Geçtiğimiz yüzyılın politik kazanımları LGBTİ+ aktivizmi sayesinde olsa da son zamanlarda bazı trans aktivist gruplar, bu aktivizmi LGB’yi dışlayarak, tamamen “Queer ideoloji” ve translık üzerinden kişisel çıkarları için kullanmaya niyetleniyorlar ve bu da benim gibi kendileriyle aynı şekilde düşünmeyen LGBTİ+ bireyleri oldukça yalnızlaştırıyor.

Tüm dünyada sosyal medya üzerinden hırçın bir şekilde yürütülen trans aktivizmi, artık çığırından çıktı ve en çok bize zarar veriyor, yani LGBTİ+ öznelerine. Bir grup insan, aramızdaki “en duyarlı’’ olma rolüne soyunmuş durumda fakat, ilginçtir ki bunu kırıp dökerek yapıyorlar. Çoğunlukla “Sosyal Adalet Savaşçısı” diye tabir edilen bu sözde aktivist grup önüne gelen her şeye ve herkese “fobi(k)” etiketini yapıştırıyor ve yeri geldiğinde insanları psikolojik veya fiziksel şiddetle hem tehdit ediyor hem de bu şiddete maruz bırakıyor. Hatta birçok örnekte, ifade özgürlüğünü kullanan pek çok insanı işinden veya okulundan attırmak gibi ancak çarpık iktidarların başvuracağı yöntemleri izliyor ve bu aksiyonları “ezilmiş” bir grup olma adı altında meşrulaştırıyor. Doğrusunu söylemek gerekirse, son iki aydır ömrümde görmediğim kadar fobik kelimesiyle karşılaştım. Benim kimliğimin aktivizmini yapan insanlar giderek radikalleşiyor ve bu durum beni çok rahatsız ediyor. Her sosyal harekette ve aktivizmde elbette radikal insanlar bulunur ancak artık LGBTİ+ söylemlerinin “normu” radikal söylemler haline geldi. Bu durum ise bizi hiç de iyi etkilemiyor.

Batı’dan söylem ithal etmek Türkiye’deki aktivistlerde ne yazık ki çok yaygın ve bu durumdan LGBTİ+ aktivizmi de mustarip. Elbette hak talepleri kültürlere göre değil, temel insan haklarına göre şekillenmeli fakat, referans alınan ülkelerdeki LGBTİ+ bireylerin sorunları bizim ülkemizdekilerden bir hayli farklı. Doğal olarak onların dertlerini ve söylemlerini buraya taşımak, trafik kazası geçirmiş bir insanın dişinin de çürük olduğunu konuşmaya benziyor. Türkiye’de LGBTİ+ bireyler henüz temel haklara bile sahip değil. Çoğu varoluş savaşı verirken sosyal medyadaki sözde LGBTİ+ dernekleri ve aktivistleri, bu komünitenin bir parçası olan insanların gerçek sorunlarını konuşmak yerine, o esnada hangi tartışma daha popülerse ona odaklanıyor ve bu sırada da önüne gelen herkesi fobik ilan ediyor. Sürekli bizim haklarımızı savunduğu iddiası altında, aktivist dediğimiz insanların gösteriş ve güç peşinde koşmasını izliyoruz. Bu sözüm ona “aktivistlik”lerinden kazandıkları ufak çaplı şöhretle yine aynı çevrede kariyer basamaklarını birer birer tırmanırken bir yandan da fonlardan nemalanmayı ihmal etmiyorlar. STK’lar artık bizim gibi özneler için değil, bu gösteri dünyasına kendilerini çokça kaptıran “aktör aktivistler” için önem taşıyor.

Tüm bu olanlar neticesinde, ben eşcinsel bir birey olarak LGBTİ+ komünitesinin artık beni temsil ettiğini düşünmüyorum. Öyle bir aktivizm düşünün ki, ben eşcinsel birinin tedavisinin reddedildiğine dair çıkan haberlerle ilgili tweet atarak doktora ve hastaneye tepki gösterdiğimde, bana onlarla birebir uyuşmayan fikirlerimi yazdığım tweet’lerim gösterilip “Senin buna laf etmeye hakkın yok!” deniliyor. Benimle aynı cinsel yönelimi/kimliği paylaşan kişinin dezavantajlı durumuna tepki gösterdiğimde benim susmam gerektiğini söyleyenler, bir grup aktivistten ziyade bir tarikatı andırıyor.

Bu “aktivist tarikat” ise temellerini “woke” olmaktan alıyor. Aynı diğer dini tarikatların kendilerinden olmayanları kafir ilan edişi ve nesnel bilimsel olguları reddedişi gibi, kendilerinden olmayan herkesi fobik ilan ederek bilimsel gerçeklerin artık var olmadığını söylüyor ya da kendilerine göre revize edilmiş halini savunuyorlar. Bu ortamda da sadece en “duyarlı” marjinaller aradan sıyrılıp tepeye varıyor ve böylece zaten yerleşmiş olan bir stereotipi (LGBTİ+ bireylerinin hepsinin renkli saçlı, solcu, vegan, kırılgan ve saldırgan olması) beslemeye devam ediyor. Hepimizin birbirinden farklı olduğunu; hayatın her alanında birbirinden farklı düşünen ve yaşayan bir sürü LGBTİ+ bireyi olduğunu gösterip bu durumu normalleştirmek yerine, eşcinselliği daha da marjinalize edip dilediklerince politikleştirmeye ve bundan fayda sağlamaya devam ediyorlar. Bu yaşanan temsil sıkıntısını, bir filmde eşcinsel karakter aşırı feminen, modacı, sekse düşkün ve dedikoducu olsa “her eşcinsel böyle değil!” diye eleştirecek kişiler, her aktivistin fabrikadan çıkmışcasına aynı olduğu ve LGBTİ+ bireylerini böyle temsil ettiği durumda eleştirmiyor hatta neredeyse bunu talep ediyorlar. Bir gün bizim ötekiliğimiz biterse ellerinin boş kalacağından korkan aktör aktivistler, bu marjinal kimliği bize yamamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Bununla birlikte, dünya onların ideolojilerinin etrafında dönüyormuş gibi insanların konuşmalarından tutun da seks partnerlerine kadar yaşayışlarının her alanını kendi ideallerine göre düzenledikleri bir yaşayış inşa etmek istiyorlar.

Eşcinsel bireylere, sırf ameliyat olmamış trans bireyler öyle istediği için, karşı cinsiyetin cinsel organını sevebileceklerini (hatta bazen sevmeleri gerektiğini) söyleyecek kadar ileri gidebiliyorlar. Neredeyse onarım terapisinde (conversion therapy[1]) kullanılabilecek laflar etmekten çekinmiyor hatta bazen belli bir cinsel organa duyulan ilgiden doğan cinsel yönelimi “Genital organ fetişizmi” diyerek aşağılayıp ötekileştiriyorlar. Bu şekilde LGBTİ+ hareketini, insanların arzularını kontrol edemeyeceğini ve arzularımızın doğal olduğunu söyleyen konumundan, insanların arzularını kontrol etmeye çalışan konuma taşımış oluyorlar. XY kromozomuna sahip bir trans kadının biyolojik dişi olmadığı herkesin malumu iken sanki böyle bir gerçeklik yokmuş gibi kelimelerin anlamını değiştiriyor, materyal gerçekliği savunanları adeta topluca ‘gaslighting’e[2] maruz bırakıyorlar. Trans bir kadına aynı zamanda biyolojik dişi de dersek o zaman onun trans kimliğini reddetmiş olmuyor muyuz? Trans kelimesi biyolojik cinsiyetiyle toplumsal cinsiyeti uyuşmayan bir insanı tanımlamak için kullanılırken cinsiyet kimliğinden utanç duymayan ve bununla “onur” duyan trans bir birey neden kendi biyolojik cinsiyetini olduğundan farklı kabul ettirmeye çalışır anlaması güç. Zaten ben onlar gibi içselleştirilmiş (internalized) transfobisi olan trans bir bireyin yaşadığı iç karmaşaları anlayabileceğimden de emin değilim. Umarım en yakın zamanda bu öznefretten kurtulup, zaten biyolojik cinsiyetleriyle toplumsal cinsiyetlerinin farklı olmasının onlara bu trans kimliğini verdiğini anlayabilirler.

Elbette aktivizm demek o an sadece tek bir soruna odaklanıp onu çözelim demek değil. Ancak, Türkiye’deki aktivistler gerçek hiçbir soruna odaklanmıyor ve tüm “aktivistlikleri” sosyal medyada radikal söylemlerde bulunup insanlarla kavga etmekle sınırlı kalıyor. Eylül Cansın’ın ölümüne sebep olan trans mafyasından kimse söz etmiyor ancak “Trans birini arzulamamak transfobiktir” gibi cümleler dilden dile dolaşıyor. Sosyal medyada, non-binary bireylerin -Türkçe gibi cinsiyetsiz bir dilde herhangi bir karşılığı olmayan- zamirlerinin konuşulduğunun yarısı kadar trans bireylerin eşit eğitim imkanlarına sahip olmadığı konuşulmuyor. Türkiye’de LGBTİ+ bireylere karşı olumlu yaklaşım artıyorsa bunun sebebi aktivistler değil globalleşmedir. Hatta aktivistler bu agresif, dışlayıcı ve marjinalleştirmeye yönelik tutumlarıyla LGBTİ+ bireyi olmayı insani bir özellik olmaktan tamamen çıkarıp bunu politik bir kimliğe dönüştürüyor ve LGBTİ+ hareketine köstek oluyor bile denebilir.

Bu radikal söylemlerin olduğu bir düzlemde, eğer siz LGBTİ+ bireylerin eşit haklara sahip olması gerektiğini savunursanız ama pozitif ayrımcılık isteklerine katılmazsanız veya bazen trans bir kişi söylediğiniz bir şeyden alındığını söylerse fobik ya da TERF (trans dışlayıcı radikal feminist) ilan edilmeniz kaçınılmaz bir hal alıyor. Tam tersine, kendileriyle aynı şekilde düşünmeyen trans bir bireye ise defalarca hakaret edip onu bile “transfobik” ilan edebiliyorlar. Bu şekilde de “fobi(k)” kelimesi gittikçe anlamını yitirip normalleşiyor ve insanlar artık fobik oldukları söylendiğinde herhangi bir sıkıntı yokmuş gibi hissediyor çünkü her gün bu kelimenin nasıl da içinin boşaltıldığına defalarca şahit oluyorlar.

Bizim yeni bir aktivizme ihtiyacımız var. Temellerini insanların incinen duygularından ve başvurabilecekleri maddi fonlardan değil; bilimden ve hukuktan alan, kişilerin özgürlüklerine müdahale etmeyen, aksine ifade özgürlüğünü destekleyen… Bahsi geçen aktivistlerin, bu davranışlarının bedelinin bizler için ne kadar ağır olacağını düşündüğünü veya umursadığını sanmıyorum. Öyle olsa kafalarını kumdan çıkarıp yaptıklarıyla yüzleşirlerdi. Ancak, amacı insanların hayatını daha iyi hale getirmek değil de maddi çıkar ve ün olan kimseler için, bu tip radikalleşme ve kaos ortamları zarardan çok fayda sağladığından, bu durumun devam etmesi için ellerinden geleni yapacaklardır. Benim yaşayışım ve kimliğim bu kimselerin oyuncağı ya da kariyerizm patikalarını döşerken kullanabilecekleri bir taştan ibaret değil. Ben ve benim gibi düşünen tüm LGBTİ+ bireylerinin bu duruma sessiz kalmayıp kimliğimize sahip çıkmamız gerektiğini düşünüyorum.

Fotoğraf: Cecilie Johnsen


[1] Eşcinselliğin hastalık olarak görüldüğü zamanlarda eşcinsel bireylerin mide bulandırma, elektroşok terapisi gibi yöntemlerle karşı cinsiyete de zorla ilgi duymasının sağlanmaya çalışıldığı “tedavi”.

[2] Kişiye kendi gerçekliğini sorgulatan bir tür psikolojik manipülasyon yöntemi.