Bu başlık, ne “seks satar” diye ne de seksi olsun diye böyle. Her ikisi de bu toplumda ham veya sorunlu kalmış meseleler de ondan. Her ikisindeki eksiklik veya tatminsizlik, hep büyük sorunlar çıkardı da ondan. Sağlıklı siyasalar ve gündelik toplumsal pratikler ile bu konularda sağlam gelişmeler ve eşitlikçi yönetişim bir türlü becerilemedi de ondan. Böylece, modern özne bireyin ve ulus toplumun her yönden güçlü ve verimli ilerlemesini fena halde engellediler de ondan. Çok ilgisiz ve denk olmayan kavramlarmış gibi görünseler de birbirlerini karşılıklı olarak tanımlıyor ve kısır-döngüsellik içinde yeniden-üretiyorlar da ondan. Bir yandan kutsal, gizemli ve yoklar; diğer yandan da avam, sıradan ve hemen her yerde varlar da ondan. Başka bir deyişle, her ikisi de bu yüzyıllık modern devletin “çağdaş” toplumunun özel/kamusal alanında, birer “tabu” gibi simgesel kaldılar da ondan!

Nitekim, bazı “ilerici/ilerlemeci” kesimlerin sıklıkla örnek gösterip, karşısında kendi halimize hayıflandığı o “ileri sanayi ve liberal demokrasi” toplumları, modernleşmelerini; endüstri devrimlerinin yanı sıra cinsel devrimleri ile de yaptılar. Ama biz şimdi kendi işimize ve önümüze bakalım. Önce, bu asimetrik iki kavram ile yola çıkmış kısa yazının amacı için yeterli olacak bir tanımını yapalım tabunun. Özellikle de ‘peki, hadi seks neyse de, demokrasi neden tabu olsun ki?’ diyebilecekler için.

Simgesel Nesneler

Tabu olan nesne, aslında korkuyla karışık bir saygı ile yüceltilir ve gücü ilahlaştırılır. Totemin kitle üzerindeki etkisi de oradan gelir. Dokunulmazlığı da vardır, malum. Zaten kullanılması, hatta hakkında konuşulması da yasaktır. Esas önemsediğim kısmı da nitekim bu husus: İlkel kavimde tinsel veya dinsel olarak tahayyül edilenin, yani totemin simgelediği karşılığın kolektif “psişe” de (psyche) veya bilincin dışında olmasıdır. Daha doğrusu, ne ifade ettiğinin bilinip bilinmemesi, önemli veya gerekli değildir. Nitekim bu sebeple de, ne olduğu deşilmez veya neden dokunulmadığı sorgulanmaz bile. O kabile için “aynı ve tek” olduğu kolektif ve verili bir önkabül gibidir. Efsaneleşmiş niteliğinin konuşulmasına gerek de yoktur.

Biz şimdi, insaniyet tarihi boyunca, ilkel kavimlerdeki sosyal düzenlemelerden, günümüz küreselliğindeki postmodern neoliberal toplum düzenine nasıl evrilindiği ve “modern öznenin” nasıl inşa edildiği ile de ilgilenmeyelim. Seksin veya demokrasinin “iyisi nasıl olur, olmalıdır” gibi tarifler falan sunmak gibi bir tuzağa hele hiç düşmeyelim.

Kaldı ki, tabulaşmış bir konudaki herhangi bir sorunun çözümü için verilebilecek her türlü reçete veya formül, onun üç özelliğini de sabote etmeye mahkumdur: Somut nesne-simgesel söylem-büyülü imgelem üçlüsü arasındaki tekil bağı koparır. Başka bir deyişle, bilinmezlik kadar bilinçlenmekten de ürken bu “cahil ve yabanıl” (“uygar öncesi”) kitlesi için gördüğü “uyumlu düzen sağlayıcı” işlevini de yitirir. Yani onları birlikte tutan tılsımlı gücü parçalayarak, tam tersi yönde işlev görür.

Parçalı ve bölünmüş İmgelemler

Daha fazla ötelemeden, yüzleşip, kabul etmemiz gereken şu ki, bu toplumun değişik derinlikteki kültürel katmanlarında ve hangi üst yapısal  ideolojik, dinsel, siyasi, parti, cinsiyet, vb  gösterge kategorisinin altına denk düşerse düşsün, halk önemli ölçüde bağnaz ve muhafazakar. Kökleri nereden göç etmiş, dalları budakları nerelere kadar yayılmış olursa olsun, örf, adet, geleneksel bilgi ağacı habitusu ve jeopolitik coğrafyası, Ortadoğu; dini, ağırlıklı olarak İslam. Modernleşmesi ister 1820’lerde Kahire’de Muhammed Ali, İstanbul’da II. Mahmut ile başlamış olsun, ister Cumhuriyet ile; Kuzey Avrupa menşeili, ithal ve taklit yolu ile. Cinsellik de, demokrasi de, bu ülkede koyu dirençle karşılaştı; farklı kaygılarla sansürlendi.  Sorunlar hep ört pas edildi;  yani, ya  üstü örtüldü ya başkalarına pas edildi. En gelişmiş gibi duran yakın tarihsel dönemlerimizde bile hiç bir zaman açık seçik ele alınmadı, irdelenemedi, özgürleşemedi. 

Zira, tüm paydaşlarca, duygudaşlarca zaten aynı olduğundan, ne olup ne olmadıklarına bakmak ve bunların birey/toplum gelişimsel dinamiklerinden filan anlamaya çalışmak da gereksiz! Muhayyelenin ortak olduğu, herkesin uzlaştığı da kesin zaten; konuşulması (olası farklılıkların farkedilmesi) ve tartışılması lüzumsuz zaman kaybı! Ahenksizlik yaratan, egemen norm veya azınlıkta kalan her talep ya istisna görülür veya göz ardı edilir; ya bastırılır veya yok sayılır, n’olcek?

Böylece de işte bu toplumda her ikisi de sadece simgesel olarak, sembolik kalakaldılar. Bazı siyasi-psikolojik ve  bio-sosyo-kültürel düzenleme işlevlerini, ham dürtüsel ve sezgisel olarak gördüler işte. Ama el yordamıyla ve başka başka “ideal toplum ve ilişki” imgelemlerine hizmet ettiler. Temsiliyetteki geçersizlik ve gerçeklikle örtüşmezlik arttıkça, bireysel/toplumsal şiddeti tırmandırdılar.

Bugün artık inkar edilemez, görmezden gelinemez karşılaşmaları, göz yumulamaz her türlü tecavüzü, zorbalığı, gaspı, dilsizliği, şaşkınlığı, saçmalığı  ve çaresizlik arttıkça daha da sertleşen saldırgan çarpışmaları, birbirini/kendini vahşice katletmeleri, bir de böyle okumalı!

Yatıp kalkıp (aşk/sevgi veya nefret/şiddet dolu!) seks veya demokrasi demeyelim de zaten. Bazı şeyler anlatılmaz, yaşanır. Nitekim bu isim-sözcükler, birer “gösteren” nesne iseler eğer; seks de, demokrasi de durağan nesne ve basmakalıp dogmalara işaret etmezler. Gösterdikleri; özerk ve özgür istençli öznelerin, kendilerini ve birbirlerini, mutlu edici, eşitlikçi ve özgürleştirici diyalojik eylemlerdir.

İlişkisel Bakış ve Dürüst İletişim

Bu faaliyetler, öyle (eril egemen zihniyette yer etmiş olduğu ve futbol maçı örneğindeki gibi) sonuca odaklı; tarafların başarısı nicel skorlar ile ölçülebilir veya uluslararası “evrensel standart endeksler” ile belirlenebilir eylemler değillerdir yani. Totemlerin tersine, anlamlarını ancak kullanımda bulurlar. Gerçek işlev ve geçerli değerlerini uygulamada kazanan sosyal pratiklerdir. Dahası son derece sıradan ve gerçekle tarihsel ilişkisi kopmamış etkileşim ve iletişim biçimleridirler. Sevişme; bir “katılımcı ve eşitlikçi” demokratik eylemdir. Demokrasi; bir tür “kapsayıcı birlikte-var oluş” biçimi ve hakça sevişmedir.

Yani sahte veya taklitçi simgesel söylemler ile var olamazlar. Ancak gündelik yaşamın somut bağlamları, tarihsel zaman ve gerçek ilişkiler içinde var olur ve olgunlaşırlar. Zaten ödülü de ve cezası da kendi içinde olduğu için, ancak dürüst veya şeffaf yaşantılarla, paydaşlarla birlikte ve birbirinden öğrenilebilir ve sürdürülebilirler. Her ikisi de bir niteliksel iletişim sürecidir/iletişimin niteliğini süreç belirler. Sanırım bu kadar “sex talk” yeter.  Zaten bazı şeyler de konuşulmaz; yapılır.

O halde biz de “laf olsun, torba dolsun”, “laf ola, beri gele”, “lafla peynir ekmek gemisi yürümez”, “bizde laf çok” benzeri yığınla güzel laflarımızda olduğu gibi daha fazla laf etmeyelim. Artık kendi güncel demokrasi krizimize , antidemokratik söylem veya cılız demokratik eylemlerimize, özgür özerkleşme projemize bakalım. Kısacası, maddi/manevi yönden güçlü bir laik demokrasi adına, somut olarak neleri talep ettiğimiz , bunları nasıl bir büyük resme ne şekilde yerleştirdiğimiz üzerinde düşünce eylem-pratikleri yapalım.

Temsili Demokrasi Yetmez!

Zaten demokrasi; çok daha soyut, çok paydaşlı, eşitsiz başlangıç koşullu, kültürel ve işaret ettiği ütopik (Nirvana gibi nihai!) şeyler muğlak, hatta bol yanılsamalı bir simge. Dolayısıyla da bunlar kamusal alanda ve ortak dilde buluşmak üzere diyalog içinde sınanmalı. Özellikle de bu “halk için” olan simgenin temsil ettiği imgelemler ve toplumsal pratikler, toplumsal huzuru ve düzeni, halkın her türlü insani gereksinimlerini tatmin etmeye ve haklarını sağlamaya geçmişte yetememiş ise, hele şimdi hiç yetmiyorsa, ivedilikle müzakere edilmeli.

Zira, Türkiye’de “demokrasi”, moda deyişteki gibi, öyle “içi boşalmış” bir kavram filan değil: “İçi boş kalmış” ve hala özgün ve sağlam temellerle inşa edilmemiş bir kavram! Dolayısıyla da “toplumsal oydaşma ve sözleşmeden” vaz geçtim, daha hala herkese aynı şeyi ifade edip etmediğine dürüstlükle bakılamadı. Olası çeşitliliğin ses ve söz bulmasına izin verilmedi. Ortak beklentilere doğru pazarlıklar ve etkileşimler ile derin paradoksların çözümüne yeltenilmedi bile. Bugüne kadar birkaç adım ileri, dört beş adım geri veya başka başka yönlere, farklı ivmelerdeki salınımlarla gelindi. Ve bütün bu tıkanıklık ve içinde bulunduğumuz yönetim kriz, “temsili demokrasi”nin, (enter/nasyonalist) popülist pragmatist siyasetlerle tüm dünyada da çöktüğü bir dönemde iken, yeni, yaratıcı ve daha iyi çözümler aranmakta iken oluyor.

Hâl böyle iken, içi doldurulamamış; ilkeleri layıkı ile ustalıkla yaşamsal pratiklere aktarılamamış kavram ve karşılıksız retorikler ile; sağlam ahlaki ve güçlü adalet temelleri hala yerine oturmamış; etik değerleri geleneksel toplumda karşılığını bulmamış; salt biçimsel hukuki düzenlemelere, delik deşik Anayasa bohçasına yama maddelere ve referanduma bodoslama dalmak gibi ucuz stratejik cinlikler ile yola devam edilecek olursa eğer;  Türkiye demokrasisinde yaşanacak olanın adı ve öngörülebilir sonucu bellidir: Ha iktidar olamama kaygısı, ha “erken seçim” telaşı ile, ama bilmem kaçıncı “erken boşalma”; sonrasında çok daha büyük hüsran ve ciddi çöküş!

 Demokrasi: Araç mı? Amaç mı? Amaçlı-araç/araçlı-amaç mı?

Kesin olan şu ki, Türkiye’de demokrasi hemen her tarihsel dönemde biçimsel, yüzeysel ve popülist kaldı. Siyaset aracı olmaktan çıkıp, kolektif bir epistemloji-ontoloji-ahlak-estetik-praksis sözleşmesi ve yaşam biçimi olmaya dönüşemedi. Siyasetçilerin iktidar hırsları ile, koltuk ve ego çatışmaları ile sürdürüldü. Kısacası, sıklıkla iktidar olmak amacına hizmet edecek (egemen eril zihniyetli) bir “alet” olarak görüldü. İyi kötü amaçlara hizmet için alet edildi, çoğunlukla güç için araçsallaştırıldı.

Zamanla, özellikle de sonrası 80 hızlı inişe geçti ve iyice yozlaşıldı. Çağdaş liberal demokrasilerde en istenmeyen geleneksel, popülist, yasakçı, korku salıcı despotik ve sadakati ödüllendiren devlet/özel sektör kurumlarında yapılanma, cemaat içi dayanışma, kadrolaşma, nepotizm, vb uygulamalara gidildi; liyakat ve iç/dış yapıcı dost eleştiri cezalandırıldı. “Dışarda” (neo)liberal ekonomik küresel sisteme pazar veya ucuz emek; siyasi güç ve güvenlik koalisyonlarına zeki savaşçı veya cesur piyon ve evrensel bilim-teknolojilere bağımlı tüketici-kullanıcı olarak hızla entegre olundu. Ancak “içerde” (neo)liberal özgürlükçü ve çoğulcu demokrasinin ideolojik değerlerinden; çağdaş kültürel yaşam biçimlerinden ve yaratıcı, özgün ve yeterli gerçek üretimlerden de o ölçüde uzaklaşıldı. İzole edilmiş ve bastırılmış olanların ekeonomiden ve siyasetten pay talepleri arttı, gün yüzüne çıktı.

Peki Bugün N’apalım?

Bugünkü AKP iktidarı, toplumun Batıcı, seçkinci modern kesimine zaten bir türlü kendi tahayyüllerini empoze edememiş, “kurban söylemi” ile yeterince empati, merhamet ve onamını kazanamamış iken, esas “iç dost kazığı” yarayı, 15 Temmuz “sivil darbesi” ile aldı. Ardında “dış dost desteksiz” kaldı. Tarihi derinliklerden, İslami dibinden ve cemaat tabakalarından süzülerek yüksek şiddetteki gelen bu deprem, iktidarda/muhalefette ve kutuplaşmış tüm toplumda ciddi bir yarık açtı. Hem de artçı şok sarsıntılar ve siyasi bilinç bulanıklıkları arttı. İçerde ve dışarda sağlam zemin ve güvenli sığınak bulmak zorlaştı. Sonuç olarak toy demokrasimizin, alt ve üst yapıları adamakıllı birbirine girdi. İç/dış siyasetteki manipülatif müdahaleler ve gelişigüzel veya keyfi görünen manevralar ile ulusal sınırlar her anlamda eridi.

Bugüne kadar hala hiçbir konuda tarihsel gerçekler ile yüzleşilmedi veya sorumluluklar irdelenemedi. İç/dış hesaplaşmalara girilemedi. Ne kandıranlar ayıklandı, yargılandı veya aklandı; ne kandırılanlar (sahtekarlık, hukuksuzluk değil ise madem!) yetersizlik veya ehliyetsizlikleri ile yüzleşti, özür diledi. Ne hesap soruldu ne hesap verildi. Onun yerine, iktidar/muhalefet elbirliği ile toplumsal yarığı ve husumeti sadece derinleştirdi. Her geçen gün, bu kanyonun derinliği, içine düşenler ve dibindeki bataklığa saplananlar ve acı içinde çırpınanlar çoğalıyor. Paradokslar içinde debelenenlerin, ölü veya diri diri kaybedilenlerin, sahipsizlerin, bir dala tutunamayanların sayıları hızla artıyor.

Daha hala birileri bu tabandaki kelleleri sayadursun. Din desin, bilim desin, kamuoyu istatistikleri desin. Kimileri de acımasızca talan, fütursuzca çarçur edilen doğal, insan, mali, kaynaklarımızın çetelesini tutadursun! Kolektif hipnoz halinde ekranlarda, kendi bedenine ve yurt toprağına ve insana yabancılaşmış, yabancı turist seyretsin. İçinde bulunduğumuz COVID’li dünya konjonktüründe, hiçbir inandırıcılığı olmayan boş lafları kesmesin. Trajikomikliği bile kalmamış saçma sapan kararlar, icraatlar ve tepkisel davranışları terk etmesin. Ona buna bağırıp, çağırıp, söylenip, mızmızlanıp, sataşmayı sürdürsün. İçimizdeki bölücü/terörist düşmana, dışımızdaki emperyalist/sömürgeci düşmana fatura çıkarıp, öfke kussun. Geçmişten veya günümüzden putlar üretsin, övgüler dizmeyi veya sövgüler düzmeyi sürdürsün. Ya olur olmadık her yere totemler serpiştirerek bunları değersizleştirsin. Veya orasına burasına orasına burasına iğneler saplamak, pisliğe bulamak gibi ilkel yöntemlerle yıkıp, parçalayıp; yerine yenilerini kurgulamaya kalkışsın. Hani, geçmişin, bugünün, geleceğin tarihi de böyle belden aşağı vurmalarla manipüle edilip, yeni hikayeler aranarak, önden kurgulanıp falan yazılabilseydi bari!

Sonuç olarak ahlaklı bir teklif: İvedilikle, birbirimizi anlamak üzere dinlemeye, doğru duymaya, birlikte “ortak ve yepyeni bir dil” öğrenmeye, kendi demokratik rejim ve toplumsal yaşam imgelemlerimizi paylaşmaya ve iç/dış müzakerelerle sağlam adımlarla ilerlemeye, yani biraz daha (bizi “barbar”, “vahşi” veya “maganda” sandıkları gibi değil de!) uygarmış gibi davranıp, serinkanlılık ve saygı ile konuşmaya sahici anlamda gelişmeye, arzu dolu ve taze umutlarla başlamalı.

Fotoğraf: Marija Zaric