Libya birçok farklı ülkenin birçok farklı hesapla oyun alanına dönmüş durumda. Bir tarafta BM tarafından tanınan Ulusal Mutabakat Hükümeti ve Serrac (Sarraj), diğer tarafta yine BM tarafından tanınan Temsilciler Meclisi ve onun meşru güç olarak desteklediği Hafter’in Libya Ulusal Ordu’su. Tüm bu karmaşa içinde Libya, Türkiye için iç siyaset malzemesi olarak da boy göstermekte. Bu pazar röportajında Arın Demir, gazeteci Fehim Taştekin ile Türkiye’nin Libya’daki pozisyonunu ve Libya’nın geleceğini konuştu.

Türkiye’deki iç siyasi dinamikler, Libya’daki hamleleri ne düzeyde etkiliyor?

Birkaç yıldır Türk iç politikasıyla dış politikası birbirine geçmiş durumda. Dış politika iç politikaya adeta yakıt olarak kullanılıyor. Bu sadece Libya’da değil, Suriye’de de kendisini bariz şekilde gösteriyor. Elbette belli ölçüde müttefiklerle eşgüdümlü, belli ölçülerde kendine özgü, bazen de Suriye’de olduğu gibi hasımlarıyla zoraki işbirliğine dayalı dış politika başlıkları bulunuyor. Ancak iç politika ve dış politikanın birbirini etkileyen ve besleyen alanlara dönüştüğünü görüyoruz. Öncelikle, Libya meselesine sadece Kasım 2019’da imzalanan deniz yetki alanlarını sınırlayan anlaşma çerçevesinde bakmamak gerekiyor. Türkiye’nin Libya politikası Doğu Akdeniz’deki jeopolitik gerilim süreciyle de başlamadı. Meseleyi biraz daha geniş almamız lazım. 2011 öncesine baktığımızda, Türkiye Libya’da müteahhitlik projeleri başta olmak üzere hatırı sayılır bir ekonomik ilişkiye sahipti. Türkiye bölgedeki yatırımlarını koruma amacıyla, NATO’nun Libya müdahalesine son anda ortak oldu fakat devamında Libya iç siyasetindeki gelişmelerle hikâye çok değişti.

Türkiye, Mısır ve Tunus örneklerinde gördüğümüz gibi Libya’da da Müslüman Kardeşler kuşağına oynayan bir politikayı benimsedi. Kaddafi devrildikten sonra Libya içinde ayrışmalar kendini gösterirken Türkiye de NATO’daki müttefiklerinden farklı olarak kendi gündemini izlemeye başladı.  Katar ve Türkiye, Müslüman Kardeşler ve müttefiklerinden yana ağırlığını koydu. 2013’ün başından itibaren de Türkiye’den silah akışının yaşandığını da görüyoruz. Bu süreçte Ortadoğu’da çapraz vekâlet savaşları da gelişti. Türkiye ve Katar pek çok yerde Müslüman Kardeşler’i desteklerken Suudi Arabistan ve BAE’nin başını çektiği blok “Siyasal İslam”a savaş açtı. Bu ayrışma Libya’ya çok daha sert yansıdı.

Karşı taraf Halife Hafter ile yol almaya başladı. Türkiye ve Katar’ın “terörist İslamcı örgütleri desteklediği” argümanını çokça kullandılar. Kendilerini seküler-laik alternatif olarak sundular. Tabii ki tablo bu kadar net olarak kategorize edilemez. Hafter de İslamcı güçlerle ittifaklar kurdu. Burada şöyle bir ayırım var: Türkiye’nin desteklediği tarafın genel karakteri siyasal İslamcılık. Müslüman Kardeşler’le özdeşleyen siyasal İslamcı alternatif Körfez ülkelerinin büyük bir bölümünde tehdit olarak algılanıyor. Bu süreçte Hafter Rusya, Fransa, Mısır, Ürdün ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerin desteğiyle ilerledi. Uluslararası desteğe ilaveten yerel düzeyde aşiretler-kabileler ve çeşitli gruplarla kurduğu ittifaklar sayesinde kısa bir süre öncesine kadar Libya’nın % 90’lık kısmını kontrol eder hale geldi. 4 Nisan 2019’da büyük bir iddiayla Trablus’a yönelik harekât başlatmıştı. Trablus’un düşmesi, Türkiye için yaptığı savaş yatırımının yok olması anlamına gelecekti. Türkiye kamuoyunda da ‘‘Biz neden bu İslamcıları destekliyoruz?’’ sorusu gündemdeydi. Bu noktada Erdoğan hem bu soruları bertaraf etmek hem de içeride milliyetçi-muhafazakâr konsolidasyonu sürdürmek için Libya meselesini Doğu Akdeniz’deki enerji kavgasıyla birleştirdi. Ulusalcı kesimlerin Doğu Akdeniz’de kullandığı argüman hükümetin politikasına dönüştü. Birden bire Türkiye’nin anlam verilemeyen Libya savaşı, ulusal bir dava haline getirildi. Gelinen noktada Libya’nın iç siyasette tüketimi yüksek bir malzemeye dönüştürüldüğünü görüyoruz.

Türkiye kamuoyundaki, Serrac hükümeti ve Hafter’i atayan Temsilciler Meclisi arasındaki meşruiyet tartışmaları hakkında neler düşünüyorsunuz? 

Bu uzun bir tartışma. Ortada Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni tanıyan bir BM Güvenlik Konseyi kararı var. Bu kararda dayanak olarak kullanılan 2015 Suheyrat Anlaşması var. Meşruiyet meselesi herkes için genel geçer bir argüman değil. Meşruiyet iddiası, iç savaş ve vekalet savaşıyla fiilen bölünmüş Libya’daki gerçeği de karşılamıyor. Evet genel bir çerçeveden baktığımız zaman BM Güvenlik Konseyi kararıyla Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin tanındığını söyleyebiliriz. Bununla birlikte BM’nin aynı kararıyla Libya’nın yasama organı olarak Hafter’i destekleyen Temsilciler Meclisi’nin de tanındığını söylemezsek mesele eksik kalır. Haliyle meşruiyet tartışmasında belirleyici olan BM kararıyla meseleyi ele aldığımız da iki tarafın da meşru olduğu teziyle karşı karşıya kalıyoruz. Eğer BM metnine sadık kalacaksak “Trablus’taki hükümet de meşrudur, yasama organı olan Temsilciler Meclisi de meşrudur” dememiz gerekiyor. Peki buraya nasıl gelindi?

Libya’da 2012’de kurucu meclis olarak Libya Genel Kongresi belirlenmişti. Görev süresinin bitiminde 2014’te parlamento için ilk genel seçimler düzenlendi. Türkiye’nin desteklediği İslamcı kanatlar azınlığa düştü. Katılımın çok az olmasını gerekçe gösterip Temsilciler Meclisi’nin Trablus’ta açılmasına izin vermediler. Liberal ve laik grupların ağırlıkta olduğu kanat Tobruk’ta Temsilciler Meclisi’ni topladı. İslamcılar ise Trablus’ta görev süresi dolmuş Milli Genel Kongre ile yollarına devam etti. Bu şekilde iki parlamento, iki hükümet ve çok sayıda orduyla ülke bölünmüş oldu. Eğer İslamcılar çoğunluğu kazanmış olsalardı seçime katılım oranını kesinlikle dert etmeyeceklerdi. Temsilciler Meclisi, Hafter’in kurduğu Libya Ulusal Ordusu’nu meşru güç olarak destekledi. Devamında Fas’ın Suheyrat kentinde Libya Siyasi Anlaşması imzalandı fakat imza atanlar imzalarını hemen çekti. Anlaşmaya göre bir yıllık görev süresiyle Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) kurulacak, Temsilciler Meclisi yasama organı olarak görev yapacak, Milli Genel Kongre de bir nevi senato gibi Devlet Yüksek Konseyi’ne dönüşecekti. Daha bu süreçler tamamlanmadan İngilizler BM Güvenlik Konseyi’nde el çabukluğu ile bir tasarı sunup peşinen Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni tanıdı. Bu karar özünde Suheyrat Anlaşması’na verilmiş bir destekti. Ancak Suheyrat Anlaşması kurulacak hükümetin Temsilciler Meclisi’nden onay almasını da şart koşuyordu. Çok ucube bir durum ortaya çıktı. Suheyrat Anlaşması yasal sürecini tamamlamadı, onaylanmadı. Hükümet yasal süreci tamamlamadı, yani Temsilciler Meclisi’nden onay almadı. Görev süresi zaten bir yıldı vs. Meşruiyet tartışması ise Türkiye’nin en büyük kozu. Ancak Rusya ve Fransa dahil karşı tarafın destekçileri de çıkıp Serrac hükümeti meşru hükümet değildir demiyor zaten. Demek istediğim meşruiyet tartışması Libya’daki sorunun çok gerisinde kalmış bir mesele. Libya bölünmüş durumda. Ülkeler kendi çıkarları için bir savaş yürütüyor. Libya’nın iç siyasetinde meşru denilen hükümeti tanımayan büyük bir kesim var. Bunların içerisinde aşiretler de bulunuyor. Libya’nın 2011 öncesi iç kavgaları da ayrışmada etkili. Kentler arasında bile ciddi sorunlar var. Türkiye kendi iç kamuoyuna Libya politikasının haklılığını anlatabilir ama aynı özgüvenle Libya halkının tamamına anlatamaz. Bugünlerde çokça Sirte ve ötesini konuşuyoruz. 2011 sonrası buralar, bugün Trablus’ta toplanmış olan güçlerin kontrolündeydi. İslamcı güçler Bingazi ve Sirte gibi yerlerde yerel aktörlerle ciddi sorunlar yaşadı. Hafter bu rahatsızlıkları avantaja dönüştürdü. Yerelde saf değiştirmeler yaşandı ve büyük savaşlar olmadan İslamcı güçler çekilmek zorunda kaldı. Hafter arayış içindeki yerel gruplar ve aşiretler-kabileler için alternatif haline geldi.

Libya halkının demokrasiden çok düzen ve bölgesel stabilizasyon talebi olduğu değerlendiriliyor. Son gelişmeler karşısında Libyalıların pozisyonunu nasıl yorumluyorsunuz?

Arap Baharı dalgasını yemiş bütün ülkelerde bu davranış kalıbını görüyoruz. Demokrasi, özgürlük, eşitlik, ekmek talebi derken bu ülkeler savaşa, iç düşmanlıklara, vekalet savaşlarına, bölgesel-uluslararası aktörlerin çıkar paylaşım savaşlarına maruz kaldılar. O yüzden artık öncelikli talebin düzen olarak yükseldiğini görüyoruz. Suriye’de mesele nasıl Esad olmaktan çıktıysa şimdi Libya’da da benzer bir durum var. Libya’da Kaddafi düştü ama sonradan gelenler Kaddafi’yi mumla arattılar. Her iki tarafta da infazlar, hırsızlıklar, yolsuzluklar, işkenceler, gözaltılar, tutuklamalar, her türlü rezalet, hukuksuzluk söz konusu. Bu suçlar Sirte veya Bingazi gibi yerlerde de işlendi. Halk öyle bir noktaya geldi ki eğitim gibi temel alanlarda pek çok şeyin devlet tarafından karşılandığı Kaddafi döneminin hayırla yad eder hale geldi. Bugün Libyalılar ‘‘Demokrasi yoktu ama hiç olmazsa bir düzen içinde yaşıyorduk’’ diyorlar. Öte yandan Hafter’in davranış kalıplarına ve geçmişine baktığımızda tek adam olmaya son derece müsait olduğunu anlıyoruz. Ama Libyalıların önemli bir kısmı bunu sorun etmedi, hatta çıkış olarak gördüler.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve UMH Başkanı Serrac arasında Türkiye’de yapılan görüşme sırasında, Rusya’nın Hafter’i desteklemesine rağmen Serrac’ın Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı’nın Rusya’da görüşmelerde olduğunu gördük. Rusya’nın bölgede izlediği dengeli diplomasiyi nasıl yorumluyorsunuz?

Genel itibarıyla Rusya, Ortadoğu ülkeleriyle kurduğu ilişkilerinde hep çift yönlü yol alır. Çatışan taraflar arasında iletişimi açık tutuyor. Deklare edilen ve edilmeyen paralel politikalar güdüyor. Libya’da da bunu tekrarlıyorlar. Rusya BMGK kararının altında imzası olan bir ülkedir. Rusya’nın eskiden gelen Trablus Hükümeti ile yaptığı enerji anlaşmalarını da unutmamak lazım. Trablus’taki güçlerin kontrolündeki alanlarda Rus şirketleri hala çalışıyor. Bu ilişki haliyle bölgede Rusya’nın esnek bir politika izlemesini zorunlu kılıyor. Ancak Rusya’nın tercihi doğu güçleri. Bu çerçevede Hafter yükselişe geçtiğinde onu destekledi ama bunu çok açık etmemeye çalıştı. Hatta inkar taktiği güttü. Wagner güçlerinin Rus devleti adına hareket etmediğini savuna geldi. Wagner başka ülkelerde de karşımıza çıkıyor. Rusya’nın bu tür ikili bir strateji izlemesinin ardındaki mantık hangi tarafın kazanacağının belirsiz olmasına dayanıyor. İki taraftan birisi net olarak kazanıncaya kadar da Rusya ikili stratejiyi devam ettirecektir.

Türkiye ve müttefikleri açısından bakarsak Hafter’e baskı yapmak için Rusya’ya ihtiyaç var. O yüzden Trablus tarafı Rusya’ya birtakım ekonomik güvenceler veriyor. Söylediğiniz gibi 4 Haziran günü Serrac Ankara’da Erdoğan’la görüşürken, Trablus’tan bazı temsilcileri de Moskova’ya gitti. Trablus tarafı, BMGK üyesi olan Rusya’yı hesaba katmamanın hata olacağını anlıyor. Rus diplomasisi Trablus hükümetini muhatap alırken askerler, özel savaş şirketi ve siyasi-askeri danışmanlar Libya Ulusal Ordusu’nu yani doğu güçlerini desteklemeye devam ediyor. Bu durum Türkiye ve Rusya’nın dolaylı olarak birbirleriyle savaştığı bir durumu ortaya çıkartıyor. Fakat karşı cepheleri destekleseler dahi hiçbir taraf Libya’da tek başına hakimiyet kuramayacağı için bir noktadan sonra koordinasyona gitmek zorunda kalıyor. Türkiye ile Rusya arasında olan da budur. Türkiye’nin müdahalesi karşısında Libya Ulusal Ordusu hızla gerilerken Rusya ile Hafter arasında da uyumsuzluğun belirgin hale geldiğini gözlemliyoruz. Destekçileri Rusya’dan ibaret olmadığı için Hafter, Moskova’nın yol haritasına pek uymadı. Mesela Hafter Ocak’ta Moskova’da ortaya çıkan mutabakat metnini imzalamadan çekip giderek Rusları açığa düşürdü. En sonunda da Hafter, Trablus etrafındaki bölgeleri kaybedince Ruslar Hafter’le bu işin yürümeyeceğini gördü. Vatiyye Üssü ve Tarhune kenti gibi kritik bölgeleri Türkiye ile koordineli bir şekilde bıraktılar. Hafter’le Wagner güçleri arasında da ciddi sorunlar yaşandı. Savaşmadan cepheleri terk etmelerinin ardında aslında bunlar yatıyor.

Son gelişmelerle beraber Hafter’in gerilemeleri ve tutumları, Akile Salih’in alternatif görülmesine neden oluyor mu?

Hafter yeniliyor diye Rusya’nın sahadan tamamen çekilmesi beklenemezdi. Devamındaki gelişmeler bize Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih’i öne çıkaran alternatif bir arayışın olduğunu gösterdi. Salih Nisan’da Trablus etrafındaki yenilgiler üzerine bir yol haritası açıkladı. Yol haritası ateşkes, müzakere, üç tarihi bölgeden üç kişiyle yeni bir başkanlık konseyi ve hükümetin kurulması gibi maddeler içeriyordu. Hafter bu açıklamaları kendisine çelme olarak yorumladı ve kendi kendini ülkenin yegane lideri ilan etti. Ruslar bundan çok rahatsız oldular. Hafter zaten kimsenin tanımadığı Suheyrat Anlaşması’nı tanımadığını açıklayarak siyaseten ciddi bir hata yaptı. Sonuçta Suheyrat Anlaşması, BM’de Temsilciler Meclisi’nin meşruiyetinin de dayanağı. Bir anlamda Hafter başına buyruk açıklamaları ile kendi ayağına kurşun sıkmış oldu. Arkasından Vatiyye Hava Üssü’nün de kaybı gibi büyük yenilgiler arka arkaya geldi.

Hafter’in gerilemesiyle bir anlamda Akile Salih’in haklılığı ortaya çıktı. Ruslar, Mısır’ın patronajlığında ateşkes açıklamasıyla Akile Salih’i sahneye çıkardılar. Burada başka bir pazarlık söz konusu. Türkiye ve Trablus tarafı “Hafter artık masada olamaz” diyor. Günün sonunda yenişememe durumu ortaya çıktı, Türkiye’nin müdahalesiyle artık Trablus ve çevresinin düşmeyeceği anlaşıldı. Rusya Ocak ayı itibarıyla Hafter ile gelişme kaydedemeyeceğini görmüştü ve yavaş yavaş farklı bir oyun oynama gereği duydu. Fakat Hafter’in geri plana itilmesi ipinin çekildiği ya da Libya Ulusal Ordusu’na desteğin kesildiği anlamına gelmiyor. Bu tür bir şey doğu güçlerinin dağılmasına neden olabilir. Rusya pazarlık gücünü yitirmek istemez. Ayrıca Ruslar da Akile Salih’in büyük bir toplum lideri olmadığını biliyor. Salih kendi aşiretini bile temsil edebilecek kapasiteye sahip değil. Buna karşın Serrac da toplumsal karşılığı olan biri değil.

Türkiye’nin UMH Lideri Serrac’ı desteklerken, Rusya başta olmak üzere birçok ülkenin Hafter ve Temsilciler Meclisi Başkan Başkanı Salih’i desteklediğini görüyoruz. Bu ayrışma, İdlib’de yaşanana benzer, Türkiye ve Rusya arasında çatışmalı alanlar riskini ortaya çıkartır mı? Bölgede Sirte’nin önemi nedir?

Türkiye ve Rusya doğrudan birbiriyle çatışmaz. Bundan kaçınacaklardır çünkü o zaman iş NATO meselesine dönüşür. Fakat vekil güçler zaten sahada savaşıyorlar. Türkiye’nin sahada askerleri, istihbaratçıları ve Suriye’den bölgeye taşıdığı milis kuvvetleri bulunuyor. Ruslar danışmanlar ve Wagner güçleriyle sahada bulunuyor. Birleşik Arap Emirlikleri’nin finanse ettiği Rus silahları sahaya akıyor. Dolaylı bir savaş mevcut ama karşılıklı bir savaş beklenmez. İki ülke de buna izin vermez fakat burada yeni nüfuz alanlarının paylaşımları meselesi ortaya çıkıyor. Türkiye için Batı’da bulunan Vatiyye Hava Üssü ve Mısrata’daki deniz üssü çok önemli. Türkiye muhtemelen buraları kullanacaktır. Zaten Mısrata ve Trablus, Türkiye’nin desteklediği grupların elinde.

Rusya, Cufra Kara Üssü’nü kullanıyor. Son gelişmelerle beraber sıra Cufra ve Sirte’ye geldiğinde Rusya fren yaptırdı. Haritada Sirte bir anlamda kırmızı çizgi olarak belirdi. Bunun nedeni Sirte’nin petrol-enerji kaynaklarının başında duran bir bölge olmasıdır. Sirte’yi kontrol eden güç Akdeniz’de stratejik önem taşıyan beş petrol ve doğalgaz ihraç noktasını da kolayca ele geçirebilir. Petrol Hilali dediğimiz bölgeden gelen 11 tane petrol boru hattı, üç tane de doğalgaz boru hattı bulunuyor. Libya’nın petrol ve doğalgaz kaynaklarının %60’nı barındıran bir bölge. Sirte bu bölgenin batısında bir karakol kenti gibi duruyor. Sirte’yi hedefe koyanlar bir sonraki hamle olarak Petrol Hilali’ni çembere alıyor.

Rusya ise Akdeniz politikası çerçevesinde Sirte’de hakimiyeti hedefliyor. Sirte’nin coğrafi konumu da bölgede kontrolü kolaylaştırıyor. Sirte’yi ele geçiren tarafın pazarlık gücü katlanıyor. Rusya ve diğer ortakları Cufra ve Sirte’de ısrar ederse, ki öyle görünüyor, Libya’nın orta yerinden nüfuz ve kontrol alanlarına bölündüğü senaryoyu konuşuyor olacağız. Fakat Rusya ve Türkiye arasında bu türden bir paylaşım düzenini masada garantilemek de kolay değil. Çünkü çok sayıda aktör Libya’ya oynuyor. Rusya’nın Libya’da yer edinmesini NATO tehdit olarak algılıyor. Bu nedenle Türk – Rus ortaklığının şekillenmesini ABD ve Avrupa kanadı istemiyor. Özellikle Fransa bunu tehlikeli buluyor. İtalya ve İngiltere Türkiye’den yana tavır sergilese de Rusya’nın Türkiye ile ortaklaşa Libya’da etki alanı yaratmasını Batı kanadından kimse istemez. Masa kurulur mu, kurulmaz mı bilemiyoruz fakat kurulursa kolay kolay Türkiye ve Rusya’nın Libya’yı bölüşmesine izin vermezler. Mısır’ın da bölgesel ağırlığını hesaba katmak lazım. Libya’ya 1200 km sınırı var. Mısır, 2013 darbesiyle etkisizleştirilmiş Müslüman Kardeşler’in kendi sınırında intikam istekleriyle palazlanmasını önlemek istiyor. Bu konuda çok hassaslar. Özetle meseleyi sadece Türk – Rus diplomasisine bırakmayacak çok fazla aktör var.

Daha önceden barış ve çözüm görüşmeleri çerçevesinde Moskova’da ve Berlin’de benzeri temaslar yapılmıştı. Sizce sürdürülebilir ateşkesin ve devamında barış ortamının sağlanması için tarafların önündeki opsiyonlar nelerdir?

Türkiye bir şekilde ABD’nin de desteğini alarak masada kendine göz ardı edilemeyecek bir pozisyon sağlamayı başardı. Ancak diğer aktörleri de diskalifiye edemedi. Eninde sonunda bir masa kurulacak ve paylaşım savaşı sürecek. Asıl üzücü olan bu masada belirleyici aktör olarak Libyalılar yok. Libyalılardan Libyalılara bir müzakere süreci ve ortamı yürütülemiyor. Libyalılar bu iradeyi ortaya koyamadılar. Uluslararası bölünmüşlük Libya’da çok çirkin bir şekilde masayı da parçalıyor. BM’nin ağırlığını koyabilmesi gerekir. Libya’ya müdahalesi olan tarafların bataklık oyununa son vermesi gerekiyor. Aksi halde Libya bölünür ve yeniden toparlanamaz. Çıkışı mümkün kılacak uluslararası siyasal ağırlık henüz ortada yok. Berlin müzakereleri sonrası başarısızlık bunu açıkça gösterdi.

ABD geçmişte bölgesel çatışmalarla ilgili ağırlığını koyarak Dayton ve Oslo gibi anlaşmaları çıkarmayı başarmıştı. Bu anlaşmalar her şeyi çözmedi ama ortada bir irade vardı. Libya’da böyle güçlü bir irade yok. Tarafları makul davranmaya itecek oyun kurucu bir aktörün olması gerekiyor. Amerikan yönetimi oyun kuruculuk özelliğini kaybetti. Libya konusunda çok tereddütlü bir seyir izledi. Fakat Rusya ortaya çıkınca, Rusya’yı bloke etmek için Libya ile yeniden ilgilenip Türkiye’ye destek ifade ettiler ancak kapsamlı bir Libya politikasından söz edilemez. Libya’yı yıkanların öncelikle Libya’yı yeniden kurmak için fedakarlıkta bulunmaları gerekiyor. Fakat fedakarlık yerine Libya’da daha büyük tavizler koparmanın savaşını veriyorlar. Libya’nın geleceği konusunda çok karamsarım.