Statista’nın 2021 Ocak ayında yayınladığı verilere göre Türkiye’de her bireyin günlük olarak yaklaşık 4 saat olan Avrupa ortalamasının üstünde televizyon izlediği belirtildi. 2018 yılında vatandaşlara program tercihlerini soran KONDA, izleyicilerin ilk sırada haber programlarını tercih ederken ikinci sırada dizi programlarını izlediklerini ortaya çıkardı. Aynı araştırmada Türkiye’de hane halkının sadece %1,4’ünde televizyon olmadığı belirtildi. 1990’lı yıllarda özel televizyonların kuruluşuyla sektörleşmeye başlayan Türk dizilerinin, bugün sektörel kaynaklara göre 150’den fazla ülkeye ihracat edildiği ve yıllık 350 milyon dolar civarında bir gelire dönüştüğü değerlendiriliyor. Bununla beraber son yıllarda sayıları artan siyasi tarih içerikli dizilerin kamu finansmanıyla yapıldığı görülüyor. Türkiye’de siyasi içerikli dizilerin, Türkiye iç ve dış siyaseti üzerine etkilerini İstanbul Bilgi Üniversitesi Medya Bölümü’nden Prof. Dr. Burak Özçetin ile konuştuk.

Son 20 yıllık dönemde, Türkiye’de siyasi içerikli dizilerin konularında radikal değişimler gözlemliyoruz. Sizce, dizilerin konularındaki değişiklikler ile iktidarda bulunan siyasi parti arasındaki bir ilişki var mı? Siz bu ilişkiyi nasıl tarif edersiniz?

Son 20 yıllık sürece baktığımızda iktidarda bulunan partiyle diziler arasında doğrudan bir ilişkiyi gözlemleyebiliyoruz. Bununla beraber Türkiye’deki dizilerin siyasi tarihe ilgi besleyen yapım geçmişlerinin daha eskilere dayandığını da biliyoruz. Yani bizsiyasi içerikleri dizilerin konularındaki değişimleri değerlendirirken, Muhteşem Yüz Yıl dizisinden bile önceye 2010’lu yılların öncesine gitmemiz gerekmektedir. 2010 öncesi tarih içerikli dizilerde çok daha farklı bir anlatı söz konusuydu. Hatta iktidarın tepkisini çekecek ve geçmişimizin yanlış aksettirildiğini söyleyecek kadar iktidarı rahatsız eden bir Osmanlı ve tarih projeksiyonu bulunmaktaydı.

‘‘Dizilerde işlenen konuların değişimi, AKP’nin 2010’lardan günümüze geçirdiği kırılmalarla birlikte okunabilir’’

Son 10 yıllık sürece baktığımızda ise siyasi ve tarihi içerikleri dizilerin çoğunlukla TRT tarafından finanse edilerek gösterime sokulduklarını biliyoruz. Tam bu noktada dizilerin konularındaki değişimlerini doğrudan, yapımların finansal kaynaklarıyla açıklayabiliriz. Yapımcılara baktığımız zaman; bizatihi iktidar partisi ile organik bağları bulunuyor. Öte yandan, doğrudan veya dolaylı olarak iktidarın da sürekli biçimde bu yapımlara desteğinden bahsedebiliriz. Özellikle, AKP eliti ya da siyasetçileri her fırsatta maddi ve manevi yapımlara desteklerini esirgemiyorlar. Dizilerde işlenen konuların değişimi, AKP’nin 2010’lardan günümüze geçirdiği kırılmalarla birlikte okunabilir.

Mesela, son 10 senede çekilen dizilerin konuları AKP’nin Yeni Osmanlıcılık yaklaşımıyla farklı açılardan son derece uyumludur. Yeni Osmanlıcılık ideolojisinin sadece dış politikada değil, iç politikayı da etkileme özelliği olduğunu unutmayalım. Bu nedenle dizilerde işlenen konular dış politika hedefleriyle uyumlu olarak birbirlerine eklemleniyor. Hatta bir dış politika hedefinin de ötesine geçiyor. Ötesinde ise, Yeni Osmanlıcılık düşünce sistemine uygun yeni bir yurttaş yaratma misyonu bulunuyor. Dizilerde seçilen konular veya olaylar ne bir tesadüf ne de öylesine yapılmış şeyler… Biz burada bir komplodan da bahsetmiyoruz. Siyasi içerikli dizileri bir bütün olarak siyasi, kültürel ve ideolojik bir projenin parçası olarak okumalıyız.  

Diriliş: Ertuğrul dizisi üzerine çalışmanızda bu dizinin popülizm üzerinden okunabileceğini söylemiştiniz.  Diriliş Ertuğrul dizisinde ve benzeri yapımlarda iktidarın nostaljiyle olan ilişkisi nasıl bir ideolojik tarih okumasına dayanıyor?

Bir yandan hepimizin bildiği üzere popülizm kavramı artık kullanım fazlalığından ciddi yıprandı. Hatta, o kadar çok kullanılıyor ki her şeye “popülist” dediğimiz bir noktaya geldik. Ama bir yandan da bazı durumları tanımlamak adına gerçekten çok işlevsel… Siyasi içerikli dizilerin popülizm ile bağına gelirsek, tüm dünyadaki popülist hareketlerin geçmişe yönelik özel bir ilgisi söz konusu. Bu Hindistan’da Modi’ye, Orban’a, ABD’de Trump’a, İtalya’da Lega Nord ya da Beş Yıldız Hareketi gibi hareketlerin hepsi geçmişi farklı şekillerde temiz ve çok değerli olarak tanımlıyorlar. ABD’de Trump örneğinde bu “beyaz üstünlüğü” ideallerine gidiyor. Türkiye’de ise kriz anlarında veya tehdit hissiyatının yükseldiği zamanlarda, geçmiş geleceğe karşı çok güçlü bir alternatif olarak sunuluyor.

Geçmişe yönelik nostalji durumunu açıklamakta, çok sevdiğim bir yazar olan Svetlana Boym’un çalışmalarına atıfta bulunmak isterim. Boym, iki farklı nostalji tanımı yapar. Bunlardan bir tanesi daha düşünümsel düzeyde yaşanan bir nostaljidir. Bu tanımlamaya göre, nostalji bütünüyle geçmişe yönelik bir özlemin ifadesidir. İkinci tanımlamaysa, yeniden kurucu niteliği olan nostaljidir. Nostaljinin, bugünü yeniden inşa etmenin bir aracı olarak kullanılmasından bahsedilir. Biz pek çok popülist harekete baktığımızda, geçmişe duyulan arzunun son derece ideolojik ve tarih dışı bir geçmiş okuması eşliğinde kurulduğuna tanıklık ediyoruz. İdeolojik ve tarih dışı bir tarih okumasının da günümüzün inşasında, yeniden kurucu bir nostalji yarattığına inanıyorum.

‘‘Bu yapımlar bir yandan geçmişi ihya ederken diğer yandan da son derece fantastik bir geçmiş okuması yaparak yeni bir tarih okuması yapıyorlar’’

Bu dizilerde ya da AKP’nin söyleminde “Türkiye’yi yeniden ihtişamlı günlerine…” getireceğiz söylemi var. Mesela Payitaht Abdülhamid dizisinin, Abdülhamid’in yeniden tarihsel okunuşuna bakalım. Anlatıya göre, Türkiye, İttihat ve Terakki’nin “darbesine” kadar Abdülhamid ile birlikte bir şahlanış evresindeydi. 1908’de bu kesintiye uğradı ve 1908’den 2002’ye kadar Türkiye bir karanlık devir yaşadı. Böyle bir tarih okumasının yansımalarını biz dizilerde izliyoruz. Akabinde, iktidar partisinin de böyle bir tarih okuması yaptığını görüyoruz. Sonuç olarak, bu yapımlar bir yandan geçmişi ihya ederken diğer yandan da son derece fantastik bir geçmiş okuması yaparak yeni bir tarih okuması yapıyorlar.  

Dizilerin başında ‘‘Bu dizideki tüm karakterler ve olayların gerçek kişi ve kurumlarla ilgisi yoktur. Tamamen hayal ürünüdür.’’ gibi uyarılar yayınlanıyor. Bu uyarılar ile tarihin hakikat inşası arasında bir çelişki olmuyor mu? Bu uyarıları nasıl yorumlamak gerekir?

Mesela Uyanış Selçuklu… Bakın yine “uyanış”… Diriliş, uyanış… Bunlar aynı zamanda diriliş ve uyanış temaları olarak AKP’nin doğrudan kullandığı siyasi söylemlerdir. Direkt olarak siyasetten dizilere aktarılan söylemler mevcut. Konuya ilişkin farklı bir örnek vereyim, Uyanış Selçuklu’da artık şunu diyor; “Dizideki hikaye ve karakterlerin ilham kaynağı tarihimizdir.” Yani artık tümüyle bir hayal ürünü yerine “ilham kaynağı tarihimizdir” deniyor. Her tür tarih okuması yeniden inşayı da beraberinde gerektiriyor. Aslında baktığımızda da tarih bilimi bir tür hikaye anlatma sanatı ve zanaatidir. Tabii ki burada bir keyfilikten bahsetmiyoruz. İdeolojinin tarih yazımına ilişkin tartışmalar yapıldığında Edward Carr’ın “Tarih nedir?” kitabına referans veririm. Kitabını okuduğumda 90’lı yılların ortaları, üniversite yıllarım… Ciddi şekilde etkilenmiştim. Nasıl ya, tarih dediğiniz şey orada durur. Yani nesnel bir şeydir. Sadece tarihler vardır. Oysa Carr bize siz tarihçi olarak hangi olayı hangi bilgi birikimiyle anlatmaya değer bulduğumuz ya da kimin hikayesini anlatmaya değer bulduğumuz anda dahi ideolojik, politik, kültürel seçimler yapmakta olduğumuzu söyler. Bu dizilerde ise tarihsel okuma, Carr’ın dediği türden bir tarih ve hikaye anlatımı değildir. Günün kaygılarıyla tarihin tümüyle kötüye kullanılması söz konusudur.

Dizilerin hakikat inşasını tanımlama tartışmalarında, tarih okuma yöntemlerini değerlendirirken ayrımın çizilmesi gereken yer burasıdır. Söz konusu olan “biz tarihten ilham alıyoruz ve bir tarih yorumu geliştiriyoruz” değildir. Bilinçli şekilde belirli bir siyasi projenin tahkimatını yapmak ve toplumsal çelişkileri yeniden tanımlamak iradesi bulunmaktadır. Bunlara ek olarak, bazı toplumsal kesimleri bile isteye düşmanlaştırmak, ötekileştirmek, yok saymak, suçlulaştırmak ve kriminalize etmek istenmektedir. Hatta bundan para kazanmak, ticaretini yapmak, siyasi muarızlarını elimine etmek ve benzeri amaçlarla tarihin keyfilikle inşası yaratılmaktadır. Tarihi baştan yazma noktasında da izleyicilerin karşı karşıya kaldığı, gerçekte hiçbir karşılığı olmayan tamamen fantazmatik hayal ürünleridir. Mesela size bir örnek vereyim. Uyanış Selçuklu’da Ömer Hayyam, Ortodoks Sünni bir Müslüman olarak sunuluyor. Türkiye İş Bankası yayınlarının Gizli Şeyler kitabından Ömer Hayyam’ın rubailerini okuduğunuzda Ortodoks bir Sünni İslam’la arasında nasıl bir mesafe olduğunu görebilirsiniz. Bu dizilerde ise, dilediğiniz karakteri hayal ettiğiniz biçime sokabiliyorsunuz.  Mesela Abdülhamit’i sinirlendiği zaman İngiliz Büyükelçisi’ne tokat atan bir siyasetçi olarak izleyebiliyorsunuz.

Kitle iletişim araçlarıyla bir kimlik ekseninde yaratılan hakikatten bahsedince, aslında kimliğin dışında kalan farklı kesimler yaratılmış oluyor. Yine Diriliş Ertuğrul dizinden yola çıkarsak, dizide tasvir edilen iyi ve kötü karakterlerin izleyicilerin tehdit algılamalarına yönelik ne tür bir etkisi söz konusudur?

‘‘1922’de Walter Lippmann Public Opinion kitabında mealen şöyle der ‘‘İnsanlar, önce görüp sonra bir şeye inanmazlar. İnsanlar bir şeye inanırlar sonra görürler ya da görmezler. İnandıklarını görmeye başlarlar.’’

Medyanın hiçbir zaman, doğrudan kitleleri dogmatik seviyede inandırma gücü taşıdığına inanmıyorum. Bununla beraber ideoloji literatüründe Fransız geleneğini, psikanalizin ideoloji analizine koşulmasını çok yararlı bulurum. Freud, Lacan, Althusser gibi düşünürlerden günümüzde Zizek’e kadar uzanan düşünürler fantezilerin ideolojileri ve günümüz dünyasını anlamada son derece güçlü ögeler olduğunu vurguluyorlar. İnsanlar içinde bulundukları dünyayı salt rasyonalite ile çerçevelenmiş, kar-zarar hesaplarına dayanan, sebep sonuç ilişkileriyle görmüyorlar. Aynı zamanda fantazmagorik bir çerçeve dahilinde görüyoruz. Kitle iletişim araçlarının insanları doğrudan etkilemeleri yerine daha çok bireylerin yaşadıkları dünyaya dair fantezilerini nasıl beslediği ve şekillendirdiği önemlidir. Diziler de yaşanılan siyasi kültürel atmosferin bir ögesidir. Dizilerin bıraktığı dünyayı siyasiler devralıyor. Siyasilerin fikirleri politika yapım aşamalarında eğitim sistemine yansıyor. Eğitim sisteminin de önemli araçları olan bu ders kitapları vasıtasıyla gelecek nesillere bu bilgiler aktarılıyor. Anlaşılacağı üzere, gerçeklikten kopmamız sadece medya ya da televizyon dizileriyle sınırlı değildir. 1922’de Walter Lippmann Public Opinion kitabında mealen şöyle der ‘‘İnsanlar, önce görüp sonra bir şeye inanmazlar. İnsanlar bir şeye inanırlar sonra görürler ya da görmezler. İnandıklarını görmeye başlarlar. Yani inançların ve ideolojiler, medyanın sunduğu resimler ve siyasilerin söylemleri bir bütün olarak tehdit algısını inşa ediyor.  Bunu da sadece AKP yapmıyor. Toplumda tehdit algısını inşa edebilmek kitleler açısından çok güçlü bir uyarıcıdır. 2006 yılında düzenlenen Cumhuriyet mitinglerini hatırlayın. CHP’nin “Tehlikenin farkında mısınız?” diye bir sloganı vardı.  Yani tehdit ortamı, tehlikeli durumlar veya tehdit altında olmak siyasilerin tabanlarını mobilize etmeleri açısından çok güçlü politik araçlardır. 

Abdülhamit, Diriliş Ertuğrul, Uyanış Selçuklu, Osmanlı dizilerine dönersek, bütün bu diziler “herkes bize düşman” mesajı veriyorlar. Hatta sadece dışarıdaki düşmanlar değil, içimizde de düşmanlar var ve onların da çaresine bakılmalı deniyor. Düşmanların tanımlaması sonrası biz bu kadar düşmanla ne yapmalıyız? sorusu ortaya çıkıyor.  İşte, “Bir liderin sorgulanamaz liderliği çerçevesinde onun etrafında birleşmeliyiz ve düşmanların hepsini yok etmeliyiz”… Bu, özellikle Uyanış Selçuklu’da çok sertti. Boş bir vakit bulduğum zaman dizide kaç kişiyi öldürdüler onu sayacağım.

Bugün yapılan dizilerde militarizm teması çok popüler. Militarizmi merkeze alan dizilerin dış politika ile ilişkileri hakkında neler söylersiniz?

Dış politikadan ziyade dizilerin iç politikada seçmenlere seslendiğini düşünüyorum. Bu dizilerdeki asıl tehdit ve zorlu düşmanlar dışarıdakiler değil, içerideki düşmanlar olarak çerçeveleniyor.  Uyanış Selçuklu’da sarayın içindeki düşman mesela Hasan Sabbah, bir nevi cemaatin uzantısı olarak resmediliyor. Bir tür paralellik var. Dizilerde dış tehdit zaten tehdit. Biz zaten bunu biliyoruz. Dizilerin merkezinde de başımıza birçok çorap örmüş olan Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik kitabında farklı tanımlamalarla yer verdiği Yeni Osmancılık düşüncesi var. Nagehan Tokdoğan Yeni Osmanlıcılık kitabında söylüyor, Yeni Osmanlıcılık bir idealdi. 1980’li yıllardan günümüze farklı şekillerde denendi ve başarılamadı. Bu konulara ilişkin Tokdoğan’ın kitabında belirttiği argüman çok kıymetlidir. “Yeni Osmanlıcılığı bugün diğer dönemlerden ayrıksı kılan unsur, iç politikada ideolojik bir çimento olarak kullanımıdır” diyor Nagehan. Dizilerdeki militarizm de bu nedenle çok sert şekilde resmediliyor. Örneğin; bütün iç düşmanlar bu dizilerde yok ediliyor çünkü bu dizilerde size muhalif olanın ya niyeti bozuktur ya da haindir düşüncesi var. Siz mevcut politik pozisyonunuzu ahlaken doğru olarak kabul ettiğinizde size itiraz eden herkes sizin rakibiniz olur. Tartışmalarda politik olarak müzakereye girdiğiniz kişi herhangi birisi olmaz, sizin düşmanınız olur. Türkiye’de AKP’nin ya da MHP’nin zihniyeti açısından bakıldığında da Türkiye’de politik muarız veya muhalefet yok. Sadece Ak Parti’ye karşı düşmanlık var, hıyanet var, ihanet var ve başı ezilmesi gerekenler var. Ana muhalefetin mesela CHP ihanet içinde olduğunu söylüyorlar. HDP zaten meşru bir aktör olarak bile görülmüyor. Öğrenciler zaten öğrenci değil. Boğaziçi protestolarına katılanlar zaten terör örgütüyle iltisaklı kişiler. Parklarda yatan öğrenciler zaten öğrenci değil. Herkesi bu şekilde görünce de sizin siyaseten mücadele edebileceğiniz kimse kalmıyor. Sadece yok etmeniz gereken düşmanlar ve dış düşman algısı yaratılıyor. Birbirlerinden farklı düşünen insanların politik muarız değil, yok edilmesi gereken düşmanlar olarak görülmesi çok üzücü ve kaygı verici bir gidişat. Sanırım bu dizilerin en çok beslediği militarist tema budur.

Türkiye’deki tarihsel dizilerin özellikle Ortadoğu bölgesine yönelik satışlar, kültürel-politik bir hegemonya kurma anlamında ideolojik temelli bir başarıya mı işaret ediyor yoksa yayınların başarısından mı kaynaklanıyor?

‘‘Diziler yumuşak güç şeklinde, çok güçlü bir kültürel diplomasi aygıtı olarak kullanılıyor’’

Her ikisi de var. Hatta burada sadece tarihsel dizilerle sınırlamayalım. Pembe dizileri de hatırlayalım. Bunun örneklerinden Nur olarak Arapça’ya çevrilen Türkiye’de Gümüş olarak gösterilen dizi vardı. Şimdilerde Muhteşem Yüzyıl farklı ülkelerde hala izleniyor. Geçmişte bundan önce aşk dizileri vesaire muazzam şekilde Kuzey Afrika, Ortadoğu, Balkanlar, Orta Amerika, Güney Amerika ülkelerinde izlendi. Bu dizilerin politik birer proje olmasıyla beraber, hakikaten de izleniyorlardı. Çekim kaliteleri gerçekten yüksek olan projelerdi. Bu tarihsel dramalar ve diziler için de geçerlidir. Diziler yumuşak güç olarak çok güçlü bir kültürel diplomasi aygıtı olarak kullanılıyor. Tabii karşılığında da bir direniş yok anlamına gelmiyor. Mesela alternatif tarih anlatılarıyla yeni diziler çekiliyor. Osmanlı tarihi anlatısı da o bölgelerde Arap Milliyetçiliği açısından çok kabul edilebilir bir şey değil. Osmanlı İmparatorluğu’nun İslam dünyasının lideri olduğu, Diriliş dizisinde hatta Osmanlı’nın da geçmişine giderek Türklerin hegemon olduğu dönemler anlatılıyor. Daha ortada devlet kurulmamış ama anlatıya baktığınızda Türk İslam Birliği söylemleri var. Halbuki bu kavramlar tarihte 19. yüzyılda belirmeye başlıyor. Fakat, biz bu anlatılarda görüyoruz ki, Anadolu Selçuklu Devleti kurulmadan Türk ve İslam Birliği’nin yazgılanmış liderleri var. Örnek olarak, Türkiye dizilerine tepki olarak çıkan Kingdoms of Fire dizisi var. Arap Milliyetçiliğine bağlı olarak dizide Osmanlı’yı Mısır’da işgalci bir güç olarak tanımlıyorlar. Sonuç itibarıyla, yapımlar çok başarılı. Kültürel hegemonya kurma anlamında dış politikada bir başarıdan söz edilebilir.

Dizilerin çoğu kamunun finansmanıyla yapılıyor. Olası bir hükümet değişikliğinde, sizce Türkiye’de karşımıza nasıl bir dizi yelpazesi çıkar. Yeni hükümet ile dizilerde neler değişir?  

‘‘İlla ki yapım şirketleri bu tür dizileri çekmek istiyorlarsa bunun yolu, vergi mükelleflerinin ceplerinden aktarılan paraları olmamalıdır.’’

Çok ciddi bir kamu finansmanının ideolojik angajman ve ticari kazanç için harcandığını görüyoruz. Mesela birçok AKP’li belediye, belediye bütçesinden yüz binlerce lira karşılığında bu dizilere reklam veriyor. Bir projeksiyon, hatta temenni diyelim, şu olabilir: Bu tür kamu kuruluşlarının, kamu yayıncılığı perspektifinde tarafsız, nesnel, politik angajmanlardan uzak yayıncılık yapması. İlla ki yapım şirketleri bu tür dizileri çekmek istiyorlarsa bunun yolu, vergi mükelleflerinin ceplerinden aktarılan paralar olmamalıdır. Çok liberal bir söylem olacak ama bunu kendi kaynaklarıyla yapmaları gerekiyor. Bu dizilerin finansmanında bir serbest piyasa parametresi de bulunmuyor. Kamu kaynakları ile ideolojik angajman dizisi çekiliyor. Bunun sonucunda da kamu kaynaklarıyla halkın bir kısmı diğer bir kısmına kışkırtılıyor. Böyle bir durum söz konusu.

Çoğu yorumcu Türkiye’den halen ciddi bir kutuplaşma olduğunu vurguluyor. Sizce bu kutuplaşmanın dışına çıkabilen diziler var mı?

Bütün dizileri takip etmiyorum. Dehşet bir dizi trafiği var. Politik angajmanlı bir dizi dediğimizde; Teşkilat, Payitaht Abdülhamid, Diriliş Ertuğrul… Kimileri bitti, kimileri de devam ediyor. Bütün bunlara baktığımızda aynı yere geliyoruz: İktidarla doğrudan organik bağları olan medya kuruluşları. Genellikle TRT ve ATV’de bu dizilerin gösterildiğini biliyoruz. Geçmişten örnek verirsek, 2006’lı yılların ATV’sinde gösterilen Hatırla Sevgili ve Çemberimde Gül Oya dizileri bulunmaktaydı. Bu diziler de taraflılardı. Fakat düşmanlaştırmanın, şeytanlaştırmanın olmadığı anlatılardı. Hatırla Sevgili dizisinin bütün bölümlerinin yeniden bitirdim. İzlediğimde şunu gördüm. Menderes’in idama gittiği sahnede biz bir insanın dramını, bir insanın üzüntüsünü görüyoruz. Aynı zamanda onun öncesinde Menderes’in sert bir şekilde eleştirildiğini gördük. Yani şeytanlar ve melekler, salt iyiler ve salt kötüler yoktu. Hatta çok çarpıcı bir şeydi: Hatırla Sevgili’de Ahmet’in babası hakim, Yassı Ada duruşmalarından sonra hakimliği bırakıyordu. O idamlar ile yaşayamıyordu. Bunlar çok önemli şeylerdi. Hatırla Sevgili mükemmel bir diziydi demek istemiyorum. Çok yerden eleştirilebilir. Öte yandan bir şeyi kutuplaştırmadan veya bu kadar şeytanlaştırmadan anlatmanın örneklerinden biriydi.

Kültür endüstrisinin kamu kaynakları yerine serbest piyasa ile finanse edilmesinden bahsettiniz.  Sizce kültür endüstrisindeki yaratıcılar kutuplaşmaya sıkışmamak için neler yapabilirler?

Serbest piyasaya inanan bir insan değilim. Polanyi okumuş her aklı başında insan gibi bilakis serbest piyasanın bir mit olduğuna inanıyorum. Serbest piyasa hem Türkiye hem de dünya koşullarında bir mittir. Öncelikle, tarihin herhangi bir döneminde gerçekten serbest bir piyasa olmuş mudur sorusu tartışılmalıdır. Eğer sorunuza gelirsek, kastım şu, bu kadar ideolojik çerçeveli tarihi diziler yapmak istiyorsanız, en azından vergi mükelleflerinin parasıyla yapmayın bunu.  Benim inancım çözümün kamu yayıncılığı prensibinde olmasıdır. Sadece yaratıcı endüstriler için değil, haber medyası çerçevesinde de aşırı derecede ticarileşme ve bunun feci sonuçlarını deneyimliyoruz.

 ‘‘Yaratıcı endüstride çalışan insanların, bir tür kamusal faaliyet yaptıklarının bilincinde olmaları ve saçtıkları nefret tohumlarının topluma düşmanlaştırma ve ayrışma şeklinde yansıdığını hatırlamaları gerekiyor.’’

Kamusal yayıncılık döneminde medya paradigmasında özel de olsa yayıncılık kamusal bir faaliyettir düşüncesi bulunmaktaydı. Daha doğrusu, ticari bir kanal da kamusal söylemin bir parçasıdır ve kamusal bir sorumluluğa sahiptir. Yaratıcı endüstride çalışan insanların, bir tür kamusal faaliyet yaptıklarının bilincinde olmaları ve saçtıkları nefret tohumlarının topluma, düşmanlaştırma ve ayrışma şeklinde yansıdığını hatırlamaları gerekiyor. Bugünse sansasyon, kâr, çıkar, reytingi yükseltme gibi ticari çıkarlar medya kuruluşlarının temel işleyiş mantığı. Son olarak, bizim bu konuları tartışırken şu yanlışa düşmememiz gerekiyor: Türkiye’de militarizm ve ötekileştirme son 20 senenin meselesi değildir. Bunu hatırlamak gerekiyor. Temelinde yüzlerce yıllık tarih var. Toplumda “baştakiler bir gitsin her şey düzelecek” hatasına düşülüyor. Hayır, düzelmeyecek… 6-7 Eylül bugün mü oldu? Varlık Vergisi bugün mü oldu? Maraş Katliamı bugün mü oldu? Biri 42, biri 56, biri 77… O şiirler bugün mü yazıldı? “Sana selam vermeden geçen kuşun yuvasını bozacağım”… Ders kitapları bugün mü milliyetçi oldu? Hepsinin uzun tarihleri var.

Fotoğraf: DW