Facebook’a ve Twitter’a bakıyorum, dört bir yandan Boğaziçi Üniversite’sinde yaşananlara dair haberler yağıyor. Haberler kadar, bu haberleri paylaşanlar dikkatimi çekiyor; zira, aşağıda anlatmaya çalışacağım birtakım nedenlerden ötürü, benim bu tip paylaşımlar yapmaya elim varmıyor. Yurtdışında yaşayan bir akademisyen olarak, bahsettiğim, bir çeşit yorum yapmama hakkımı kullanmak değil; bilakis içimden gelen bir “yorum yapamama zorunluluğu” hissediyorum.

Ama Facebook ve Twitter durmuyor; bunlara bakmaya devam ettikçe hayretle görüyorum ki, bu hissiyat yalnızca benimle sınırlı olan belki de patolojik bir hissiyat; zira, yurtdışında yaşayan, onlarca, yüzlerce akademisyen, yurtiçinde yaşayanlardan, eğer çok daha ateşli bir şekilde değilse, en azından onların hiç de altında kalmayacak bir enerji ile birbiri üstüne haberler ve yorumlar yağdırıyor. Tüm bu manzara bana geçtiğimiz yıllarda yaşadığımız Barış Akademisyenleri meselesini hatırlatıyor ve o meseleyi hatırladıkça tüm bu olanlara daha da büyük bir hayret ile bakıyorum. Hangi cüret, cesaret, rasyonalite, iyi niyet ve hissiyat ile yurtdışında yaşayan bunca akademisyen bu yorumları yapabiliyor diye merak ediyorum.

Bu merakımın arkasında, insanlar arasında kurulan ortaklığın doğasını konu olan son derece basit ama küreselleşmekte olan dünyamızda bir o kadar ısrarla göz ardı edilen bir varsayım var. Şöyle bir soru ile bu varsayımı ifade etmeye çalışayım.

İnsanlar arasında kurulan ortaklıklar keyfi midir?

Elbette, keyfi “ortaklıklar” vardır. Mesela, Jazz müzik dinleyenler kendi aralarında kurulmuş bir ortaklığa sahiptir. Bu ortaklık, Jazz müzik varlığına devam ettikçe, aynı şekilde, sorgulanmadan devam edecektir ve Jazz müziğin bir gün gelip de “sona ermesi”, bugün bakınca, pek de olası gözükmemektedir. Gelgelim, tarihin bir anında ortaya çıkmış hiçbir şeyin başka bir anında sona ermemesi için bir neden yoktur ya da daha doğru bir şekilde ifade etmek gerekir ise, sonlar kendilerine başka formlarda devam ederler: Jazz müzik böyle sona erebilir ve belki de ermiştir (bkz. Jazz-Funk, Jazz-Fusion vs.)

Ne var ki her fenomen, Jazz müzikle örneklendirmeye çalıştığım bir stabilite, uzun ömürlülük ve yumuşak geçişliliğe sahip değildir. Kimi ortaklıklar çok daha kırılgan, kısa ömürlü, uçucu, zor ve narindir. Bu tip ortaklıklar, Jazz müziğin sıradanlığında göremeyeceğiniz bir gerçeği bize gösterir. İnsanlar arasında kurulan ortaklıklar, ödenme ihtimali ufukta her zaman hazır bir şekilde bekleyen bedellerin ortaklığıdır aynı zamanda. Bu şu demektir, Jazz müziğin var olması için gerekli bedeli ödemeye hazır olan insanlar tükendiği gün Jazz müzik de tükenir [Birinci Dünya Savaşı ve felsefeyi konu alan bir derste, bir hocamın derse girip “kim Avrupa için ölmeye hazır?” diye sorup herhangi yanıt alamayınca “O zaman Avrupa diye bir yer yok,” demesi gibi].

Boğaziçi Meselesi ve İmtiyaz Asimetrisi

Gelelim, Boğaziçi Üniversitesi mevzusuna. Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşananlara müdahil olmak narin, uçucu ve kırılgan ve tam olarak bu nedenle çetrefilli, sarmaşdolaş ve sıkı bir ortaklık meselesidir. Ve dolayısıyla, bu müdahale, bedel ödemeye hazır olmayı gerektirir. Peki yurtdışında yaşayan akademisyenlerin Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşananlara müdahil olurken bedel ödeme gibi bir durumu, ihtimali veya son bir ihtimal, arzusu var mıdır? Yanlış anlaşılmasın, küreselleşen liberal demokrasilerde kimse, artık, hiçbir şey için bedel ödemek zorunda değildir; bilakis, “özgürlük” günümüzde, anladığım kadarı ile, ödemediğin bedellerin başarılarına konabilecek kıvraklık ve akışkanlık için gerekli hareket olanağı olarak tanımlanıyor. Benim de bu soruyu sorar iken, kimsenin “özgürlüğüne” müdahale etme arzum yok. Benim ki, yalnızca kendi “rahatsızlığımı”, belki de yeterince “özgürleşememiş” olmamı, anlama çabası diyelim. Zira, bedelini ödemeye razı olmadığım, bırakın razı olmayı, bedeleni ödemeye imkanımın dahi olmadığı ortaklıklara müdahil olamamak gibi garip bir hissiyat içerisindeyim.

Mevzu, aslında bir “imtiyazlar asimetrisi.” Bu asimetriyi kurarken aklımda “cehalet asimetrisi” var. Cehalet asimetrisi, “Batılı” ile “Doğulu” arasındaki bilmeme lüksünden bahseder. Mesela, Belçika’da biri size “ben %100 Belçikalıyım,” diyebilir ve bundan zerre gocunmadığı gibi bununla, sizin karşınızda, gönenir de. Halbuki bir Türk olarak eğer siz “ben %100 Türk’üm,” derseniz bu doğrudan şövenizm, barbarlık, azgelişmişlik ve cehaletin vardığı son nokta olarak gözükecektir. Bu bağlamda, Batılı cehalet konusunda imtiyaz sahibidir. Onun cehaleti affedilebilir ama sizinki, en basitinden, müebbetle yargılanır. Mevzu aslında yine bir bedel ödeme meselesidir. Batılının cehaletinin kefareti, Batılı olmasından ötürü doğuştan ödenmiştir.

Benzer bir asimetriye, yurtiçinde yaşayan akademisyenler ve yurtdışında yaşayan akademisyenler arasında da rastlanabilir – doğuştan değil liyakattan kaynaklanan bir farkla. Bir yanda, yurtdışında herhangi bir risk altında olmadan yaşayan akademisyenler, öte yanda Türkiye’de tüm hayatını, geleceğini ve aylık gelirini ortaya koyarak mücadele eden akademisyenler. Söyleme bakınca, aslında, her şey aynıdır ama söyleyene bakınca, ödenmesi olası bedel arasındaki uçurum ortaya çıkar. Yurtdışında yaşayan akademisyenin kaybedecek bir şeyi yoktur. Sosyal medyanın başına oturur, yazar çizer ve bir şeyler paylaşır; bunlardan çok değil birkaç saat sonra kalkar ve güzel ve huzurlu şehrinde bir gezintiye çıkar; oturur birasını veya kahvesini yudumlar… (ya da yudumlar idi, tüm insanlık olarak bedelini ödemeye razı olmadığımız işlere girip başımıza bu dertleri açmasaydık).

Yanlış anlaşılmasın, burada amacım yurtdışında yaşayan akademisyenleri suçlamak değil; herkes “yaşamak için” elinden geleni yapıyor sonuçta ve takdir edersiniz ki, kimse “yaşamak istediği” için de suçlanamaz (her ne kadar “yaşamak”tan anladıklarımız artık çok farklı ve çeşitli olsa da). Dediğim gibi, ortadaki sorunsal, benim neden bedelini ödemeye razı olmadığım kahramanlıklar yapamıyor olma sorunsalım. Sanırım bu nedenlerden biri, “kötülük”ü başka yerlerde, belki de her yerde, kendimde bile aramam. Açıklayayım.

Kötülük ve Sorumluluk

Yurtdışında yaşayan bir akademisyenin böylesine bir inanmışlık ile bedelini ödemeyeceği olaylara müdahil olmasının en az iki nedeni var: (1) Kimin kötü olduğunu çok iyi bilmesi, (2) Sorumlu hissetmesi.

İlkiyle başlayalım.

Akademisyenler zeki insanlardır; bu yüzden zaten, içten içe, “özgür” olduklarına inanırlar (özgürlüğün ne olduğunu pek düşünmeseler de). Bu nedenle, bu insanların, yukarıda bahsettiğim “imtiyazlar asimetrisi”nden haberdar olmadığını sanmak hatılı bir çıkış noktası olacaktır. Bedelini ödemedikleri kahramanlıklar peşinde olduklarını ve Batı’nın onlara sunduğu fevkalade yüksek hayat standartları içerisinde, hafta sonu şu ve şu göle tatil planladıklarını kendileri de çok iyi bilmektedir. Şunu unutmamak gerek, bir akademisyen, sürgünde değildir; ya da sürgün, bir akademisyenin Batılı yüksek öğrenim kurumlarında yaşadığı değildir. Peki o halde nasıl bu duruma devam ederler?

Zeki insanlar, zeki olduklarına inandırılmaya görsün, zekalarını asla sorgulamazlar. Bu sorgulamazlık, insanın kendini dışarıda bıraktığı bir “kötülük” inşası ile gerçekleştirilir. Böylelikle, bu “imtiyaz asimetrisi”, yaşanan krizlerden sonra ortaya çıkmış bir fenomen olarak görülebilir: ortada bir “kötülük” vardır ve bu kötülüğe cevaben bu asimetriler inşa edilmiştir – yani bunlar, yanlış dikotomilerdir, hayalidir, aslında yoktur. Kötü olan orada durmaktadır, onunla uğraşılması gerekir. Akademisyen tüm bu dinamiğin dışında durur; aynı yurtdışında durduğu gibi. Bunlar hep, farazi ve rastlantısal meselelerdir. Tesadüftür, aynı ödenmesi gereken bedeller gibi. Evet, akademisyen, iddia ettiği ortaklıkların bedelini ödemeyebilir ama bunlar ana mevzular değildir. Ana mevzu “kötüden” kurtulmaktır ve “kötü” meydandadır.

Peki, “gerçek” sahiden bu kadar farazi ve arızi; “kötü” ise bu kadar net ve işaret edebilir midir? “Kafası çalışanın” kendini kurtarıp “kapağı Batı’ya atabildiği” bir küresel hiyerarşi ve bu hiyerarşiye biat etmekte bir sakınca görmeyen kişisel benlik algısı ve hissiyatının ta kendisi sorunsallaştırılmadan “kahramancılık oynamayı” hangi aciliyet ve kriz aklayabilir? Liyakatin bir ortaklığa değil, kişisel kazanç, CV ve dünya seyahati (hasılı: “özgürlük”) için kullanılan bir döviz haline geldiği bir dünyada sorunun ana bileşeni olan liyakat sahibi kendini hala nasıl tüm bu sorunların dışında görebilmektir? Kısacası, bu asimetriler ne farazi ne de arızidir; bilakis, bu “kötülüğü” ayrılmaz bir parçası ve devamının yegâne teminatıdır. “Kötülük”, her liyakat sahibi, “bilim adına”, bedelini ödemek istemediği kahramanlıklar yapmaktan imtina etmediğinde yeniden üretilir. 

İkinci sebep olarak sorumluluktan bahsetmiştim. İşin içine sorumluluk gelince, şöyle bir soru ortaya çıkıyor: İnsan yalnızca bedelini ödeme ihtimaline sahip olduğu ortaklıklara mı müdahil olabilir? Öyle ise, insanın ödeyebileceği bedellerin ötesinde yer alan sorumluluk duygusu ile ne yapması gerekmektedir? Bunlara verecek bir cevabım maalesef yok; benim olmadığı gibi değişmekte olan dünyanın da herhangi bir cevabı olduğunu sanmıyorum. Küreselleşen dünya aynı zamanda muazzam bir parçalanma yaşıyor. Geçen yüzyıllarda, “bedel” ile “ortaklık”, “eylem” ile “söylem” – “sebep” ile “sonuç” – arasında böyle bir uçurum yoktu. New York’taki evinden İstanbul’da olan bitene müdahale edeyim, sonra akşam çıkar iki sanat galerisi gezer, kitabımı okur uyurum, gibi bir zihniyeti ortaya çıkaracak teknolojik ve kültürel gelişmeler düşünülebilir bir durumda bile değildi. Yani, bedelini ödemediğin ortaklıklar için kahramanlık yapmak henüz daha imkân dahiline girmemişti. Amiyane bir tabir ile, kolpalaşma süreci henüz başlamamıştı.

İnsanlar genelde sorunun, öteki insanların “cahil” olmasından kaynaklandığını sanır; halbuki, bana öyle geliyor ki, ana sorun herkesin artık cin gibi olması; herkes neyin, nasıl olduğunun, nelerin eksikliğini çektiğinin, neleri istediğinin gayet farkında. Bu nedenledir ki, artık, hiçbir bedel ödeme riskine girmeden, tamamen dışarıdan ve keyfi bir şekilde, soruna ortak olma arzusuna sahip kimselerin, bu ortaklığa yarardan çok zarar verme olasılığını da düşünmemiz gerekiyor. En saf sandığınız insan bile, hatta belki de en çok o kişi, bu kolpalaşmayı çok iyi tanıyor ve biliyor. Hasılı, bunlar düşünülmesi gereken yeni sorunlar olarak karşımızda duruyor.

Sorunlar ne kadar yeni olsa da maalesef insanlar eski. En zekileri bile. Benim de amacım kimseyi yargılamak değil; yalnızca yeni sorunların, yeni perspektifler gerektirdiğini vurgulamak. Zira biliyorum, yarın bir gün Boğaziçi Üniversite’sinde olanlar nedeni ile oradaki akademisyenler işsiz kalınca veya kalırsa (umarım bunlar yaşanmaz), yurtdışında yaşayan bir akademisyen olarak, ben, yine, hiçbir şey olmamış gibi Grand Place’a gidip, biramı yudumlamaya devam edeceğim. Zira, sürgünde olmadığımı çok iyi biliyorum ve öyleymiş gibi rol yapmayı da reddediyorum. Ben “yaşamak için” burdayım ve herhangi bir bedel ödemiyorum ve bu da sorunun bir parçası, bunu da açıkça kabul ediyorum. Bu nedenledir ki altında ezilmeyeceğim kayayı kışkırtmak için elimden geleni yapmayı doğru bulmuyorum. Fakat, emin de değilim. Düşünmek lazım emin olmadan önce.

Fotoğraf: delfi de la Rua