Küresel iklim anlaşmaları artık gündelik yaşantıda bile sık sık karşılaştığımız kavramlara dönüşmüştür. Birleşmiş Milletler (BM) gözetiminde ilan edilen uluslararası iklim anlaşmaları bir taraftan süreç içinde kendini güncellerken, diğer taraftan ulaşılamayan hedefler yerini yenilerine bırakmıştır. 1985 Viyana Sözleşmesi, 1987 Montreal Protokolü, 1997 Kyoto Protokolü, 2015 Paris Anlaşması gibi uluslararası iklim anlaşmalarının temelinde ise yine BM nezaretinde 1994’te yürürlüğe giren İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi yatmaktadır. Bu çerçeve sözleşmenin ana argümanı iklimin ve ekolojik sistemin, endüstri ve karbon kaynaklı sektörlerden doğrudan etkilendiğini ve ortak bir eylem planı gerekliliğinin kabul edilmesidir. Buna ek olarak, uluslararası iklim perspektifi, insan faktörünün ekolojik sistemdeki etkisini kabul ederken, ekonomik kalkınmanın sürdürülebilir bir platforma taşınmasının altını çizmektedir. Yani, uluslararası iklim anlaşmalarının özünde ekolojik sistemi korumak varken, adil ve sürdürülebilir bir dönüşümün retoriğe yansıdığı da BM raporlarında dikkat çekmektedir. Küresel iklim anlaşmalarına ek olarak, Avrupa Birliği (AB) “daha geniş ve daha etkili” bir düzenleme ortaya koymak için 2019 tarihinde “Avrupa Yeşil Mutabakatı” (EU Green Deal) isimli yeni yol haritasını duyurmuştur.

Özünde diğer uluslararası iklim anlaşmalarıyla aynı prensipleri taşıyan AB Yeşil Mutabakatı, Birlik sınırları içerisinde ve partner ülkeler ile iklim krizine karşı ortak tavır oluşturma amacına sahiptir. Bu bağlamda, Yeşil Mutabakat AB’nin net karbon salınımını 2050 yılına kadar sıfıra indirmeyi (karbon nötr) hedefleyen bir politikalar bütünüdür. Mutabakat çerçevesinde AB ekonomi, uluslararası ticaret, enerji, güvenlik ve insan hakları politikalarını iklim eylemlerine uygun hale getirmekte; bu süreçte ekonomik refah, döngüsel ekonomi ve yeni teknolojileri ön planda tutmaktadır. AB Komisyon raporlarına göre, 2030 yılına kadar sera gazında 1990’a göre %40 oranında bir düşüş; toplam enerji tüketiminin %32’sini de yenilenebilir kaynaklardan sağlanmasını planlamaktadır. Birlik içerisinde bu hedeflere ulaşmak için ciddi tartışmalar yapılırken, bazı eylem planlarının da şekillendiği hatta uygulanmaya başlandığı görülmektedir. Örneğin, Avrupa Yeşil Mutabakatı kapsamında 14 Kasım 2019’da doğal gaz, petrol ve kömüre dayalı altyapı projelerine kredi vermeyi durdurma kararı alınırken; karbon emisyonlarının azaltılmasına yönelik fosil yakıt bazlı projelere harcanan fonların temiz ve yenilenebilir enerji projeleri doğrultusunda harcanacağı açıklanmıştır. Avrupa Birliği, bir yandan karbon emisyonlarını azaltmak için bu gibi yaptırımları planlamakta; bir tür ödül mekanizması mahiyetinde ise düşük karbon ihracatı için çeşitli destek ve teşvik paketlerini de yürürlüğü koymaktadır.  

AB komisyon raporlarında görebildiğimiz üzere, yeşil dönüşüm ciddi miktarlara varan kalkınma yatırımları ve bütünleşik programlar ile finanse edilecektir. Bu doğrultuda, Mutabakat hedeflerine ulaşmak için AB “Sürdürülebilir Avrupa Yatırım Planı” adı altında bir yol haritası belirlemiştir. Plana göre, 2050 yılına kadar iklimi nötr bir AB için önümüzdeki on yıllarda 175 ila 290 milyar Euro arasında ek yıllık yatırım planı oluşturulmuştur. Bununla birlikte, Sürdürülebilir Avrupa Yatırım Planı, AB bütçesi ve ilgili kurumlar aracılığıyla önümüzdeki on yıl içinde en az 1 trilyon Euro olmak üzere özel ve kamu sürdürülebilir yatırımlarını harekete geçirecektir.

Yeşil Mutabakat’ın oldukça kapsayıcı bir vizyon üzerine oturtulduğu açıktır. Temiz enerji, döngüsel ekonomi, çevreye uyumlu inşaat ve ulaşım sistemleri, tarladan sofraya verimlilik, sıfır kirlilik, biyo-çeşitliliğin korunması gibi küresel iklim krizine çözüm arayan ilkelere sahiptir. Bu tür bir dönüşüm de “kimseyi geride bırakma” argümanı ile desteklenmektedir. Öyle ki, fosil yakıt üretim zincirine bağlı sektörleri ve bu alanlardaki istihdamı “adil dönüşüm” ilkesiyle sürdürülebilir ekonomik sistemlere dahil edileceği vurgulanmaktadır. Karbon salınımı yüksek sektörlere doğrudan ya da dolaylı hizmet sağlayan kişiler bu minvalde sürdürülebilir üretim ve tüketim ekolojisine entegre edilmeye çalışılacaktır. Bu sayede, kalkınma ve çevre etkisi arasında bilinen ters ilişki de sürdürülebilir kalkınma modelleri ile tahrif edilmektedir. Bu tür kalkınma modellerinin pratikte örnekleri de vardır. Örneğin, İspanya’da yüksek kapasiteli termik santraller kapatılırken yerlerini yenilebilir enerji tesislerine bırakmaktadır. İspanya, Asturias’da gerçekleşen kapsamlı bir proje sayesinde adil dönüşüm söylemi pratikte uygulanma imkânı bulmuştur. İspanya’nın kuzeyinde yer alan ve yaklaşık 1,2 milyon nüfusa sahip bu bölge, kömür madenleri ve işletmeleri ile bilinmekteyken İspanya Hükümeti tarafından 2030 de-karbonizasyon politikaları kapsamında 2018 yılında çoğu maden ve termik kömür santrali kapatılmıştır. Bu karar neticesinde bölgedeki on binlerce kişi işsiz kalmış, ülke ekonomisinde önemli bir paydaya sahip olan sektör devre dışı bırakılmıştır. Ancak, İspanya Ekoloji Bakanlığı, Sanayi Bakanlığı, Adil Geçiş Enstitüsü gibi birçok bağlı kuruluşun ortak eylem planları ile bölgede sosyal ve ekonomik programlar hayata geçirilmiş, sürdürülebilir ve adil bir dönüşüm için kapsamlı bir program uygulanmıştır. İspanya’da gerçekleşen bu dönüşüm AB için kritik öneme sahipken, Yeşil Mutabakat ile partner ülkelere model olarak öne çıkmıştır.

Yeşil Mutabakat her ne kadar Birlik geneline hitap eden bir konumda dursa da hem üye ülkeler hem de partner ülkelerin şartlarını da göz önünde bulundurmaktadır. İklim Diplomasisi (2020) konsey kararlarına göre her aktör özelinde politika ve tutumun belirleneceği belirtilmiştir. Öte yandan, enerji ortaklıkları ve iş birliğinin geliştirilmesi amacıyla her ülkenin özelliklerinin dikkate alınacağı, uluslararası enerji katılımı konusunda yeni bir stratejinin izleneceği vurgulanmaktadır. Bu da “kimseyi geride bırakma” ilkesi doğrultusunda ülkelerin Yeşil Mutabakat’a entegrasyonunu kolaylaştıracak, sancısız bir geçiş sürecine yardımcı olacaktır. Ayrıca, AB’nin bu minvalde öncelikli niyetinin teşvik olduğu, doğrudan zor araçlarını kullanma yanlısı olmadığına işaret etmektedir.

Sonuç olarak, Yeşil Mutabakat, Avrupa Birliği’nin ajandasındaki herhangi bir gündemin ötesinde yeni bir norm olarak ortaya çıktığı görülmektedir. Küresel iklim krizinin etkisini bir hayli hissettirdiği ve önlem alınmadığı takdirde geri dönülemez zararlara yol açacağı en azından AB tarafından net bir şekilde idrak edilmiştir. Fakat, AB bu sürecin münferit aktörler tarafından yürütülemeyeceğini belirtmiş, ortak eylem planı vurgusunu yapmıştır. Birleşmiş Milletler anlaşmalarına ek olarak Birlik içerisinde “daha geniş ve daha kapsamlı” müdahale biçimleri benimsenmiş, kısa sürede sonuç alınması hedeflenmiştir. Bu bağlamda, AB elinde bulundurduğu refahı korumayı, iklim ve çevre kaynaklı riskleri en aza indirmeyi ve vatandaşlarının sağlığını korumayı ana ilke haline getirmiştir. Buna ek olarak, Yeşil Mutabakat’ın Avrupa Birliği’ni uluslararası sistemde yeni bir yörüngeye oturtacağı açıktır. Günümüz kalkınma planlarında fosil yakıt kaynaklı sistemler yerlerini temiz enerji modellerine bırakmıştır. Yani, AB verimli ve rekabetçi bir konuma sahip olacak çağdaş büyüme stratejilerini Yeşil Mutabakat kapsamında planlamaktadır. İklim krizi konusundaki bu acil çağrının üye ve özellikle partner ülkelerde nasıl karşılanacağının, küresel sistemde ne tür bir yankı uyandıracağının ve geleceği nasıl şekillendireceğinin AB’nin gündemini uzun bir süre daha meşgul edeceği aşikârdır. Fakat, AB’nin bu soru ve sorunlara Yeşil Mutabakat ile cevap aradığı anlaşılmaktadır.

Fotoğraf: Igor Son