Ortaya çıktığı ilk andan itibaren dünyayı sarsan koronavirüsün etkilerinin aşılanmaların hızlanmasıyla birlikte azaldığı gözlemleniyor; fakat, yeni varyantlar ve bazı ülkelerden gelen yeni kapanma haberleri “Koronavirüsten kurtulamayacak mıyız?” endişesine yol açıyor. Koronavirüsün önümüzdeki günlerde neler getireceğini konunun uzmanı Doç. Dr. Ömer Coşkun ile konuştuk.

İlk olarak Hindistan’da ortaya çıkan Koronavirüs’ün Delta Varyantı’nın, İngiltere’de tespit edilen Alfa varyantına göre %50 daha bulaşıcı olduğu belirtiliyor. Delta Varyantı’nın yayılımı nedeniyle çeşitli ülkeler önlemlerini sıkılaştırmaya yöneldi. Delta Varyantı dördüncü bir dalgayı beraberinde getirir mi?

Kısa yoldan cevap vermek verirsek, evet dördüncü bir dalgayı beraberinde getirebilir. Bunun temelinde bir canlı olan virüsün içgüdüsel davranışları bulunmaktadır. Virüslerin hayatta kalmak ve neslini devam ettirmek gibi bir takım içgüdüsel davranışları vardır. Sonuç olarak koronavirüsler de yayılarak kendi hayatlarını sürdürmek için başka canlılara ihtiyaç duyuyorlar. Yani bir anlamda tutunacak bir dal arıyor. İnsanların bağışıklığı olmadığı sürece, virüs yayılıma uygun ortamlarda bulaşmaya devam edecektir. Aslında, virüslerin amacı da bizi öldürmek değil, kendilerinin hayatını sürdürmektir. Dolayısıyla, biz virüsün ne kadar yayılım alanını daraltabilirsek, aynı oranda virüsün değişimini, mutasyona uğrama şansını da kısıtlamış oluyoruz. Bir örneklendirme yapalım. Virüsün en ilkel şartlarına gidelim. Virüsler ormanda, mağarada, bir hayvanın vücudunda ya da vahşi kemiricilerin bünyelerinde olabilirler. Doğal halleri ile kalabilseydi, ciddi bir yayılmaya ihtiyaç duymayacaktı. Fakat şu anda pandoranın kutusu açıldı, yayılma ve başkalaşım süreci başladı. Biz de bilim dünyası olarak bu varyantlara karşı mücadele etmek durumundayız. İlaç veriyoruz, farklı tedavi yöntemleri deniyoruz. Geldiğimiz noktada aşılar yayılımı ve mutasyonları engelleyecek en etkili yöntem olarak elimizde bulunuyor.

Turuncu ile gösterilen bölgeler WHO tarafından Delta Varyantı’nın resmi olarak bildirdiliği ülkeler

Hong Kong’da yapılan bir çalışmada Biontech aşısının Sinovac’a göre çok daha yüksek antikor ürettiği yayınlandı. Bununla beraber, Haziran’da Endonezya’da Sinovac aşısının iki dozunu da olmuş sağlık çalışanlarının Koronavirüs’e yakalandığı ve bazılarının hayatını kaybettiğine dair haberler medyaya yansıdı. Bu gelişmeler çerçevesinde yeni Delta Varyantına karşı Sinovac aşıları koruyuculuğunu etkin şekilde devam ettiriyor mu?

Hastalık global şekilde pandemi yaratacak düzeyde yayılmasının ardından insanoğlu hızla hastalığın aşısını üretmeye koyuldu. Doğal olarak bu aşılar da çok hızlı bir şekilde üretildiler. Kısa sürede bu kadar farklı aşının bulunması bile önemli bir başarıydı. Çıkan aşılar arasında inaktif Sinovac aşısının da son derece etkili olduğu görüldü. Bana göre “Sinovac aşısı etkisizdir, boşuna yapılıyor” gibi yorumların bir aslı bulunmuyor. Hatta, Delta varyantına karşı da etkili olduğuna dair çeşitli veriler bulunuyor. Bununla birlikte değişen varyantlar ve mutasyonlar sonrası belli bir seviyede koruyuculuk etkinliği azalmış olabilir. Bu noktada şuna dikkat çekmekte fayda var. Aşıların korucuyu etkinliği, aşılanan kişilerin sağlık durumlarıyla da yakından ilişkilidir. İnsanların sağlık durumu, yaşları, kronik hastalıkları da aşıların koruyuculuk düzeyini belirliyor. Zaten çıkan hiçbir aşının %100’de etkinlik garantisi yok. Bilimsel olarak aşıların etkinliklerinin düştüklerine dair çıkarım yapabilmemiz için zamana yayılmış, sağlam bilimsel çalışmalara ihtiyacımız var.

İngiltere, İskoçya, İsrail ve Kanada’da Pfizer/BioNtech, AstraZeneca ve Moderna aşılarının dozlarına göre farklı varyant türlerine karşı etkinlik düzeyleri.

Sağlık Bakanı’nın üçüncü doz aşılama ile ilgili uzmanlar arasında fikir ayrılıklarına yol açtı. Bazı uzmanlar aşı çeşidinden bağımsız üçüncü dozu önerirken, diğer uzmanlar Biontech aşısı olmuş kişilerin üçüncü doza gerek olmadığını belirtiyorlar. Siz bu bilimsel tartışmada hangi taraftasınız?

Uzmanlar arasında bu konuda görüş ayrılıkları mevcut. Aşıların kombinasyon şeklinde yapılmasında görüş ayrılıklarını toplam üç grupta sınıflayabiliriz. İlk grup, yeterli verinin bulunmadığını belirterek üçüncü doza “ihtiyaç yok” diyorlar. İkinci grup, “iki doz Sinovac aşısı olmuş kişilere bir destekleyici üçüncü doz daha Sinovac yapılmalı” diyor. Üçüncü görüş ise iki doz Sinovac aşısı yapılmış kişilere üçüncü aşıyı Biontech yapmak. Bu görüşü destekleyenler, Biontech’in mRNA yapısının yüksek koruyuculuk sağladığı ve varyantlarına karşı da daha etkili olduklarını değerlendiriyorlar. Bana kalırsa artık bu iş çorbaya dönüştü. Zaten aşı etkinliklerine ilişkin literatüre baktığımızda farklı aşıların kombinasyonlarının sonuçlarına ilişkin bilimsel veri eksikliği var. Şimdiye kadar okuduğum makaleler arasında bu konuyu irdeleyen bir araştırmaya denk gelmedim. Mesela, bana göre iki doz Sinovac olmuş kişilerde bir üçüncü doz Sinovac’a daha ihtiyaç yok. Diğer taraftan iki doz Sinovac olmuş kişilere, hiç değilse Biontech yapalım deniyor. Bu kombinasyonun etkinlik düzeyini arttırdığında ilişkin de henüz bilimsel bir veri yok.

Başka ülkelerde önceden aynı aşı çeşidiyle aşılanmış kişilerin, üçüncü dozu farklı bir aşı çeşidi ile yapılması yaygın bir uygulama mı?  

Benzer bir uygulamayı özel durumlar çerçevesinde Amerika Birleşik Devletleri’nden örnek verebiliriz. ABD’ye göçmenler geldiğinde, göçmenin ülkesinde hangi aşıyı yapıldığı veya üzerinden ne kadar süre geçtiğinin bilinmediği durumlar oluşabiliyor. Bu durumlarda FDA (Food & Drug Administration) veya DSÖ’den onay almış aşılarla göçmenler tekrardan aşılanıyor. Bir anlamda ABD, FDA veya DSÖ’den onay almamış aşılara “biz onları hiç olmamış gibi kabul edelim ya da üstüne burada mRNA aşılarından birisini yapalım” deniyor. Bu açıdan bakarsanız, böyle bir uygulama ABD’de de var diyebiliriz. Tabii bu senaryoda, FDA veya DSÖ göçmenlerin uluslararası onaylı aşıların yapılması halinde iki dozu yeterli görüyor, üçüncü doza gerek duymadıklarını belirtiliyorlar.

Aşı tedariklerinde sorun yaşamayan ülkeler, iki doz gerektiren aşılarda standart olarak araya 3 hafta koyarak aşılamalarını gerçekleştiriyorlar. Delta Varyantı’nın ortaya çıkmasıyla 3 haftadan fazla verilen aralar, ağır vakaların veya ölümlerin artması riskini beraberinde getirir mi? 

Biliyorsunuz varyantlar çıkınca yayılım aylar içinde değil haftalar hatta günler içerisinde gerçekleşiyor. Biz bunun örneklerini varyantların çıkmasıyla İsrail ve İngiltere’de yaşadık. Varyantların çıkmasının ardından toplumda enfekte sayıları hızla yukarı sayılara doğru tırmandı. Elimizde İsrail ve İngiltere örnekleri varken, bu aşamada hazırlıksız yakalanmamalıyız. İki doz arası aşılamada 5-6 hafta süreyi uzatmadan, iki veya üç haftaya indirmeliyiz. Özellikle de riskli gruplarında bağışıklığı hızlıca oluşturmamız gerekiyor.

Toplumların eski yaşantılarına dönebilmeleri için toplum bağışıklığının %65-70’e yükselmesiyle salgının kontrol edilebilir seviyelere düşmesi hedefleniyor. Sağlık Bakanlığı’nın son verilerine göre Biontech veya Sinovac aşılarından tam doz ile aşılanmış kişi sayısı toplumun %20’sine yaklaşmış. Aşılarla bağışıklık kazanmışlar ve enfekte olarak hastalığı geçirenler birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’deki güncel toplum bağışıklığının yüzde kaçlarda olduğunu öngörüyorsunuz?

Bu durumu anlamak için HIV örneğine bakabiliriz. Örnek veriyorum, Türkiye toplumunda resmi olarak 10 bin HIV pozitif varsa, biz onu en az 100 bindir diye hesaplarız.  İlk başta COVID-19 geçirenler hakkında o kadar yanlış veri girişi oldu ki (kasıtlı veya değil) hastalık ve ölüm nedenlerine dair bir kavram kargaşası oldu. Vaka, hastalık, ölüm nedeni, olgu tüm kavramlar birbirine girdi. Hastanede vefat edenlerin çoğu öldüğü zaman pozitif değildi yani COVID-19 PCR testi pozitif değildi. Ben de binlerce hasta baktım, yüzlercesini de yoğun bakımda takip ettim. Yani korona nedeniyle ve korona sonrasında gelişen komplikasyonlar nedeniyle yatan hastaların (pandemi servislerinden ve yoğun bakımdan bahsediyorum) 90%’dan fazlası öldüğünde Covid PCR testi negatifti zaten. Bu durumda siz bu hastalara “Covid’den ölmedi” diyemezsiniz!

Toplumda test yaptırmamış bir sürü insan var. “Geçirdim, biliyorum” diyor ama hiç test yaptırmamış. Maddi imkansızlıklar, işini kaybetme riski ve dışlanma korkusu gibi faktörlerden bir sürü insan test yaptırmadı ve hastalığı ayakta geçirdi. Dolayısıyla, elimizde ilk olarak bu insanlarda oluşan toplu bir bağışıklık var. İkinci olarak, hastanede de hastalığı belirleme konusunda bir veri karmaşası olduğunu düşünüyoruz. Bu şartlar düşünüldüğünde, resmi olarak 20 milyon bağışıklığı olan kişi sayısı olsa da bana göre bu sayının iki katı yani 40 milyon immunite kişi vardır diye düşünüyorum. Toplumun içerisinde de hasta olduğunu bilmeden, hatta hiç hastalık geçirmeden aşılanan çok insan var. Belki de aşılananların yarısından fazlası böyledir. Büyük bir kısmı da hem hastalığı geçirmiş hem bunu saklamış hem de üstüne aşı olmuş kişilerden oluşuyor. Toplumda hastalığa karşı bağışıklık geliştiren insan sayısı, aşılanan insan sayısından daha fazladır.

Dünyada aşısıyla çaresi bulunmuş bir hastalığın hala kapanma veya tam kapanma gibi önlemlerin salgınla mücadelede doğru bir yöntem olduğunu düşünüyor musunuz?

Hiçbir zaman kapanmanın sürdürülebilir bir önlem olduğunu düşünmedim. Kapanmalarla tam bir korku toplumu yarattık. Bu durumun toplumsal, ekonomik, psikolojik ve sosyal bir sürü yan etkileri oldu. Kapanmayla beraber bazı telafi edilemez durumlar oluştu. İnsanlar intihar etti, sağlıklarından oldular, işleri bozuldu, eğitim sistemi allak bullak oldu. Gençler okula gidip sosyal çevre edinmekten, farklı bir yaşam tecrübe etmekten uzak kaldılar. Bu sonuçlar gerçekten çok acı. Her gün dezenfektanla onlarca kez temizleyip ellerinde yaralar çıkan paranoyak kişiler de oluştu. Maddi ve manevi sonuçları itibarıyla, kapanmaları sürdürülebilir bir önlem olarak değerlendirmiyorum.  

Size göre ne tür önlemlerin alınması gerekliydi?

Baştan beri yapılması gereken tam kapanma yapmak yerine uygulanabilir önlemler ve kısıtlamalar almaktı. Yani hiç kimsenin hayatını aksatmadan, geri dönülemez durumlar oluşmadan önlemler hayata geçirilmeliydi. Kapanmayla bir esnafın dükkanına 5 kişi oturmasına engel oluyorsunuz, esnaf müşteriyi içeri alamıyor ama 1 dakika önce kalabalık bir dolmuştaydı. Bu resmin kendisinin ne kadar mantıksız, trajikomik bir durumda olduğunu gösteriyor. Bütün Türkiye çapında düşündüğümüzde tüm toplu taşıma araçları hareket halinde ve içinde insanlar var ama parkta ya da denizde bir yaşlı amca oturduğunda polis gelip ceza yazmaya çalışıyor. Peki bunun sonucunda ne oldu? Geçtiğimiz 2 yıldır bütün önlemlerdeki sertlikler, çelişkiler insanlarda bir bıkkınlığa yol açtı. Toplumda oluşan bu bıkkınlık sebebiyle de insanlara önlemlerden bahsettiğinizde sizi artık dinlemiyor, hatta hakaret ediyor. İnsanlarda doktorlara, bilim kuruluna düşmanlık gibi duygular gelişti. Hastalığın tedavisine ilişkin en önemli silah olarak aşılar geliştirildi. Toplum artık aşıdan bahseden uzmanları bile dinlemek istemez hale sokuldu.

Mesela uzmanlarca toplumdaki bulaşın açık alanlarda değil, yoğunluklu olarak kapalı alanlarda gerçekleştiği belirtiliyor. Bu çerçevede açık alanlarda zorunlu maske takma önlemini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Açık havada maske takma tercihi kişiye bırakılmalıdır. Yasaklamak veya zorunlu kılmak doğru değil. Açık alanda, parkta, bahçede tarlada, yolda, sporda maske takmak zaten mantıklı değil. İnsanların maskesiz şekilde hastalığı bulaştırmaları için dakikalarca omuz omuza temas etmeleri, nefesi nefesine karışması, onu teneffüs etmesi lazım. Mesela miting alanları ya da spor müsabakalarında seyircilerin mesafesiz şekilde ve maskesiz bir araya gelmesi bu manada sakıncalı olabilir. Fakat açık havada maske takmanın hiçbir bilimsel yanı yok ve üstelik temiz hava alamadıkları için kişinin sağlığına zararı var. Böyle mantıksızlarla, insanları zorlayıcı kararların uygulatılması topluma bıkkınlık veriyor. Toplum tedbirlerden sıkıldıkça, tedbirlerin gevşemesiyle sonuçlanıyor.

Koronavirüs ile mücadelede mevcut tüm aşıları etkisiz kılarak en başa dönmemize neden olacak bir mutasyon ihtimali bulunuyor mu? Yoksa insanlık artık Koronavirüs’ün bilimsel yapısını tam anlamıyla çözdü diyebilir miyiz?

Şöyle bir örnekle açıklayalım: Biz belli ebatlarda dolap üreten bir mobilya fabrikası kuruyoruz. Müşteri dolapları farklı ebatlarda istemeye başlıyor. Biz de makinelerdeki ayarları yeni ebatlara göre değiştirip ona istediği şekilde bir dolap üretmeye başlıyoruz. Aslında zor olan o fabrikanın kurulmasıydı. Yani biz artık koronavirüs karşısında etkili olan bu aşıyı üretebiliyoruz. Yani artık istenen ebat ve şekillere göre üretim yapabilecek fabrikalarımız kuruldu. Virüs küçük mutasyonlar geçirse de elimizde küçük değişikliklerle uygulanabilir bir formül var. Zaten İspanyol gribi gibi, pandemik influenza gibi büyük mutasyonlar 10 yıllar içerisinde ancak gelişiyor. Koronavirüs’ün de genomik haritası çok kısa sürede çıkarıldı. Şimdi ona göre de aşı üretilmesi sıfırdan üretmek gibi değil, çok daha kolay olacak.

Ülkelerdeki varyantların değişimleri

Peki, koronavirüsün değişen yapısına göre insanlık artık 6 ayda bir aşı mı olmak zorunda kalacak? 

Koronavirüs yeni bir virüs değil, daha önce de ortaya çıktı ama bu kadar yaygın olmadı. Koronavirüs diğer virüslerden çoğalma anlamında biraz daha farklı, hatalı ürün çıkma ihtimali yüksek bir virüs. Bu nedenle Koronavirüs’ün değişim oranı çok fazla. Aslında bu virüsün ortaya çıkış temel nedeni, insanoğlunun acımasızca ve insafsızca israf alışkanlığıdır. İnsanların doğayı yok etmesi, kemirgen hayvanların artması, büyük hayvanların soyunun tükenmesi, ormanların yok edilmesi ve insanlarda enfeksiyon oluşturacak bir sürü virüsün aslında küçük kemiricilerde hayat bulması, küçük kemiricilerin popülasyonunun artması, popülasyonun artmasıyla birlikte insanlara o virüslerin çok daha kolay bir şekilde yayılması olarak olay özetlenebilir.  Bu kelebek etkisi gibi insanın yaptığı bir şeyin sonucunu yine insan yaşıyor. Bir A4 kağıdının umarsızca çöpe atılması da bir kelebek etkisi oluşturabilir. Bir kâğıt için birkaç tane fazla ağaç kesildiği zaman doğanın dengesi değişebilir. Koronavirüs’te asıl büyük resim insanın israf ve doyumsuzluğunda ortaya çıkıyor. Önümüzdeki yıllarda varyant virüs ve aşıların etkinliğine göre aşı ihtiyacı ve takvimi belirlenecektir.

2019’un sonunda ortaya çıkan Koronavirüs’e insanlık, 2021 ortasına gelindiğinde etkinlik düzeyleri birbirine göre değişen 20 farklı aşı buldu. An itibarıyla, 13 tane daha aşının Faz-3 çalışmalarının sonuna gelindiği belirtiliyor. Eğer salgın Sonbahara doğru sonlanacak ve aşı çeşitleri de dünyada artacaksa, Türkiye’nin aşıya kaynak ayırmasının bir rasyonalitesi bulunuyor mu? 

Elimizde aşı üretebilme kapasitesinin olması bize her zaman için avantaj sağlar. Bu tür aşının geçerliliği kalmaz belki ama teknolojiyi başka aşılar için kullanabiliriz. Aşı gerçekten insanlığın başına gelmiş en güzel icatlardan birisidir. Bir hastalıktan korunmanın en kolay ve ucuz yöntemidir. Dünyanın gidişatına bakarsak ilerde farklı hastalıklar da ortaya çıkmaya edecektir. Buna bağlı olarak salgınlar artacak ve farklı enfeksiyonlar ortaya çıkacaktır. Dolayısıyla böyle bir teknolojiye her zaman ihtiyacımız var. Yani biz niye grip aşısını dışardan alalım? Mesela çocukluktan itibaren devlet tarafından ücretsiz bir şekilde insanlara neredeyse 11 çeşit aşı yapılıyor. Bu aşıları satın almak için kaynak ayırıyoruz. Bu aşılar insan hayatı için zorunlu olan aşılar. Gelecekte farklı salgınlara karşı daha hazırlıklı olmamız adına aşı çalışmaları yapmak ve araştırmalara kaynaklar ayırmamız gereklidir.

Ülkelerin tercih ettikleri aşıların ülkelere göre dağılımı

Tarihsel olarak salgınlar ve pandemiler insanlık üzerinde yıkıcı etkileriyle büyük tahribatlara neden oldular. Geçmişten günümüze dünya pandemi tarihi düşünüldüğünde, COVID-19 pandemisinin yıkıcılığını nereye koyuyorsunuz?

Bizim neslimiz böyle bir salgını yaşadığı için dehşete düştü. Fakat geçmişte tarihte yaşanılanları okuduğumuzda Veba, Kolera, Tifüs gibi büyük salgınlarla COVID-19 boy ölçüşemez. Mesela Osmanlı İmparatorluğu 1. Dünya savaşında, cephede ateşli silah yaralanması nedeni ile kaybettiği insan sayısından 3 kat daha fazlasını hastalıklardan dolayı kaybetmiş. Veba salgınında Avrupa nüfusunun üçte birinin yok olmuş. Bu bahsettiğimiz tarihsel örneklerdeki verileri günümüze uyarladığımızda 2-3 milyar insanın ölmesi anlamına geliyor. COVID-19 salgınında resmi rakamlara baktığımıza ölen kişi sayısının 5.5-6 milyon arasında olduğunu görüyoruz. Yani önceki büyük salgınlarla kıyaslanamayacak kadar az bir sayıdan bahsediyoruz. Tabii, maddi olarak insanlık bu salgından çok ağır etkilendi. COVID-19 dünya toplumlarında büyük bir şok etkisi yarattı ama tarihsel olarak insanlık daha kötülerini de yaşamıştı. İnsan kendi başına gelen felaketi etkilerini bizzat yaşadığı için en büyüğü olarak görüyor sanırım.