daha şiddetli bir etki yaratıyor. Her şeyi tehdit gibi algılamadıkları için, kendileri için veya kendilerini ait hissettikleri grup için ciddi bir tehdit algıladıklarında, daha yoğun bir tepki gösteriyorlar.

Bunu tıpkı dolu ve boş bir depo metaforu gibi düşünebiliriz. Otoriter eğilimleri fazla olan bireylerin tehdit algılama depoları zaten dolu; halihazırda çoğu şeyi sanki birer tehditmiş gibi algılayarak bu depoyu doldurmuşlar. Yeni tehdit uyaranları ortaya çıktıkça, tehdit algılama depolarında artık ciddi artışlar olamayacak. Halbuki otoriter eğilimleri daha az olan bireyler, ciddi bir toplumsal tehditle karşılaştıklarında tehdit algılarındaki artış daha şiddetli olacak, çünkü depoları boş. Yani daha düşük otoriter eğilimleri olan bireylerin tehdide karşı daha hassas ve tehditten daha çok etkilenmesi oldukça muhtemel.

Suriyeli mültecilerin toplumda görünür olması, otoriter eğilimleri daha yüksek olan bireyler için halihazırda ve kendiliğinden bir tehdit uyaranıydı. Onlar zaten kendi kültürel değerleri, toplumsal normları ya da ekonomik kaynakları açısından Suriyelileri genellikle ve devamlılıkla tehdit olarak algılıyordu. Bu nedenle bize göre, yüksek otoriter eğilimleri olan katılımcılar arasından bir grup, bizim yarattığımız tehdit uyandıran metni okuduğunda ve diğer grup böyle bir metin okumadığında, önyargı seviyeleri açısından birbirlerinden ayrışmayacaklardı. Bunun aksine, daha az otoriter eğilimleri olan katılımcılar arasından tehdit uyandıran metni okuyan grubun, hiç metin okumayan gruba kıyasla, tehditten daha fazla etkileneceğini ve dolayısıyla önyargı seviyelerinin diğerlerinden daha yüksek olacağını düşündük.

Sonuçlarımız da bu beklentilerimiz ile tutarlı çıktı. Yüksek otoriter eğilimlere sahip katılımcılarımızın bir bölümü tehdit uyandıran metni okuduğunda ve diğer bölümü okumadığında önyargı seviyeleri açısından bir fark gözlemlemedik. Yani diyebiliriz ki, daha fazla otoriter eğilimleri olanlar, önlerine herhangi bir tehdit uyaranı konsun konmasın, Suriyeli mültecilere yönelik benzer önyargı seviyelerine sahipler.

Fakat, daha düşük otoriter eğilimleri olanların, Suriyeli mültecilerin bir tehdit gibi yansıtıldığı metni okuyup okumamaları önyargılarını etkiliyor. Otoriter eğilimleri düşük insanlar, bu metni okuduğunda, okumayanlara kıyasla daha yüksek bir önyargı gösteriyor.

Soruyu çalışmanızın bulgularının odağından çıkarıp şu soruyu sormak istiyorum: Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkiye medyasının da Suriyeli mültecilere yönelik söylemleri birçok açıdan eleştirildi. Örneğin, Hrant Dink Vakfının Medyada Nefret Söyleminin İzlenmesi Projesinin 2019 yılı raporlamasına bakarsak Suriyeliler en çok nefret söyleminin hedefi olan ikinci grup olarak yer alıyor. Şu an bu nefret söylemlerinin önyargıyı doğrudan etkilediğine dair bir kanıt göstermem zor olsa bir ilişki kurmamız aldatmaca olmaz diye düşünüyorum. Sizce mültecilere veya herhangi bir dış-grup için oluşturulan dilin tehdit algısı oluşturmaması ve empatiyi temel alması neden önemli?

Medya ve sosyal medya kanallarının insanların üzerinde büyük etkisi var. Özellikle herhangi bir dış grup üyesi ile doğrudan iletişimleri, tanışıklıkları, arkadaşlıkları yoksa; insanların söz konusu dış gruplar hakkında bilgi edindiği ve izlenim sahibi olduğu kaynaklar medya veya sosyal medya oluyor. Aslında böylelikle, bu gruplarla dolaylı bir etkileşime giriyorlar ve çeşitli kanılara -ve belki de genellemelere- varıyorlar.

Allport’un dikkat çektiği gibi, önyargılarımızın oluşumunda rol oynayan bilişsel özelliklerimizi hesaba kattığımızda, edindiğimiz doğrudan veya dolaylı her bilgi her izlenim bizleri bu gruplar hakkında çeşitli genellemeler yapmaya itiyor. Eğer bilgi ve izlenim edindiğimiz kaynaklar tehdit uyandıran temalarla oluşturuluyorsa ya da nefret söyleminden besleniyorsa, algılarımızın ve kanılarımızın şekillenmesinde bu olumsuzlukların payı önemli oluyor. Dolayısıyla, bu gibi konularda, toplumda yaşayan azınlık grupların üyeleri hakkında yanlış kanılardan doğan hatalı genellemeler yapabiliyoruz. Böylece, toplumsal olarak çeşitli gruplara negatif sıfatlar yüklüyoruz veya bu gibi grupları yaftalıyoruz. Suriyeliler örneğini ele aldığımızda, medyada ve sosyal medyada onlarca yanlış habere rastlıyoruz. Sanki Suriyeli mülteciler Türkiye’de pek çok imtiyaza sahip gibi bir algı doğuyor. Örneğin, Suriyelilerin devletten maaş aldığı, istedikleri herhangi bir üniversiteye sınavsız girme hakları olduğu, fatura ödemedikleri gibi pek çok yanlış bilgi dolaşıyor sosyal medya kanallarında. Bu gibi hatalı bilgiler, insanların Suriyeli mültecileri ekonomik ve toplumsal alanlarda kendilerine ve topluma yönelik bir tehdit gibi algılamalarına sebep oluyor. Dolayısıyla da bu gibi gruplara karşı önyargı ve genel olarak olumsuz tutum ve davranışlar doğuyor.

Tehdit temalarından ve nefret söyleminden beslenmek, toplumları zaman içinde gruplar arasında toplumsal uyumun olmadığı, kutuplaşmanın arttığı, huzurlu ilişkilerin kurulamadığı, ciddi problemlerin ve anlaşmazlıkların yaşandığı bir yapıya sürükleyebilir. Oysa, medyada kullanılan dil tehdit ögelerinden, yanlış bilgilerden, olumsuz temalardan arındırıldığında, kamuoyu da daha olumlu yönde ve uyum temelinde şekillenecektir. Bunu bir adım daha öteye taşırsak, yani medya farklı toplumsal gruplar için empatiye davet eden daha olumlu içerikler ve söylemler benimserse, toplumdaki farklı grupların karşılıklı mutabakata dayalı ve uyum içinde yaşaması için önemli bir katkı sağlayacağını söyleyebiliriz.

*Duygu Merve Uysal,  Koç Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü, Doktora Öğrencisi

** Aylin Aydın-Çakır, Yeditepe Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü, Dr. Öğretim Üyesi

Fotoğraf: Julie Ricard

Aylin Aydın-Çakır ve Duygu Merve Uysal’ın diğer çalışmaları:

Aydin-Cakir, A., & Uysal, D. M. (2020). Explaining de jure Judicial Independence: Evidence from Two MENA Countries. In V. Ipek & E. Ilter-Akarcay (Eds.) To Democratize or Not? Trials and Tribunals in the Postcolonial World (pp. 81-105). Cambridge Scholars Publishing.

Aydin-Cakir, A. (2020). Siyaset Bilimi Perspektifinden Yargı Bağımsızlığı: Bir Kuramsal Model  Önerisi. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 75(3), 973-995. DOI: 10.33630/ausbf.590823

Uysal, D. M. (2019). Prejudice towards Syrian refugees in Turkey from a multilevel approach: The effects of empathy and threat in particular contexts (Yayımlanmamış yüksek lisans tezi). Yeditepe Üniversitesi, İstanbul, Türkiye.

Gül Arıkan Akdağ & Aylin Aydin-Cakir (2019) “Uluslararası Antlaşmaların Analizi Üzerinden Adalet ve Kalkınma Partisi Döneminde Türkiye’nin Değişen Ortadoğu Politikası” International Journal of Political Science & Urban Studies Vol.7 Issue.1, 148-167.   

Aydin-Cakir, A. (2018). The impact of judicial preferences and political context on Constitutional Court decisions: Evidence from Turkey. International Journal of Constitutional Law, 16(4), 1101–1120, https://doi.org/10.1093/icon/moy087

Aylin Aydin-Cakir & Gul Arikan Akdag. (2017). “An Empirical Analysis of the Change in Turkish Foreign Policy under the AKP Government”, Turkish Studies, Vol.18, Issue 2, 334-357.

Aydın-Çakır, A. & Şekercioğlu, E. (2016). Public confidence in the judiciary: the interaction between political awareness and level of democracy, Democratization, 23(4), 634-656, DOI: 10.1080/13510347.2014.1000874

Aydın-Cakir, A. (2014). Judicialization of Politics by Elected Politicians: The Theory of Strategic Litigation. Political Research Quarterly, 67(3), 489–503. https://doi.org/10.1177/1065912914533997

Aydın, A. (2013), Judicial Independence across Democratic Regimes. Law & Society Review, 47, 105-134. DOI:10.1111/lasr.12003

Aydın, A., & Cenker, C. I. (2012). Public confidence in government: empirical implications from a developing democracy. International Political Science Review, 33(2), 230–250. https://doi.org/10.1177/0192512111417027


[1] Serra Güvengez et al., “Medyada Nefret Söylemi Ve Ayrımcı Söylem 2019 Raporu” September 1, 2020, https://hrantdink.org/tr/asulis/yayinlar/72-medyada-nefret-soylemi-raporlari/2665-medyada-nefret-soylemi-ve-ayrimci-soylem-2019-raporu.

[2] Raportörlüğünü Funda Tekin’in yaptığı “Medyada Suriyeli Mültecilere Yönelik Ayrımcılık: Yanlış Bilgilendirme ve Çarpıtma” rapora bakabilirsiniz daha ayrıntılı bilgi için. Serra Güvengez et al., “Medyada Nefret Söylemi Ve Ayrımcı Söylem 2019 Raporu,” September 1, 2020, https://hrantdink.org/tr/asulis/yayinlar/72-medyada-nefret-soylemi-raporlari/2665-medyada-nefret-soylemi-ve-ayrimci-soylem-2019-raporu.

[3] Duygu Merve Uysal ve Aylin Aydın-Çakır (2020) “An Experimental Study on the Variation of the Attitudes towards the Syrian Refugees in Turkey” Marmara Üniversitesi Siyasal Bilimler Dergisi, Cilt. 8 Sayı 2, 274-296. 

Makaleye erişim için:https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/995069

[4] Efe, İ. (2015). Türk basınında Surıyelı sığınmacılar. Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı -SETA. http://file.setav.org/Files/Pdf/201.512.25180911_turk-basininda-suriyeli-siginmacilar-pdf.pdf

Erdoğan, M. M. (2014). Türkiye’deki Suriyeliler: Toplumsal Kabul ve Uyum. https://fs.hacettepe.edu.tr/hugo/dosyalar/TurkiyedekiSuriyeliler-Syrians%20in%20Turkey-Rapor-TR-EN-19022015.pdf

Dimitrova, D. V., Ozdora-Aksak, E., & Connolly-Ahern, C. (2018). On the Border of the Syrian Refugee Crisis: Views from Two Different Cultural Perspectives. American Behavioral Scientist, 62(4), 532– 546.

Doğanay, Ü., & Çoban Keneş, H. (2016). Yazılı Basında Suriyeli ‘Mülteciler’: Ayrımcı Söylemlerin Rasyonel ve Duygusal Gerekçelerinin İnşası. Mülkiye Dergisi, 40(1), 143–184.

Göktuna-Yaylacı, F., & Karakus, M. (2015). Perceptions and newspaper coverage of Syrian refugees in Turkey. Migration Letters, 12(3), 238.

[5] Brown, R. (2010). Prejudice Its Social Psychology. Oxford: Willey Blackwell.

[6] Allport G. W. (1955). The Nature of Prejudice. Cambridge: MA: Perseus Books.

[7] Stephan, Walter G., Oscar Ybarra, and Guy Bachman. “Prejudice toward immigrants 1.” Journal of Applied Social Psychology 29, no. 11 (1999): 2221-2237.

Stephan, W. G., & Stephan, C. W. (2000). An integrated threat theory of prejudice. In S. Oskamp (Ed.), “The Claremont Symposium on Applied Social Psychology” Reducing prejudice and discrimination (pp. 23- 45). Mahwah, NJ, US: Lawrence Erlbaum Associates Publishers.

Stephan, W. G., & Renfro, C. L. (2002). The role of threats in intergroup relations. In D. Mackie & E. R. Smith (Eds.),

From prejudice to intergroup emotions (pp. 191 208). New York: Psychology Press.

[8] ASAM – Association for Solidarity with Asylum Seekers and Migrants. (2011). Askıdaki Yaşamlar ve Algıdaki Yaşamlar Projesi Araştırma Raporu. Ankara: Atik Matbaacılık. Retreived From http://sgdd.org.tr/wp-content/uploads/2016/11/Askidaki_Yasamlar_Algidaki_Yasamlar.pdf

[9] Bäckström, M., & Björklund, F. (2007). Structural Modeling of Generalized Prejudice. Journal of Individual Differences, 28(1), 10–17.

Dovidio, J. F., Johnson, J. D., Gaertner, S. L., Pearson, A. R., Saguy, T., & Ashburn-Nardo, L. (2010). Empathy and intergroup relations. In M. Mikulincer & P. R. Shaver (Eds.), Prosocial Motives, Emotions, and Behavior: The Better Angels of Our Nature, (p. 393–408).

Finlay, K. A., & Stephan, W. G. (2000). Improving intergroup relations: The effects of empathy on racial attitudes. Journal of Applied Social Psychology, 30(8), 1720–1737.

[10] Fromm, E. (2017). Özgürlükten Kaçış. (Çev. Ş. Yeğin). Ankara: Say Yayınları. (Orijinal yayın tarihi, 1941).

[11] Adorno, T. W., Frenkel-Brunswik, E., Levinson, D. J., Sanford, R. N. (1950). The Authoritarian Personality. New York: Harper and Row.

[12] Altemeyer, B. (1981). Right-Wing Authoritarianism. Winnipeg: University of Manitoba Press.

[13]Altemeyer, Robert A., and Bob Altemeyer. The authoritarian specter. Harvard University Press, 1996.

[14] Feldman, Stanley. “Enforcing social conformity: A theory of authoritarianism.” Political psychology 24, no. 1 (2003): 41-74.

[15] Duckitt, J. (2001). A dual-process cognitive-motivational theory of ideology and prejudice. In M. P. Zanna (Eds.), Advances in experimental social psychology, 33, (p. 41–113).
Duckitt, J., & Sibley, C. G. (2010). Personality, ideology, prejudice, and politics: A dual- process motivational model. Journal of Personality, 78(6), 1861–1894.