Yirmi Yıl Krizi, Büyük Savaş sonrası dönemde yaşanan paradigma değişimini ve bu değişimin uluslararası sistem üzerindeki etkisini analiz etmektedir. E.H Carr çarpıcı bir şekilde uluslararası sistemin doğurduğu krizlerin ve barışın önündeki engellerin tespitini yapmaktadır. Etik, siyaset, hukuk ve barış kavramlarına karşı eleştirel bir bakışla yaklaşmakta ve bu kavramlara kendi dönemi için aykırı ve farklı bir yorum getirmektedir. Bütün bunlara rağmen Yirmi Yıl Krizi, birçok açıdan haksız da çıkmıştır. Bu eser, bütün etkileyiciliği ve çarpıcılığına rağmen önemli ölçüde yazarın ideolojik perspektifini yansıtmaktadır. Tüm taraflı ve hatalı noktalarına rağmen Yirmi Yıl Krizi, uluslararası ilişkilerin bir bilim olarak temellerini atmıştır.

E.H Carr’ın en önemli özelliklerinden bir tanesi olayların ve kavramların ayrımını çok net bir biçimde yapabilmesi ve bu kavramları uluslararası siyaset bilimi için yeniden ve farklı bir bakışla yorumlayabilmesidir. Yirmi Yıl Krizi siyaset, ahlak, güç, barış ve eşitlik kavramlarına farklı ve çarpıcı bir bakış açısı ve perspektif getirmiştir. Carr’ın getirdiği perspektif, kendi dönemi için adeta devrim niteliğindedir. Carr sadece uluslararası ilişkilerin temelini atmakla kalmamış, aynı zaman da felsefi alt yapısını da kendi bakış açısıyla açıklamış ve oluşturmuştur.

Yirmi Yıl Krizi uluslararası siyaset biliminin bir tanımını yaparak başlamakta ve ütopya ile gerçeklik kavramlarına yıkıcı eleştiriler getirmektedir. Carr, gerçeklik ve duygunun ayrımının yapılması, temenniler ile bilimin sınırının çizilmesi, olması gerekenin değil elde olanın yani görünenin incelenmesi ve analizin bunun üzerinden yapılması gerektiğini okuyucuya aktarmaktadır. Ütopyacılığı sert bir biçimde eleştirir fakat tamamen olumsuz bakmaz. Bilimin temelinde ve onu harekete geçiren dinamikte ütopyacılığın yattığını söylemektedir. Şöyle der: Ütopya ve gerçekçilik bilimin iki yüzüdür. Salt gerçekçiliğin analiz yapmak için yetersiz olduğunu savunur. İnsan aklına duyulan sonsuz güveni ve olaylara salt mekanik bakan gerçekçiliği de eleştirir. Bunun yanında teori ve pratiğin tanımını da yapar ve ikisinin de gerekliliğinden bahseder. Teori, pratik olmadan hiçbir şeydir; pratik de teori olmadan.

Carr, barış ve hukuk kavramlarına karşı şüpheci ve eleştirel bir bakışla yaklaşmaktadır. Büyük Savaş sonrası dönemde barışın tesisi için çalışan Milletler Cemiyeti’ni hatalı ve başarısız bir oluşum olarak görmektedir. Galip güçlerin barış kavramını kendi çıkarları için kullandığını savunmaktadır. İngiltere, Fransa ve ABD gibi ülkelerin mevcut statükoyu devam ettirmek istediklerini, Milletler Cemiyeti’nin de bunun uygulanması için neredeyse bir araç görevi gördüğünü düşünmektedir. Ona göre barış ve hukukun üstünlüğü kavramları da içi boşaltılmış kavramlardır ve her zaman bir siyasi çıkara bağlıdırlar. Hukukun üstünlüğünü, statükonun ve galiplerin üstünlüğü olarak görmektedir. Ulusal hukuk ile uluslararası hukuk kavramlarının ayrımını yapar ve bunların birbirlerinden farklı olduklarını savunur. Uluslararası hukuk yapı olarak ulusal hukuktan çok farklı olduğundan dolayı barışı ve adaleti sağlamakta yetersizdir. Çünkü uluslararası hukukta bir üst otorite yoktur. Carr, barış kavramının kendisine de şüpheyle bakmaktadır. Barış kavramının, savaşı kazananlar tarafından statükolarını korumak için dillendirilen bir aldatmaca olduğunu öne sürmektedir. Carr’a göre barış da diğer her şey gibi siyasi bir amaç taşımaktadır. Barışın kazananlar için iyi fakat kaybedenler için kötü sonuçlar doğurduğunu düşünmektedir. Büyük Savaş sonrası yapılan Versailles Antlaşması’nı, Almanya’ya adil olmayan zorlayıcı şartları dayatması sebebiyle eleştirmekte ve bu antlaşmayı barışın önündeki en büyük engellerden biri olarak görmektedir. Barış kavramının kendisine ve kullanım biçimine karşı yaptığı yıkıcı eleştiriler ile bu kavramın içinin ne kadar boşaltıldığını gözler önüne sermektedir.

Carr, bir ulusun ve devletin ilkelerinin bütün dünyanın ilkeleri olabileceğine ilişkin görüşü de şiddetle eleştirir. Şöyle izah eder: Amerikan ilkelerinin insanlığın ilkeleri olduğunu iddia etmek ile Hitler’in kendi vatandaşlarına “daha yüksek bir ahlakın taşıyıcıları” demesi, eşit derecede ölümcüldür. Uluslararası toplum ve bu toplumu oluşturacak ortak değerleri de reddetmektedir. Uluslararası siyaseti güç kavramı üzerinden açıklar ve şöyle der: Siyaset daima güç siyasetidir. Uluslararası siyasette temel belirleyici olgu güçtür. Siyasi gücü askeri güç, ekonomik güç ve kanaat oluşturma gücü olarak üçe ayırır. Fakat, güç esasen bölünmez bir bütündür. Güç ve ahlak uluslararası sistemin temel yapı taşlarındandır. Bütün bir uluslararası siyasetin, gücü ele geçirme üzerine kurulu olduğunu savunur. Bu güç siyasetinin de temel aktörü devlettir. Carr’ın perspektifinden, güçlü olan devlet kendi ahlaki ilkelerini de dayatarak, eylemlerini bir şekilde meşrulaştırmaya çalışır.

Yirmi Yıl Krizi bütün çarpıcılığı, eleştirel boyutu ve o dönem için getirdiği farklı bakış açısına rağmen hatalı ya da yanlı olarak değerlendirilebilecek olan anlatılara da sahiptir. Kendisi, liberalizmi çürük ve uygulanamaz bulmaktadır. 1918 sonrası laissez-faire politikalarına, kendi kaderini tayin hakkına ve çıkarların uyumu söylemlerine doğrudan saldırmakta, özellikle çıkarların uyumunun bir aldatmaca olduğundan bahsetmektedir. Çıkarların uyumu söyleminin ütopyacı, altı doldurulmamış ve tamamen güçlülerinin çıkarlarına hizmet eden bir ilke olduğunu öne sürmektedir. Sistemin kriz yaşamasının en önemli sebeplerinden biri olarak laissez-faire politikaları, serbest pazar sistemini ve bunu “ortak iyi” olarak sunmaya çalışan dönemin süper güçlerini göstermektedir. Ona göre liberalizmin ilkeleri sadece söylev olarak kalmaktadır ve çıkarların uyumundan söz etmek olanaksızdır. Bu durum bolca eşitsizlik yaratmaktadır ve eşitsizlik barışın önündeki en önemli engeldir. Carr’ın bu konuya çözüm önerisi daha otarşik bir ekonomi politikası benimsenmesi, ekonomik milliyetçilik ve korumacılığın artırılmasıdır. Zayıf devletlerin kendini gümrük vergileri yoluyla korumasının gerekliliğinden bahsetmektedir. Bu konudaki bir diğer iddiası da laissez-faire politikaların ve liberalizmin miladını doldurduğudur. Dünyanın artık sosyal adaletçi ve istihdam yönlü bir istikamete doğru evrildiğini iddia etmektedir. İddiasını şu şekilde ortaya koyar: Endüstriyel kârın yok edilmesine veya kısıtlanmasına doğru hızla ilerliyoruz. Şüphesiz Carr, sosyalizmden ve adil paylaşımdan oldukça fazla biçimde etkilenmiş ve eserine bu fikirleri de yansıtmıştır. Marksizm’den aldığı ilhamla yeni ve ideal bir uluslararası sistem çizmeye çalışmış, adeta Marksizm’i uluslararası sistem için yeniden ve biraz da değiştirerek yorumlamıştır. İlk olarak belirtmek gerekir ki, çıkarların uyumu Carr’ın iddia ettiği gibi salt olumsuz ve her açıdan sadece “güçlülere yarayan” bir olgu değildir. En mikro ölçekte çıkarların uyumu sağlanabilir ve etkili bir fenomendir.

Bir fırıncı topluma fayda sağlamak için ekmek yapmaz. Fırıncının ekmek yapmasındaki temel neden kâr elde edebilmek ve kazancıyla kendini geçindirebilmektir. Bir terzi, bakkal ya da farklı bir girişim için de bu aynıdır. Kendi çıkarları adına girişim yapan bireyler en nihayetinde bu saydığımız ve saymadığımız birçok hizmeti sağlayarak toplumsal faydaya katkıda bulunurlar. İktisat tek bir merkezden planlanamayacak kadar kompleks bir alandır. Carr ise komuta ekonomisi taraftadır. Oysa oldukça karmaşık olan ekonomik sistemin bir merkez tarafından planlanmaya çalışması olanaksızdır ve en nihayetinde bu sistem fakirlik doğurur. Toplumun ihtiyacı bir merkez tarafından tespit edilemez. Makro ölçekte de bu farksızdır. Son 50 yılın tarihi, komuta ekonomisinin yarattığı sefaletin örnekleriyle doludur.

Ancak, belirtmek gerekir ki tamamen haksız da değildir. Çıkarların uyumu olduğu kadar uyuşmadığı ve eşitsizlik doğurduğu gerçeği de vardır. Bu yönüyle çıkarların uyumu ne Carr’ın iddia ettiği gibi salt olumsuz ve içi boş bir kavramdır ne de liberallerin iddia ettiği gibi salt olumlu ve daima refaha hizmet eden yegâne realitedir. Eleştirilmesi gereken bir diğer husus ise otarşiye karşı olan sıcak bakış açısıdır. Otarşik politikalar devletleri kendi içlerine kapatır; fakat serbest ticaret politikaları ile karşılıklı bağımlılıklar artar ve bu da birbirlerine ihtiyacı olan devletlerin savaşma potansiyelini büyük ölçüde engelleyebilir. Karşılıklı bağımlılık, sorunların çözülmesi için diplomasi yoluna daha çok başvurulmasını zorunlu kılar. Oysa kendi kendine yeten ve birbirlerine ticaret ağlarıyla bağlı olmayan devletler, sorunların çözümü için silaha başvurma konusunda daha az tereddüt edeceklerdir.

Carr, sistemi eleştirirken bunu çoğunlukla liberalizm ve serbest piyasa üzerinden yapmaktadır. Ancak, sistem ne laissez-faire politikaların ve klasik liberalizmin etkinliğinin fazla olduğu 19.yy’da ne de Büyük Savaş sonrası dönemde pür liberal ve serbest piyasacı değildir. 19.yy’daki serbest ticaret ve liberal politikalar genelde Birleşik Krallık odaklıdır ve bu sistemi uygulamayan Prusya, Rusya, Fransa, İtalyan Devletleri ve Japonya gibi önemli güçler korumacı ve otarşik politikaları izlemektedirler. O tarihlerde ABD’de dahi salt bir serbest pazar ve laissez-faire politikalardan söz edilemez.

Büyük Savaş sonrasında da durum farksızdır. İki savaş arası dönemde dünyanın çok büyük bir kısmı korumacı, kapalı ve otarşik politikalar izlemektedir. Bunun yanında Büyük Savaş sonrası Birleşik Krallık ve ABD gibi serbest pazar ve liberal politikaların uygulandığı devletler de bulunmaktadır. Fakat bütün bunlar bize ekonomik ve siyasi sistemin başlı başına “liberal”, “laissez-faire” ve “serbest” olmadığını göstermek için yeterlidir. Sistemin doğurduğu kriz tek başına liberalizm ve laissez-faire politikalar üzerinden açıklanamaz. Serbest pazarın işleyebilmesi için tüm dünya pazarının miktar kısıtlamaları olmadan, tam anlamıyla erişilebilir olması yani ticarete açık olması gerekmektedir ve tarihin hiçbir dönemi için böyle bir durumdan söz edemeyiz. Kitabın yazıldığı dönemin hem öncesinde hem de sonrasında, sistem pür serbest veya pür korumacı değildir; tüm büyük güçler de liberal demokrasiler değillerdir. Bu bağlamda krizin sebebi yalnızca liberalizme yüklenemez. Böyle bir analiz eksik, taraflı ve oldukça hatalı olacaktır.

Carr’ın bir diğer maddi hatası, ekonomik sistemin geleceği ile ilgili yaptığı oldukça erken ve kendinden emin çıkarımdır. Aslında dönemin konjonktürü sebebiyle böyle düşünmesi çok da anlaşılmaz değildir; zira sosyalizm ve sosyal adaletçi anlayış, Yirmi Yıl Krizi’nin yazıldığı sıralarda oldukça yükselişteydi. Fakat Carr, oldukça kesin ve kendinden emin bir şekilde adil paylaşımın ve sosyal adaletin yükselişte olduğunu savunmuş ve yeni dönemin endüstriyel kârın yok edilmesine doğru evrildiği kehanetinde bulunmuştur. Ona göre liberalizm, ulus devlet ve laissez-faire politikalar miadını doldurmuş ve iflas etmiştir. Ulus devletin olmadığı, ekmek ve yağ üzerinden bir siyaset gütmenin gerekli ve gittikçe kaçınılmaz olduğunu söylemektedir. Kendi kaderini tayin hakkını eleştirmekte ve bu ilkeye karşı çıkmaktadır. Tarih kendisini bu konuda haksız çıkarmıştır. 1980’lerden sonra dünya bir paradigma değişimi daha yaşamış ve 19.yy liberalizmi, ulus devlet ve laissez-faire politikalar hiç olmadığı kadar güç kazanmıştır. Liberal demokrasi ve serbest piyasanın hâkimiyeti, Sovyetler Birliği’nin yıkılışı ile beraber en güçlü realite haline gelmiştir. Fakat, burada da belirtmek gerekir ki bugün dahi pür bir sistemin varlığından söz etmek hatalı ve eksik olacaktır.

Carr devletlerin arasındaki eşitsizliklerin barışın sağlanmasındaki en önemli engellerden biri olduğunu savunur. Bütün devletler eşitlenir ve eşitlikçi bir düzlemde hareket etme fırsatı elde ederse uluslararası sistemin kurulabileceğini ve barışın ütopya olmaktan çıkabileceğini düşünmektedir. Ekonomik kârın bırakılıp, adil dağıtım ve sosyal istihdam yoluyla eşitsizliklerin bozulacağını ve bunun da nihayetinde uluslararası sisteme yaracağını öne sürmektedir. Salt kâr odaklı anlayışın yarattığı eşitsizlikler ve bu eşitsizliğin de sistemde kriz yaratması konusunda haksız değildir. Fakat, barış ve eşitlikçi bir sistemin ortaya çıkmasına dair çözüm önerileri yetersiz ve hatta ütopiktir. Bir çerçeve çizmektedir ancak içini doldurmamaktadır. Carr’ın “yeni toplum düzeni” anlayışı, eleştirdiği ütopyacılıktan çok da farklı değildir. Öne sürdüğü çözüm önerisinin “ütopyacı” olduğunu kendisi de reddetmez. Ancak bu düşüncenin, dünyanın gitmekte olduğu istikamete uyduğundan dolayı kabul edilebilir olduğunu söylemektedir. Öne sürdüğü çözüm önerisinin “ütopik” olduğunu kabul etmesi, bu durumun düşünceleri ve tezindeki önemli bir tutarsızlığı yansıttığı gerçeğini değiştirmemektedir. Barış ve hukukun üstünlüğü ne kadar içi boşaltılmış ve siyaset tarafından siyaset için kullanılan kavramlarsa adil dağıtım, sosyal istihdam ve eşitlik de bir o kadar siyasi amaç taşırlar ve iktidarlar tarafından kitleleri manipüle etmek için kullanılabilirler.

Carr, barış kavramının kullanılış biçimine, Milletler Cemiyeti’nin temel aldığı felsefeye ve hareket tarzına önemli eleştiriler getirmiştir. 1918 sonrası sistemin kriz doğurmasının en önemli sebeplerinden biri olarak galip devletlerin Milletler Cemiyeti üzerinden statükoyu korumaya çalışmaları olduğunu düşünmektedir. Ona göre barışın önündeki en büyük engel galiplerin statükoyu korumak adına barışı muhafaza etmeye çalışmasıdır. Barış adına bir diğer engel ise galip İtilaf Devletleri’nin, İttifak Devletleri’ne yıkıcı “barış antlaşmaları” dayatmasıdır. Carr’ın en doğru ve haklı tespitlerinden birisi Versailles Antlaşması’nın Almanya’ya dayattığı ağır yük üzerinedir. Versailles, Almanlara sadece maddi bir sorumluluk yüklememiş aynı zamanda savaşın çıkmasından tamamen Almanya’yı sorumlu tutmuştur. Esasen diğer devletler de Almanya kadar savaştan sorumludur. Alman halkı üzerinde çok derin bir travma yaratan bu antlaşma, kuşku götürmez bir biçimde fazlasıyla ağır ve adaletsizdir. Ayrıca önemli sayıda Alman nüfusun yaşadığı Batı Prusya, Posen, Schleswig ve Elsas-Lothringen (ya da Alsace-Lorraine) toprakları Polonya, Danimarka ve Fransa arasında paylaşılmıştır. Bu bölgelerdeki Almanlar azınlık durumuna düşmüş ve bu ülkelerde birçok açıdan mağdur edilmiştir. Carr, bu tarz bir yaklaşımın sorunları çözmeyip daha da derinleştirdiğini öne sürerken oldukça haklıdır.

Böylesine adaletsiz bir dizi antlaşmanın ardından Milletler Cemiyeti’nin çabalarının sonuçsuz kalması oldukça normaldir. Milletler Cemiyeti savaş sonrası yaratılan adaletsiz ortamı çözmek için oldukça yetersiz kalmış ve başarısız olmuştur. Sorunlara çözüm üretmek yerine barış ve hukukun üstünlüğü gibi ilkeleri dillendirmekten öteye gidememiştir. Fakat, Milletler Cemiyeti’nin başarısızlığı ve Carr’ın getirdiği eleştirilere rağmen uluslararası örgütler üzerinden bir genelleme yapmak da hatalı olacaktır. Barışın tesis edilmesi amacıyla kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nun yıllar içinde AB’ye evrilmesi ve ortak çıkarların birleştirdiği bu devletlerin arasında artık savaşın düşünülemez hale gelmesi Carr’ın öngöremediği bir durumdur. Yirmi Yıl Krizi’nde, çıkarların uyumunu tamamen reddeden Carr, Avrupa Birliği gibi bir fenomeni ve dayandığı temelleri tam olarak açıklayamaz. Milletler Cemiyeti başarısız olmuştur ancak bu bütün uluslararası örgütlerin en nihayetinde başarısız olacağı anlamına gelmez. Ayrıca belirtmek gerekir ki bütün başarısızlığına rağmen Milletler Cemiyeti ve o dönem sürekli kullanılan barış söylemi sadece statükoyu koruma odaklı değildir. Galiplerin statükoyu korumak için barışı istediği hatalı bir genellemedir. Savaşın yıkıcılığı ve maddi açıdan galip devletlere dahi yaşattığı zorluklar, barış söyleminin 1918 sonrasında artmasına sebebiyet vermiştir. Ayrıca galip olarak savaştan ayrılmasına rağmen İtalya ve Japonya gibi devletler genişleme yanlısı tutum izlemişlerdir. Japonya’nın Mançurya ve Çin’i işgali, İtalya’nın Yugoslavya ve Arnavutluk üzerindeki talepleri ve Etiyopya işgali, Carr’ın iddiasının doğruluğunu sorgulatır. Tek örnek bu da değildir.

Naziler Polonya ve Fransa’yı işgal etmelerine rağmen, sadece Britanya ile uğraşmak ve Avrupa’da yarattıkları statükoyu korumak varken, Molotov-Ribbentrop Paktı’nı bozmuş ve SSCB’ye saldırmayı tercih etmiştir. Japonya, Çin’in önemli bir kısmını işgal ettikten sonra statükoyu korumak yerine ABD’ye saldırmıştır. Carr totaliter rejimlerin başlı başına bir sorun değil, krizin doğurduğu bir sonuç olduğunu söyler. Bu iddianın doğruluk payı olmakla birlikte, totaliter rejimlerin savaş çıkarma ve kriz doğurma konusunda demokrasilere kıyasla daha yüksek bir istatistiğe sahip olduğunu söylemekte fayda vardır. Dünyayı yeni bir savaşa götüren süreç, salt bir biçimde kötü barış antlaşmaları ve liberal sistemin doğurduğu krizler ile açıklanamaz. Nazilerin Lebensraum politikası, SSCB’nin Doğu Avrupa’daki talepleri, İtalya’nın Yeni Roma ideali ve Japonya’nın Büyük Doğu Asya Refah Alanı projesi göz ardı edilerek, o dönemin uluslararası sistemi ve sistemi savaşa götüren dinamikler analiz edilemez. İdeolojilerden, siyasi liderlerden, ülkelerin rejimlerinden, ülkelerin iç ve dış yapısından bağımsız bir şekilde, sadece güç üzerinden bir uluslararası siyaset analizi yetersiz olacaktır.

Yirmi Yıl Krizi çarpıcı bir şekilde iki savaş arası dönemi anlatmakta fakat yarattığı etki bu dönemi aşmaktadır. Bir bilim olarak uluslararası ilişkilerin alt yapısını oluşturan önemli bir eserdir. Sistemi sorgulamak, eleştirmek ve sorunlarını tespit etmek adına oldukça güçlü argümanlara sahip bir anlatı sunmaktadır. Fakat Carr, uluslararası sistemi taraflı bir şekilde analiz etmekte ve olayları genellemektedir. Kesinlikle dogmatik değildir; fakat aynı zamanda bazı açılardan objektif de değildir. Tarih birçok açıdan Carr’ın öngörülerini haksız çıkarmıştır. Ütopyacılığı eleştirirken ve yeni bir çözüm önerisi sunarken kendisi de ütopyacılıktan kaçamamıştır. Sisteme getirdiği eleştirilerin çarpıcılığına rağmen, ortaya koyduğu çözüm önerileri oldukça ideolojik ve ütopiktir.