Türkiye yeniden bir seçime gidiyor ve bütün ülke bu seçime kilitlenmiş durumda. Her ne kadar uzun süredir parti liderleri birbirleriyle ilgili oldukça sert açıklamalarda bulunmakta bir beis görmeseler de 31 Mart seçimi ve önümüzdeki seçimde bu durumdan farklı olarak İmamoğlu, iktidar şürekâsına göre çok daha yumuşak açıklamalar yapmakta ve kucaklayıcı bir tavır takınmakta ısrarını sürdürüyor. İmamoğlu tarafının söylemi ne kadar yumuşak olursa olsun, dönen tartışmanın, Batı demokrasilerindeki seçimlerle karşılaştırdığımızda, oldukça sert olduğu apaçık görülebilmektedir. Peki, biz Türkiye’de neden daha yumuşak, karşılıklı iletişimin daha ön planda olduğu, nezaket usullerine daha uygun bir seçim süreci geçiremiyoruz? Bizim demokrasimizin diğer demokrasilerden nesi eksik ki, her seçim adeta bir meydan muharebesi gerginliğinde geçiyor? Bu soruların cevâbını vermek için sanıyorum ki öncelikle demokrasilerin ve otoriter rejimlerin ne olduklarına, daha sonra da Türkiye’nin rejim tipinin ne olduğuna karar vermek ve rejim demokratik midir, demokratikse ne derece demokratiktir; otoriteryen midir, otoriteryen ise ne derecede otoriteryendir sorularına yanıt bulmak gerekmektedir.

Sovyetler Birliğinin çökmesiyle beraber dünyada bir iyimserlik hâkim olmuştu. Liberal-Demokratik-Kapitalist rejim tipinin insanlığın ulaştığı son nokta olduğunun artık ilan edildiği Fukuyama (1992) gibi düşünürler tarafından dile getiriliyor, rejim tartışmalarının artık bittiği, tartışılacak konuların çevre sorunları ve teknolojik ilerleme gibi daha “soft” konular olacağı iddia ediliyordu. Demokratikleşmenin bütün dünyaya hâkim olacağı ve en nihayetinde bütün dünyanın yavaş yavaş demokratik değerlerin etkisi altına gireceği tahmin ediliyordu. Fakat durum böyle olmadı. Dünyanın dört bir yanında, demokrasi gibi görünen ama aslında demokrasi olmayan, otoriter öğelerle demokratik öğelerin aynı anda görülebildiği rejimler ortaya çıkmaya başladı. Bu rejimler hibrit rejimler olarak adlandırılıyorlardı. Demokratik rejim-otoriter rejim dikotomisi yerini bir ucunda liberal demokrasi, diğer ucunda ise otoriteryenizm olan bir skalaya bırakıyor, birbirinden farklı özellikler gösteren hibrit rejim tipleri ancak bu skalada bir yerlere oturtulabiliyordu.

Bu rejim tiplerinin kavramsallaştırılması konusunda, Steven Levitsky ve Lucan A. Way isimli iki akademisyen önemli bir çalışmaya imza attılar ve 2002 yılında “The Rise of Competitive Authoritarianism” (Rekabetçi Otoriteryenizmin Yükselişi) isimli makalelerini alanın en önemli akademik dergisi olan Journal of Democracy’de yayımladılar. Levitsky ve Way, rekabetçi otoriteryenizm adını verdikleri hibrit rejim tipini şöyle tanımlıyorlardı: Rekabetçi otoriter rejimlerde, demokrasinin formel kurum ve kurulları politik gücü elde etmek ve uygulamak için temel araçlar olarak görülürler fakat bu kurum ve kurallar o kadar sık ihlâl edilirler ki rejimler artık minimum demokrasi standartlarını sağlayamazlar (Levitsky & Way, 2002, p. 52). Bu iki akademisyene göre bu tip rejimler, demokrasi ile otoriter rejimler arasında uzanan skalada otoriter rejim tarafına daha yakın bir noktaya denk geliyorlar fakat aynı zamanda da demokrasinin bazı özelliklerini gösterebilmektedirler. Modern demokrasilerin demokratik olarak nitelenebilmesi için en az dört kritere uygun olmaları gerekmektedir:

1) Yöneticiler açık, serbest ve adil seçimlerle göreve gelmeliler;

2) Her yetişkin oy kullanma hakkına sâhip olmalıdır;

3) Politik haklar ve sivil özgürlükler; yani örgütlenme özgürlüğü, ifade hürriyeti, basın özgürlüğü gibi özgürlükler geniş ölçüde korunmalıdır;

4) Seçilmiş yöneticiler yönetme hakkına sahip olmalıdır ve hukuk dışı bir vesâyet tarafından etki altına alınmamalıdırlar.

Tabîi buradaki kriterlere demokratik ülkelerin her zaman riâyet ettiklerini iddia etmek doğru olmayacaktır. Fakat bu ülkelerde ortaya çıkan ihlâller geniş ve sistematik bir sürekliliğe sahip olmadıklarından bu ihlâller demokratikliklerine halel getirmeyecektir. Ancak rekabetçi otoriteryen rejimlerde bu kriterlerden birkaçı sık sık ihlâl edilmektedirler. Örneğin seçimler geniş çaplı usûlsüzlükler olmadan yapılabilmektedir. Fakat adayların bir kısmı devlet kaynaklarını kendi çıkarları adına suistimal ederler, muhâlif adayların medyada yeterince yer bulmalarına müsaade etmezler, muhâlif adaylar ve destekçileri tâciz edilir ve nâdir de olsa bazı durumlarda seçim sonuçları manipüle edilebilmektedir. Gazeteciler, muhâlifler ve hükûmeti eleştirenler jurnalciliğe mâruz kalabilir, tehdit edilebilir, şiddet görebilir, hapsedilebilir ve hatta öldürülebilirler (Levitsky & Way, 2002, p. 53). Bütün bunlara rağmen, rekabetçi otoriter rejimler tam olarak otokratik rejimler değildirler. Demokratik kurum ve kuralları tamamen ve açıkça elimine etmek yerine bu kuralların etrafından dolaşılması tercih edilmektedir. Muhâlefeti yasaklamak yerine yukarıda saydığımız yöntemler kullanılır, yargıya açıkça müdahale etmek yerine gizli müdahaleler yapılır, dişli olarak görülmeyen muhâlifleri hapse atmaktansa yargı yollu baskı uygulanır, iş insanları maliye yoluyla baskılanır ve bu tip tacizler “yasal” bir şekilde yapılmaktadır. Muhâlefet araçlarının tamamı direkt olarak ortadan kaldırılmadığından ve yasadışılaştırılmadığından dolayı, muhâliflerin kullanabileceği siyâsî araçların iktidar için anlamlı bir tehdit olması hâlâ mümkündür.

Eminim ki yukarıda yazılanları okuyan insanların ciddi büyüklükteki bir kısmı “Tam da Türkiye” diye içinden geçirmiştir. Fakat henüz iknâ olmayanlar için birkaç bilimsel veriyle buradaki argümanları Türkiye için daha iknâ edici ve daha somut bir hâle getirmek gerektiğini düşünmekteyim. Bunun için öncelikle Türkiye’de medyanın durumunu inceleyerek başlamak gerekmektedir. Bu inceleme için dünya genelinde kabul görmüş ve en önemlisi, araştırma metodolojisi iknâ edici olan[1] Freedom House en doğru kaynak olacaktır[2]. Freedom House verilerine göre Türkiye’de basın özgürlüğü neredeyse yoktur. Derecelendirme yöntemlerinde en iyi durum 4, en kötü durum 0 olmak üzere değerlendirilirken, Türkiye’nin notu 1’dir. 2016 yılında yaşanan darbe girişimi sonrası toplam 150 medya kuruluşu kapatılmıştır ve hâlen 68 gazeteci hapistedir. Anaakım medya neredeyse tamamıyla iktidârın elindedir. O kadar ki, aynı başlıklarla çıkan farklı gazeteler artık sık rastlanabilir durumdadır. Fakat bunlara rağmen hâlâ yayın yapmaya devam eden muhâlif medya kuruluşları da bulunmaktadır. Her an üzerlerinde RTÜK gibi kurumların baskılarıyla çalışsalar da muhâlif gazetecilik yasaklanmamıştır. Bireysel haklar ve özgürlükler bakımından durum nedir? Mülkiyet hakkı gibi temel bir hakkın kullanılması ve korunması neredeyse sağlanamamaktadır. İktidar tarafından gerekli görülmesi hâlinde şirketlere kayyim (evet, kayyim) atanmaktadır ve bu yöntemle toplam 11 milyar dolarlık varlığa el koyulmaktadır. Muhâlif iş insanları mâliye baskısı altındadır. Türkiye bu konuda 4 üzerinden ancak 1 puan alabilmektedir. Diğer temel haklardan olan toplantı ve gösteri hakkı yine 4 üzerinden değerlendirildiğinde Türkiye ancak 1 puan alabilmiştir. Toplantı yapmak iktidar partisine destek çıkmak içinse serbest, iktidar partisini rahatsız etmeyecek konularla ilgiliyse kısıtlı bir biçimde serbesttir. Sivil toplum kuruluşlarının 1500 tanesi yine darbe sonrası kapatılmıştır ve örgütlenme hakkı ciddi bir biçimde kısıtlanmıştır. Bu alanda da Türkiye yine 4 üzerinden 1 puan alabilmiştir. Belki de en önemli temel hak olan ifade hürriyetinin durumu nedir diye soracak olursak durum oldukça vahim görünmektedir. Cumhurbaşkanına hakaretten dolayı yargılanan sayısı 12 bin 173 olup ceza alanların sayısı 6.033’tür. Her ne kadar halk özellikle sosyal medya yardımıyla fikirlerini dile getirebilse de Türkiye’nin bu konudaki puan yine 4 üzerinden 1’dir. Peki, hukukun üstünlüğü ilkesi ne kadar korunabilmektedir? Bağımsız yargı özellikle son anayasa değişikliğinden sonra neredeyse kalmamıştır. Tutukluluk süreleri uzun ve gereksiz bir biçimde kullanılabilmekte, henüz yargılanma sürecinde adeta cezalar infaz edilmektedir. Türkiye’nin bu konudaki puanı 4 üzerinden 0’dır. Gelelim seçimlere ve partilerin durumlarına. Türkiye maalesef bu konuda da rekabetçi otoriteryenlik özellikleri göstermektedir. Bireyler istedikleri partiye üye olmakta serbesttirler ve rekabetçi bir seçim ortamı anayasal kısıtlamalar çerçevesinde sürdürülebilmektedir. Seçimler, seçim barajı gibi anti-demokratik öğeler barındırsa da ortaya çıkan yeni ittifak sistemi partiler için alternatifler oluşturmaktadır. Seçimler geniş çaplı usûlsüzlükler olmadan yapılabilmektedir. Fakat iktidar adayları muhalif adaylara göre çok daha geniş devlet imkânlarına sahip bir şekilde adaylıklarını yürütmektedirler. Türkiye bu konuda diğer öğelerde olduğundan daha başarılıdır. Puanı 4 üzerinden 2’dir.

Görüldüğü üzere Türkiye’de tam manasıyla bir demokrasiden bahsetmek pek mümkün değildir. Fakat aynı zamanda tam otokratik bir rejimden de bahsetmek mümkün görünmemektedir. Türkiye’yi demokratik-otokratik rejim tipi skalasında bir noktaya yerleştirmeye çalıştığımızda, demokrasiye göre otokrasiye daha yakın bir pozisyon olan rekabetçi otoriteryenlik adlı rejim tipine yerleştirmek en doğrusu gibi görünmektedir. Demokratik kurum ve kuralların neredeyse tamamı öyle ya da böyle gözlemlenebilmektedir fakat bu kurumların kapasite ve kabiliyetleri iktidar tarafından kısıtlanmıştır. Evet, mülkiyet hakkı vardır fakat bir mâli müfettiş muhalefet olduğunuzdan dolayı iş hayatınızı bitirecek cezalar yazabilmektedir. Evet, basın özgürlüğü anayasal bir haktır fakat gazeteniz bazı sebeplerle kapatılabilir, kayyim atanabilir daha sonra yandaş sermâye sahiplerinden birine satılabilir. Evet, ortada bir sandık vardır ve genel olarak usûlsüzlük olmadan seçim yapılabilir fakat ülkenin en büyük şehrinin belediye başkanlığını “bir oy farkla” kazanmanız hâlinde mazbatanıza el koyulabilir. Dolayısıyla muhalefet ve iktidar sürekli olarak kaybetme korkusu içinde rekabet etmektedirler. Bu korku, tarafların birbirlerini düşmanlaştırmak zorunda kaldıkları, kazananın her şeyi kazandığı, kaybedenin ise her şeyi kaybettiği bir siyâsî ortam yaratmaktadır. Siyâsî liderlerin övünerek bahsettikleri “Avrupa’da olmayan katılım oranlarının Türkiye’de olması” durumu ise bu korkunun ülke siyâsetine yerleşmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Bu durum demokrasinin varlığına değil eksikliğine işaret etmektedir. Unutmamak gerekir ki, demokrasi; kazananın her şeyi kazanamadığı, kaybedenin ise her şeyini kaybetmediği bir rejim tipidir.

Kullanılan Kaynaklar:

Fukuyama, F. (1992). The End of History and the Last Man. New York: Macmillan.

Levitsky, S., & Way, L. (2002). The Rise of Competitive Authoritarianism. Journal of Democracy, 13(2), 51–65. https://doi.org/10.1353/jod.2002.0026


[1] https://freedomhouse.org/report/freedom-world-2016/methodology

[2] https://freedomhouse.org/report/freedom-world/2019/turkey