*Bu röportajın ilk kısmına buradan ulaşabilirsiniz.

Türkiye’deki polis şiddetinin nedenleri nedir?

Şimdiye kadarki yanıtlarımda buna dair kimi ipuçları verdiğimi düşünüyorum. Ama belki burada altını çizmek gereken bir konu var. Devletin toplumsal sorunların çözümünde başat olarak cezalandırma ve hapsetme politikalarını izlediği şeklinde özetlenebilecek neoliberal polislik ideolojisinin, Türkiye’de polisin ve polislik politikalarının dönüşümünde de temel alındığı mevcut literatürde yaygınca rastlayabileceğiniz temel ve bence de doğru bir kabuldür. Bununla birlikte, kimi başka unsurların da artık tartışmaya katılması gerektiği kanaatindeyim. Ben, dinselleşmenin ve yerelleşmenin, Soğuk Savaş sonrası dönemin bu iki önemli gelişmesinin Türkiye’deki polis şiddetini anlamak açısından son derece önemli olduğunu düşünüyorum.

Özetlemek gerekirse, dinselleşme devletin zor aygıtlarının “insani güvenlik” ideali etrafında örülmesi projesiyle yakından ilintili bir gelişmedir. Bu ideal, insan hakları siyasetinden farklı olarak insanı siyasi bir varlık olarak değil, “aç, üşüyen ve korku duyan” bir varlık olarak resmeder. Hal böyle olunca da insanı korumak, siyasal değil ahlaki bir vazife olarak kodlanır ve bu da post-seküler diyebileceğimiz her türden düşünceye devlet stratejisi inşasında daha fazla alan açar. Yerelleşme, dinselleşmeden farklı olarak, “insani güvenlik” süreçlerinde korunması gereken insanın dönüştürülmeye çalışılmaması, olduğu gibi kabul edilmesi ve kişinin yaşadığı yerelin ve geleneksel bağların bağlamından koparılmaması fikriyle yakından ilintilidir. Bunun sonucunda, polislik stratejilerine “yerelin hassasiyeti” de denilen bir doğrunun eşlik ettiğini görüyoruz. Bu yerel olan her neyse, onun kutsanmasına, yerele rengini veren eşitsizliklerin göz ardı edilmesine, yerelde egemen olanların egemenliklerini sürdürmelerine yarayan bir gelişmedir.

Polis şiddetini anlamak için, devletin bu türden “insani güvenlik” politikalarını da anlamak ve bunları, yani fiziksel şiddet ve zor uygulamalarıyla şefkati birbirlerine zıt değil, tamamlayıcı politikalar olarak görmek gerekiyor. Söz konusu “şefkat” politikalarının Türkiye’de polis özelindeki tarihini 2000’li yılların başlarına kadar geri götürmek mümkün. Hatta, 1990’lı yılların sonlarında da bu tür girişimler bulunuyor. Benzeri gelişmeleri Mısır özelinde inceleyen araştırmacı Paul Amar, bu yeni devletlere “insani güvenlik devleti” ismini vermektedir.[1]

Literatür Türkiye’deki polis şiddetine hangi yaklaşımları sunuyor?

Sadece Türkiye’deki değil dünyadaki polis ve devlet şiddetinin nedenleri konusunda düşünmek için mevcut yaklaşımlar arasında kaba bir sınıflandırmaya gidilebilir. Sosyal bilimler felsefesinde, yöntemsel bireyci [methodological individualist] olarak adlandırılan yaklaşımların, polis şiddetini açıklamak için tekil polis davranışlarına odaklandığı görülmektedir. Bu yaklaşımlar açısından, birey polisin yeterince iyi bir mesleki eğitim almamış olması, kimi cereyanların tesisinde kalması, yolsuzluk pratiklerine bulaşması asli odak noktasını oluşturur. Ayrıca polis şiddetini de orantılı ve orantısız olarak ikiye ayırma yoluna gidilir. Orantısız şiddetin bir tavır, davranış ve hatta öfke yönetimi problemi olduğu düşünülür. Özetle polis şiddeti psikolojikleştirilir.

Yöntemsel olarak daha bütüncül bir bakışla hareket eden yaklaşımlar içinde de tekrar kimi ayrımlar gözetmek faydalı olacaktır. Zira her birinin polis şiddetini farklı bir düzlemde sorunsallaştırdığını görmek mümkün.

Post-yapısalcı olarak bilinen ve aslen egemenin ya da egemen olanın tabiiyet ilişkisini hangi yöntem ve tekniklerle kurduğuna odaklanan yaklaşımlar için polis şiddetinin olgusal düzlemde ne türden somut etkide bulunduğunu ortaya çıkarmak başat amaçtır. Şiddeti açıklamada, söz konusu etki ve aslen şiddete maruz kalan öznenin deneyimi merkeze konulur. Bu deneyimin doğasının, polis şiddetinin genel işlev ve mantığını anlamada asli unsur olduğu kabul edilir.

Frankfurt ekolü olarak da bilinen Eleştirel Kuramda köklerini bulan eleştirel perspektiften bakıldığında ise polis şiddeti, genellikle “olağan” ve “olağanüstü” yönetim biçimleri ayrımı üzerinden incelenir. Buna göre, polis şiddeti bu her iki yönetim biçimi altında farklı özellikler sergiler. “Olağan” dönemlerde toplumsal rıza inşasının koruyucu gölgesi altında eyleyen polis şiddeti, “olağanüstü” dönemlerde hukukun üstünlüğü ilkesinin askıya alınmasının ve güçler ayrılığının ilgasının bir ifadesidir.

Bir de polis şiddetini, “egemen-tabi olan” ve “olağan-olağanüstü” ikiliklerinin ötesinde toplumsal mücadelelerin genel bağlamı içerisinde, toplumsal krizlerin ve sosyal panik anlarının hem veciz bir ifadesi hem de krizleri zapt etme biçimi olarak okuyan neo-Marksist yaklaşımlardan bahsetmek mümkün. Bu yaptığım sınıflandırmanın oldukça kaba olduğunu söylemeliyim.  Bu üç düzlemde de tartışma yürütmeye çalışan ve eklektik olmayı tercih eden birçok çalışma da bulunmaktadır.

Ben bahsettiğim bu üçlü sınıflandırmadaki yaklaşımların aslında tartışma odak ve soyutlama düzlemi açısından eşlenik olmadığını düşünüyorum. Olgusal düzlemde post-yapısalcı literatür önemli bir zenginlik sunar. Polis şiddetinin farklı biçim ve tezahürlerini detaylı tasvirlerle sergiler.  Eleştirel Kuram esinli yaklaşımlarda, tarihsel ve politik bağlam analizi derinlemesine yapılır ve aktüel politik düzlemin polis şiddetine yol açan düzen içi ya da düzen dışı çatışmaları resmedilir.  Neo-Marksist olarak adlandırdığım yaklaşımlarda ise, polis şiddetinin açıklanmasında bir üst düzey soyutlama alanına geçilir. Kapitalist devletlerin, bizzat kapitalist olmalarından kaynaklı taşıdıkları yapısal ve tarihsel genel eğilimlere, temel paradoks ve çelişkilere yer açılır. Bu açıdan, bu düzlemde aslen bir köken analizi yapıldığını söylemek mümkün.

Ben her bir düzlemin (olgular, nedenler ve kökenler) kıymetli olduğunu düşünüyorum. Ancak bu düzlemleri bilince çıkarmak kaydıyla. Zira bir düzlemi mutlaklaştırmanın, örneğin sadece gözlemlenebilir olanın yani olguların bilinebileceğini söylemenin ve dolayısıyla tüm analizi polis şiddeti bağlamındaki olgular ve deneyimler düzlemine hapsetmenin yöntemsel olarak yanlış olduğu kanaatindeyim. Yine olağan ve olağanüstü ikiliğinin anlattığı kadar anlatmadıkları da olabileceğini düşünmek gerekiyor. Bazen bu türden ikilikler, örneğin polis şiddetinin anlık nedenlerine gerçek anlamda ışık tutsalar da söz konusu şiddetin yapısal, tarihsel ve ideolojik kökenlerini görünmez de kılabiliyorlar.

Literatür 2000’ler hatta Avrupa Birliği ile ilişkiler yoğunlaştıkça Türkiye polislik hakkında reform yapmaya başladığını öne sürüyor, fakat polis şiddeti ve daha fazlası hala gözler önünde. Reformlar başarısız mı oldu?

Aksine oldukça başarılı olduklarını düşünüyorum. Biraz müstehzi oldu farkındayım. Ancak izin verirseniz derdimi şöyle anlatayım. Polis reformu dönemi olarak adlandırdığımız süreç, aslında daha 90’lı yılların ortalarından itibaren (bunu 1980’lerin başına da götürmek mümkün) Türkiye’deki kimi siyasi, toplumsal ve askeri odakların devlet şiddetinin kamu düzeninin sağlanmasında yaygın olarak kullanılmasını bir devlet başarısızlığı olarak okuması sonucunda kurgulamaya başladığı bir yeniden yapılanma sürecidir. Bu yeniden yapılanma sürecinin yürütücü figürleri, 28 Şubat askeri müdahalesinde askerle gerilim yaşayan polis şeflerinin tarafını tutan, fakat aynı zamanda polisin toplum içindeki “yolsuz ve gaddar” görüntüsünden de rahatsız olan büyük oranda yurtdışı yüksek eğitimli ve Gülen cemaati ile bağlantılı genç bir polis kadrosudur. Bu polis kadrosunun asıl amacı, devletin eriyen meşruiyetini onarmaktır. Bunun için, Türkiye’deki askeri vesayet rejimi olarak adlandırdıkları rejimi değiştirmeyi birincil hedef haline getirmişlerdir. Kurulacak yeni rejimin toplumsal temeline de Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye’de siyasi alandan dışlandığını iddia ettikleri “mütedeyyin mülk sahibi erkek”i yerleştirmeyi hedeflemişlerdir.

Bu siyasi programın ve bağlantılı yeni devlet projesinin Türkiye’ye özgün olduğunu söylemekse oldukça zor. Hem söz konusu reformcu polis kadrolarının inşasında hem de 2000’li yılların başında küresel yönetişim alanında yaygın kabul gören liberal devlet inşası doktrininde belirleyici olan iki temel ideolojik yönerge vardır. Bu son dönem devlet-inşası doktrinini belirleyen ilk unsur eski rejim karşıtı/devletçi olmayan bir popülizm programını sahiplenmektir. İkinci bir unsur da yeni devletin üzerinde yeniden kurulacağı bir yerelleşme ya da yerele yerleşme hedefidir. Çok kısa bir örnek vereyim, Türkiye’de polis reformu sürecinde polisin sivil toplumun gözetimine açılması için tasarlanan tüm şeffaflık ve yerel katılım projelerinde, asli paydaşlar küçük esnaf, yereldeki devlet bürokrasisi ve işveren dernekleri bileşenleri olmuştur. Bu süreçte, ayrımcılığa uğrayan farklı toplumsal kimliklerin yerelleşme projesinde yer almasına bu odaklar tarafından gösterilen direnç herkes tarafından kabul edilmiş, özetle “yerelin iradesi” bu yönde denilip işin içerisinden çıkılmıştır.

Dolayısıyla, ben polis reformu denilen sürecin hem uluslararası hem de ulusal yürütücüleri tarafından benimsenen hedefleri özelinde aslen “başarılı” olduğunu düşünüyorum.

Yakın zamanda yayımlanacak ‘Police Reform in Turkey: Human Security, Gender and State Violence Under Erdogan’ kitabınızda AKP dönemini inceliyorsunuz. Bu dönemi diğer dönemlerden ayıran özellikler nelerdir? Daha farklı formüle edersem AKP dönemi polis ve polis şiddeti diğer dönemlerden nasıl ayrışıyor?

Aslında kitapta AKP dönemi denilen sürecin içerisindeki bir kırılma üzerine yeniden düşünme çabası var. Bu nedenle, AKP öncesi dönemle bir mukayeseden ziyade, AKP dönemindeki polislik politikalarının devamlılığını sergilemeye gayret ediyorum söz konusu kitapta. Otoriter dönüşüm olarak anılan dönüşümün fazla verili kabul edildiği kanaatindeyim. Daha da önemlisi, böyle bir dönüşümü olanaklı kılacak tüm altyapının “demokratikleşme” dönemi ya da “reformist” evre olarak anılan dönemde kurulduğunu iddia ediyorum. Bunu göstermek için de polisin özellikle toplumsal cinsiyet temelli polislik politikaları inşası sürecinde nasıl bir mantık ya da polislik felsefesi geliştirdiğini ve izlediğini tartışıyorum. 

Ancak sorunuz önemli. İki nedenle. Birincisi, bugün bile polis şiddeti ile belirlenen her tartışma “90’lara geri döndük” şeklinde ifade ediliyor. Belli ki toplumsal hafızanın inşasında “90’ların” çok önemli bir rolü var. Bunun üzerinde mutlaka durmak gerekiyor. Yani söz konusu hafızanın bize polis şiddetinde “yeni olanı” hedef alan bir muhalif ilerici siyaset inşasında ne denli yardımcı olacağından emin değilim. İkincisi de bizzat kuramsal sonuçları olduğu için. Zira, polis şiddetine bir “çıktı” mı olarak yaklaşmalıyız sorusu kendisini dayatıyor. Şöyle ifade edeyim, polis şiddetini anlamak için şiddetten yani “aşağıdakilerin yaşadığı şiddet deneyiminden” yola çıkacak olursak, bırakın Türkiye Cumhuriyeti tarihini kapitalizmin eşitsiz gelişmiş bir dünya sistemi haline geliş süreci ile eşlenik bir uzun süreçte müthiş bir devamlılık, aynılık, yineleme ve tekrar görürüz. Nihayetinde farklı türden toplumsal hiyerarşilerin ve eşitsizliklerin çatışmalı bütünlüğüne dayalı toplumlarda devlet ve dolayısıyla polis şiddetinin aynı sonuçları üretmesinde şaşırtıcı bir yan bulmak çok zor. Tam da bu nedenle “yeni” olan ne sorusu kıymetlidir. Yani, polis şiddetinde yeni olan ne?

Bana kalırsa, Türkiye tarihi bağlamında bakacak olursak polis şiddetinde yeni olan şey, devletin yaslandığı modern siyasal zeminde yaşanan köklü dönüşümdür. Yani, şu türden bir analojiyle anlatmaya çalışayım. Eşitsizliğe dayalı toplum ve bu toplumun taşıdığı yapısal şiddet eğilimleri eğer en altta yatan dünya-tarihsel hakikatimiz ise, bu eğilimlerin hangi türden tarihsel ve mekânsal bir çerçeveyle koşullanacağı ve hatta bu koşullanmanın ne türden “olaylarla” kendini sergileyeceği bu hakikatin somutlaştığı iki farklı düzlemdir. AKP döneminde olan, işte bu ikinci aşamanın yani yapısal şiddet eğilimini dolayımlayan normatif çerçevenin, modern burjuva devletin ortadan kalkmasıdır. Kendi kitabımda da kullandığım ve sadece kolaylaştırıcı olduğunu düşündüğüm bir analoji ile derdimi anlatayım: AKP öncesinde polis şiddetini hayata geçiren bir Leviathan ise, AKP döneminde bu bir Centaur’dur.

Fransız sosyolog Loic Wacquant’ın Küresel Kuzey’de polislik politikalarının neoliberal dönüşümünü anlamlandırmak için çizdiği bir ayrımdır bu.[2]  Wacquant bu ayrımı çok derinleştirmez. Ancak benim yaptığım okumaya göre, post-modern devleti kuran temel norm, tikelliklerin karşısında evrensel olanı temsil etme ve her bir bireyi kendi bünyesinde eritme iddiası değildir. Aksine post-modern devlet her bir bireye, aslen her bir toplumsal gruba, oldukça farklılaşmış mizaçlarla yaklaşır. Post-modern Centaur (Tr. Sentor, mitolojide insan başlı at) devlet kimi kesimlere “liberal” yüzünü gösterirken, kimilerinin payına “otoriter” uygulamalar düşer. Kimi toplumsal kesimler ve en özelinde de alt sınıflar at-adamın ayakları altında ezilirken, üst sınıflar onun “insani çehresiyle” muhataptır. Türkiye’de bugün bu türden bir farklılaşmış, çok yüzlü, çok stratejili, oldukça esnekleşmiş bir devlet yapısı olduğunu düşünüyorum. Ancak Wacquant’ın hikayesindekinden farklı olarak, Türkiye’de devletin hangi kesimle ne türden bir ilişki kuracağını belirleyen yegâne şey toplumsal hiyerarşideki sınıfsal konum değil.  Bir dizi farklı unsur, başta toplumsal cinsiyet ayrımları ve “ırk” önemli dolayımlar. Bunların da tümüyle kesişen bir diğer önemli faktör siyasal aidiyetler.

Özetlemek gerekirse, Türkiye’de eğer devlet bir zamanlar bir Leviathan olma ülküsünde ise, AKP döneminde kurulmaya çalışılan devletin idealinde kesinlikle bir Centaur yatıyor. Dikkat ederseniz ikisi de baskıcıdır, ikisi de polis şiddetine başvurur. Bununla birlikte yükseldikleri siyasal zemin ve imgelem büsbütün farklılaşmıştır.

Türkiye’deki polis şiddetine ve sistemdeki falsolara ‘democratic policing’ bir cevap üretir mi?

“Demokratik polislik” kavramı ile çok barışık olduğumu söyleyemeyeceğim. Kavramın hem göz ardı edilmemesi gereken oldukça politik bir tarihi hem de imlediği özgün bir toplumsal ve siyasal ilişkiler ideali var. Ne bu tarih unutulmalı ne de söz konusu ideal koşulsuz şartsız kabul edilmeli. Kavramın tarihini, Soğuk Savaş sonrası dönemde Berlin Duvarı’nın yıkılışı ve özellikle Sovyetler Birliği’nin çözülüşüyle başlatmakta sakınca görmüyorum. Bu süreçte, özellikle sosyalist coğrafyadaki devletlerin dönüştürülmesi, bu coğrafyalarda serbest piyasa rejiminin inşası projesi bağlamında, polis kurumuna özgün bir yer tarif edildiğini görüyoruz. Liberal dünya düzeni taraftarları için, polis kurumunun değişmesi bir yandan “totaliter rejimlerin” çözülmesini imlerken bir diğer taraftan da bizzat polis kurumuna özgün bir misyon yükleniyordu. Bu düşünceye göre, polis kurumları değişirken değiştirecek, “eski muhafızların” hükümranlığını sona erdirecek ve sosyalist coğrafyadaki rejim değişikliğinin asli yürütücüsü olacaktı. Bu dönemde, liberalizmin bir zamanlar “gerekli şer” olarak nitelendirdiği polisin “değişim şampiyonu” olarak övgüye mazhar bırakıldığını görüyoruz.

Bu bakış açısına göre, “totaliter” rejimlerin dönüşümünün en büyük göstereni halkla iç içe geçmiş bir polislikti ve daha da önemlisi, polisin hal ve tavırlarında köklü bir yenilenmeye gidilmesiydi. Öte yandan bu değişimi gerçekleştirecek olanın da yine polis kurumunun içerisinden çıkacak figürler olduğuna inanılıyor ve bu nedenle Polis Akademilerine özel bir önem atfediliyordu. Süreçte, “demokrasi” kelimesine iki anlam yüklenmişti. Birincisi, yeni polisin devletçi olmaması. İkincisi de polisin halkçı olması. Birincisi ile amaçlanan, komünist rejimlerin de ötesinde, devrim düşüncesini ve devrimci dönüşüm yoluyla devletlerin kamucu bir mülkiyet rejimine geri dönüşünü olanaksız hale getirmekti. İkincisi ile amaçlanan, Soğuk Savaşla birlikte misyon ve pozisyon kaybı yaşayan askeri zümrenin ve askerin siyasal hayatta taşıdığı rolün sivil halk lehine perçinlenmesi, söz konusu kurumların tasfiye edilmesiydi. Asker-sivil geriliminde polis “sivil” tarafına el çabukluğuyla yerleştiriliyordu ve polise tam da bu atanmış “sivil” rolü nedeniyle baştan büyük bir meşruiyet atfediliyordu. Demokratik polislik bu açıdan Soğuk Savaş sonrası uygulamaya sokulan bir devlet inşası ideolojisidir ve tam da bu nedenle bu kavramın kendi tarihselliği dışında kullanılmasına mesafe ile yaklaşılması gerektiğini düşünüyorum. Kaldı ki şunu da söylemeliyim, “demokratik polislik”, demokratik olmaktan ziyade popülist polisliktir ve geldiğimiz evrede, söz konusu ideolojinin uygulamaya konulduğu tüm ülkelerde popülist otoriter ya da post-faşizan rejimlerin türemesi büsbütün bir tesadüf değildir.

Peki demokratik polisliğe alternatif yollar ne olabilir? Daha farklı nasıl ‘iyileştirilebilir’?

Daha farklı yollara yanıt olarak, baştan ayağı yapısal şiddete yaslanan polis ve ceza sisteminin ilgasını isteyen “abolisyonist” akımın “reformcu olmayan reformlar” [3]  perspektifinin benimsenebilir olduğu düşüncesindeyim. Ancak buna da bir şerh koyarak.

“Reformcu olmayan reformlar”, toplumsal sorunlara kapatma/hapsetme ve cezalandırma aracılığıyla çözüm bulma şeklinin ve buna yaslanan kurumsallığın ortadan tamamıyla kaldırılmasını hedefler. Bu hedefe yönelirken atılabilecek kimi ilerici adımları sıralar. Bunların başında örneğin ABD’de halen uygulamada olan idam cezasının kaldırılması, F tipi hücre sisteminin ilgası, işçi mahkumların aşırı sömürüsünün önüne geçilmesi, siyasi mahpusluğun ortadan kaldırılması vb. bir dizi talep bulunmaktadır.

Bu taleplerin hayat geçirilmesinin aslında başlı başına sistemsel bir dönüşüm gerektirdiğinden, “reformist” olma yani yerleşik düzene yeniden meşruiyet kazandıran bir kaldıraca dönüşme tehlikesini de bertaraf edeceği düşünülmektedir. Ben de bu türden kimi talep ve mücadele başlıklarının geliştirilmesinin önemli olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de halihazırda bu türden öneri ve mücadele başlıkları da var aslında. Örneğin feminist hareketin İstanbul Sözleşmesi bağlamında dile getirdiği kimi taleplerin reformist olmak bir yana dursun oldukça radikal olduğunu düşünüyorum. Örneğin, ev içi erkek şiddeti mağduru tüm kadınlara ücretsiz barınma hakkının verilmesinin istenmesi ve kamu otoritesinin burada sığınak inşa etmenin ötesinde ücretsiz barınma hakkının temel bir insan hakkı olduğunu kabul etmesi gereğinin dile getirilmesi oldukça radikaldir. Yine şiddet faillerinin yalnızca hapsedilmesinin değil aynı zamanda kamu gücü tarafından sağaltımının yani topluma geri kazandırılmasının da gözetilmesinin gerektiğinin altının çizilmesi bana kalırsa oldukça önemli bir taleptir.

Bununla birlikte, bu taleplerin genelde dipnotlarda kalması gerçeğiyle de karşı karşıyayız. Maalesef adalet sisteminin yarattığı toplumsal yabancılaşma, herkesi daha fazla cezalandırma, hapsetme ve kolluk faaliyeti talep etmeye itmektedir. Tam da bu noktada, marjlara itilen radikal önermelerin merkezileştirilmesi ve kamuoyuna mal edilmesi gerektiği kanaatindeyim. Yani, sermayenin tahakkümünü “ırksallaştırılmış” ve cinsiyetlendirilmiş bir şiddet üzerinden yeniden üreten polisliğin ilgasını talep etmekten ve bunu anlatmak için toplumsal sorunların çözümü konusunda yeni ve reformist olmayan normatif kriterler geliştirmekten vazgeçmemeliyiz. Bunun radikalleşme ve ütopyalar hakkındaki genel burun kıvırıcı kanının aksine en gerçekçi çözüm olduğunu düşünüyorum.

Fotoğraf: ev


Funda Hülagü Kimdir?

Funda Hülagü, Marburg Philipps Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümünde misafir öğretim üyeliği yapmaktadır. Uzun yıllar kapitalist devlet kuramı, güvenliğin özelleştirilmesi politikaları, güvenlik sektörü reformu, polisin yeniden yapılandırılması ve polis şiddeti başlıklarında çalışmalar yürüten Hülagü’nün güncel araştırma alanları arasında toplumsal yeniden üretim krizi, kadın cinayetleri, maddeci-feminist devlet kuramı ve Ortadoğu’daki toplumsal cinsiyet politikaları ile anti-feminist hareketlerin karşılaştırmalı analizi bulunmaktadır.

[1] Amar’ın tartışması için bkz. Amar, P. (2011). Turning the gendered politics of the security state inside out? Charging the police with sexual harassment in Egypt. International Feminist Journal of Politics, 13(3), 299-328.

[2] Söz konusu analoji için bkz. Wacquant, L. (2010). Crafting the neoliberal state Workfare, prisonfare and social insecurity. Sociological Forum, 8(3), 5-23.

[3] Bkz: Felber, G. (2020). “The Struggle to Abolish the Police Is Not New”. Boston Review. URL adresi: http://bostonreview.net/race/garrett-felber-struggle-abolish-police-not-new. Son erişim tarihi: 13 Şubat 2021.