Yangınlar, depremler, seller, kuralıklar ve son olarak da bütün dünyayı oldukça sert bir şekilde etkileyen Covid-19 pandemisi. Gündelik hayatımızda sıradan haberler olarak yer alan bu doğal tehlikeler (natural hazards) ve yarattığı afetlerin (disasters) etki ve sayıları yıldan yıla artmakta olduğu bilinmektedir. Birleşmiş Milletler, 2020’nin içerisinde yayınladığı ve son 40 yıllık dönemi iki farklı periyotta karşılaştırmalı olarak ele aldığı bir rapor yayınladı. Raporun sunduğu veriler ne yazık ki iç açıcı değil.

Tablo.1: 1980-1999 ve 2000-2019 aralıkları afet etki karşılaştırması (UNDRR, 2020)

Yukarıda Tablo.1’den de izlenebileceği üzere, 2000-2019 döneminde kayda giren afet sayısı bir önceki döneme göre neredeyse iki katlık bir artmıştır. Tablo.2’den de izlenebileceği üzere bu büyük artışın çok büyük bir kısmını sel ve fırtınaların oluşturduğu görülmektedir. Raporda sadece bu iki doğal tehlikenin bile kayda değer artışının iklim değişikliği ile doğrudan ilişkili olduğu belirtilmektedir (UNDRR, 2020; 17).  Toplam ölüm sayıları her ne kadar afet sayısı ile paralel büyük bir artış göstermemiş olsa da dolaylı olarak dünya genelinde 4 milyar kişiyi etkilediği düşünülmektedir. Son 40 yılda gerçekleşen afetlerin ekonomik kayıplarının toplamının ise 4,6 trilyon dolarlık bir hacme ulaştığı yine Tablo.1’de izlenebilmektedir.

Tablo.2: 1980-1999 ve 2000-2019 yılları gerçekleşen afet sayıları (UNDRR, 2020)

Aşağıda, Tablo.3’te ise son 20 yıllık dönemde etkilediği insan sayısı bakımından üç doğal afetin öne çıktığı görülmektedir. Sel (hidrolojik), kuraklık (klimatolojik) ve fırtınalar (meteorolojik) geniş ölçekte ve uzun vadede çok büyük insan topluluklarını etkilemiştir. Bu üç afetin de özellikle iklim değişimine bağlı yaşanan gelişmelerin açık bir göstergesi olarak okunması mümkündür.

Tablo.3: Afetlerden etkilenen kişi sayıları (UNDRR, 2020)

Tablo.4’te ise en çok ölümlü afetin depremler aracılığıyla yaşandığı görülmektedir. Her ne kadar depremlerin diğer afetlere göre sayısı göreceli olarak az olsa da ölümlü sonuçları itibariyle yıkıcılığı en yüksek afet olarak değerlendirilmesi mümkündür. Bu durum ise iklim değişikliği sorununun dışında başka birtakım problemlerin varlığına da işaret etmektedir; onlar da kentsel çevre ve örüntülerinin niteliği ve dayanıklılığıdır. Bu tehlikelere maruz kalan bölge ve çevrelerde görülen zararlar, o bölgenin sahip olduğu özelliklerle doğrudan ilişkilidir. Örneğin, afet ve tehlikeler gözetilmeden gerçekleştirilen planlama faaliyetleri, zayıf yapı tasarımı ve inşa faaliyetleri, çevre yönetimi, toplumsal farkındalık çalışmaları ve idari faaliyetler gibi bir dizi eylemin eksikliği bölgenin bu olaylardan olumsuz bir şekilde etkilenmesini sağlamaktadır (M.Balaban, 2017; 509). Kısacası, doğal tehlikelerin afete dönüştüğü yer tam da burasıdır.  

Tablo.4: Afetlerde hayatını kaybeden kişi sayıları (UNDRR, 2020)

Yukarıdaki doğal tehlike ve afetlere ek olarak, küresel ölçekte güçlü bir sarsıntıya yol açan ve halen devam eden Covid-19 pandemisi neredeyse bütün dünya ülke ve kentlerini hiç beklenmediği bir anda hazırlıksız bir şekilde yakalamış, milyonlarca kişiyi etkilemiştir. John Hopkins Üniversitesi’nin anlık olarak yayınladığı son rakamlar pandeminin şiddeti ve gücünü gözler önüne sermektedir. Şu ana kadar dünya genelinde 200 milyondan fazla vakanın tespit edildiği süreçte, 4 milyondan fazla kişinin ölümüne yol açmıştır. (JHU, 2021). Pandemiden dolayı hayatını kaybedenlerin sayısı, son yılda 20 yılda gerçekleşen afetlerdeki ölüm sayılarını daha ilk yılında geçmiş olmakla beraber salgının da daha ne kadar devam edeceği tam olarak bilinmemektedir.

Her ne kadar kapsamlı bir çalışma için erken bir sürecin içinde olunsa da pandeminin dünya genelinde bu denli hızlı yayılmasının temel etmenlerinden bir tanesinin küreselleşme ve hızlı kentleşmenin temel sorunlarıyla ilişkili olduğu tespitleri dile getirilmektedir (Keil, 2020). Kent nüfuslarının artması ile artan enerji, gıda ve doğal kaynak ihtiyaçları ekosistem tahribatlarına ve bunun da iklim değişikliğine yol açan sonuçları tetiklediği bilinmektedir. Özellikle yeni tarım alanları ve yerleşim alanları açılması için gerçekleştirilen orman kesim ve tahribatları (ormansızlaştırma) insan toplulukları ile yaban hayat arasındaki temas yüzeyini arttırarak salgının başlayıp yayılmasını olanaklı hale getirdiği düşünülmektedir. Bir başka tehlike ise bu tahribatlara karşı önlemler geliştirilemezse salgın ve diğer afetlerin artacağı gerçekliğidir (Tolunay, 2020). Keza, Dünya Sağlık Örgütü de benzer bir düşünce ile bu pandeminin son salgın olmayacağını dile getirmektedir (DSÖ, 2020).

Öte yandan kentlerde biriken nüfus yoğunlukları, Birleşmiş Milletler’in 2018 yılında yayınladığı rapora göre bugün dünya nüfusunun %55’i kentlerde yaşadığı ve bu oranın 2050 yılında ise %70’lere ulaşacağı tahmin edilmektedir. Ancak bu oranı, kentleşme yoğunluğu görece düşük Asya ve Afrika ülkeleri dışında değerlendirildiğinde; Kuzey Amerika’da %82, Güney Amerika’da %81, Avrupa’da ise %74 olduğu yine aynı raporda belirtilmektedir (UN, 2018). Türkiye’de ise TÜİK’in Şubat 2020’de yayınladığı, 2019 sonuçlarına göre nüfusun %92,8’i il ve ilçe merkezlerinde yaşamakta olduğu belirtilmektedir (TÜİK, 2020). Ancak bu oranın yanıltıcı olduğunu söylemek gerek. 2012 yılında çıkarılan “büyükşehir yasası” ile köyler, mahalle statüsüne geçirilmiş ve bağlı oldukları il/ilçelere bağlanarak, kentsel yerleşkelerin nüfusları arttırılmıştır. Yine, aynı TÜİK’in 2011-2012 yılı sonuçları incelendiğinde ise kentsel nüfus oranının %77’lerde olduğu görülecektir (AA, 2013). Bu oranın daha gerçekçi olduğu düşünülecek olursa, Türkiye, Avrupa ile birbirine yakın bir kentsel nüfus oranına sahip olduğu söylenebilir. Günün sonunda Avrupa ile yakın bir kentleşme oranına sahip Türkiye kentlerinin mekânsal niteliği her ne kadar Türkiye’nin yoğun siyasi gündemi içerisinde kendisine pek de yer bulamasa da yaşanan ve yaşanılacak tehlikelerin olumsuz etkilerine oldukça açık görülmektedir.

Nasıl ki 19.yüzyıl kentleri, 20. yüzyılın hemen başında sanayileşmenin erken krizleri ile karşı karşıya kaldıysa, bugün de 21. yüzyılın hemen başında kentler yeniden, ancak bu sefer çok daha katmanlı ve aynı zamanda küresel ölçekte etkileri olan farklı krizlerle karşı karşıya olduğu; özellikle yıldan yıla hızlı bir şekilde nüfusun giderek kentsel bir nitelik kazanması, ekonomik, ekolojik, sosyal ve mekânsal yeni sorunları doğurduğu ve iklim değişikliğinin etkileri ile de sayıları artan doğal tehlikelerin yıkıcı sonuçlarını hemen hemen her gün haberlerde görmekteyiz.

Doğal veya insan etkisiyle oluşturulan risklerin artışı, son dönemde özellikle şehircilik yazınında kentsel dirençlilik (urban resilience) kavramının ortaya çıkışını sağlamıştır (Sharifi, 2020). Oldukça genel bir tanımlama ile kentsel dirençlilik; herhangi bir kentsel sistemin karşılaştığı şoklara ve krizlere dayanma, bunlardan hızlı bir şekilde kurtulma, oluşan duruma adapte olup işlevlerin sürekliliğini sağlama yeteneği olarak ifade eden çerçeve bir kavram olarak tanımlanmaktadır (UN-Habitat, 2017). Kentlerin dirençli hale gelebilmesi ise idari, çevre (yapılı ve doğal çevre), ekonomik ve sosyal konular olmak üzere 4 ana başlığın bir bütün halinde ele alınması ile mümkün olabilmektedir (OECD, 2020)[i]. Şimdi bu başlıklara sırayla bakalım.

Bir idarenin, merkezi veya yerel yönetim olması fark etmeksizin, hesap verebilir, şeffaf ve eşgüdüm içerisinde kamusal ve kentsel politikaları kurumsal işleyiş içerisinde belirleyebilme kapasiteleri, kent veya bölgelerin kriz ve risklere karşı dayanımını arttıracak en temel özelliklerdir (OECD, 2020). Karar alıcılar, kentlerin fiziksel, ekonomik ve sosyal coğrafyalarını belirleyecek politikaları, kısa-orta-uzun erimli projeksiyonlarla belirlemeli, ilgili kurumlar ve paydaşlar ile müzakere etmeleri ve sonuçları kamuoyuyla paylaşılmalıdır.  Öte yandan, afet ve krizlere karşı ise risk yönetimi odaklı yaklaşımlar benimsenmeli, afetlerin yıkıcı sonuçlarını önleyici tedbirlerin öncelenmesi gerekmektedir (Tuğaç, 2020; Balaban, 2017).

Doğal ve yapılı çevrenin, yani kentsel mekânın bulunduğu coğrafyanın ekosistemi ile kuracağı ilişkilerin niteliği ve niceliği, risklere karşı kentin dirençlilik düzeyini belirleyen bir diğer başlık olarak öne çıkmaktadır. Bu doğrultuda, kentsel nüfusun, barınma, sağlık, eğitim, su, elektrik ve yol gibi temel altyapı ve servislere olan erişimi, kentsel açık/yeşil alanların oranı ve niteliği gibi temel mekânsal ihtiyaçların bütüncül bir perspektifle ele alınıp planlanması gerekmektedir. Planlama pratiği ise temel olarak; neyin (kullanımlar), nerede (yer seçim), ne kadar (alan ve hacim), hangi doygunlukta (yoğunluk) olacağına ve aralarında ne kadar ilişki (ulaşım ve iletişim) kurulacağına karar verme faaliyetleridir (Günay, 2018). Öte yandan, gelecekte karşılaşılacak krizlere karşı risk yönetimi ise planlama faaliyetlerinin bir alt başlığı olarak ele alınmalı, oluşabilecek tehlikelere karşı dirençliliğin de “planlanması” gerekmektedir (Galantini, 2019). Örneğin, bilimsel verilerin ışığında yapılmış bir planın, afetler için hayati bir önem taşıyan; park veya meydan gibi kentsel açık alanları, yerleşim yerinin ihtiyacını karşılayacak büyüklükte öngörülmesi, öte yandan hem afet sırasında hem de sonrasında bütün bireylerin güvenli bir şekilde erişerek ve gerekli kamu servislerini alabilmesi sizin mekânsal olarak ne kadar dirençli olduğunuzu gösterecektir; hangi plan kapsamında yapıldığı bilinmeyen ve kente nasıl bir kullanım yoğunluğu getireceğini öngörmeden ayrıca hâlihazırda işlerliği bulunan bir havalimanın pistine inşa edilen “pandemi hastanesi” gibi örnekler ise orta ve uzun vadede kentin direncini zayıflatacak faaliyetlerdir. Kısacası, planlama hem potansiyelleri hem de riskleri öngörebilmektir.

Gelir adaletsizliklerinin ve buna bağlı sorunların giderilmesi, işsizliğin azaltılması ve yeni iş alanlarının oluşturulup teşvik edilmesi gibi konular ekonomik dirençliliği güçlendirecek temel unsurlar olarak görülebilir. Şüphesiz ki güçlü ve daha az kırılgan bir ekonomik düzenin varlığı, neoliberal iktisadi teorisyenlerinin iddialarının aksine, bütün toplumsal sorunları çözebilme kabiliyeti gösteremeyebilir; ancak, adil bir sistemin varlığı ve gelir adaletsizliğinin “görece” giderildiği yerlerde bazı temel sorunları en aza indirdiğini düşünmek mümkün. Bu bağlamda, sorunların niteliği ve boyutlarını anlayabilmek için “gelişmiş” ve “gelişmekte” olan ülkelerin gündemlerine karşılaştırmalı olarak bakmak faydalı olabilir.

Türkiye’de yaygın kanaatin aksine kentsel niteliği bulunan bütün yerleşim yerlerinin “kent planları” hazırlanmakta, yapılar içinse mimarlık ve mühendislik hizmetleri verilmektedir. Ancak, yaşanan afetlerin sonuçlarından da görüleceği üzere bu planların ve hizmetlerin nitelikleri büyük soru işaretleri barındırmakta; sorgulanmaları ise merkezi ya da yerel karar alıcılar tarafından pek de istenmemektedir. Türkiye’de böylesine bir iklimin gelişmesinde, yine, Türkiye siyasetinin önemli aktörlerinden birinin sarf ettiği “bize plan değil, pilav lazım” sözlerinin doğrudan etkisi olduğunu hatırlatmakta fayda var: Kullanım değeri yerine değişim değerinin öncelendiği bir düşünsel iklimin getireceği kuraklık ise, bizleri, oldukça yakın bir zamanda pilavı yapacak suya bile muhtaç hale getirecektir.   

Peki, öyleyse yazının başlığında sorduğumuz soruyu yineleyelim: Türkiye dirençli kentler inşa edebilir mi? Hiç şüphesiz ki evet. Zira yukarıda işaret edilen pek çok sorunu çözecek insan sermayesi, akademik ve teknolojik bilgi birikimi, kurumsal altyapısı ve kapasitesi mevcuttur; uzun süredir olmayan tek şey ise bütün bu bileşenleri bir araya getirecek müzakere zeminidir.

Fotoğraf: Karim MANJRA


Kaynakça:

[1] UNDRR (2020). Human Cost of Disasters: An Overview of Last 20 Years 2000-2019

[2] Balaban. M.Ş., (2017). Afet Risk Yönetimi, Sakınım Planlaması ve Dirençli Kentler. Ed: S. S. Özdemir, Ö.B. Özdemir, N. Uzun. Kent Planlama (ss: 507- 537). İstanbul: İmge Kitabevi.

[3]https://coronavirus.jhu.edu/map.html (Erişim Tarihi: 14.08.2021)

[4] Covid-19: Kentsel Bir Gezegende Pandemi. Birgün Gazetesi. Roger Keil makalesi.

Erişim Tarihi: 14.08.2021

https://www.birgun.net/haber/covid-19-kentsel-bir-gezegende-pandemi-299194

[5] Salgın Hastalıklar, Ekosistem Tahribatları ve İklim Değişikliği ile İlişkili mi? İklimhaber. Doğanay Tolunay makalesi.

Erişim Tarihi: 14.08.2021

https://www.iklimhaber.org/salgin-hastaliklar-ekosistem-tahribatlari-ve-iklim-degisikligi-ile-iliskili-mi/

[6] DSÖ Başkanı Tedros: Covid-19 son pandemi olmayacak. Birgün Gazetesi.

Erişim Tarihi: 14.08.2021

https://www.birgun.net/haber/dso-baskani-tedros-covid-19-son-pandemi-olmayacak-328170

[7] United Nations (2018). World Urbanization Prospects: The 2018 Revision

[8] TÜİK (2020) Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi Sonuçları, 2019

Erişim Tarihi: 14.08.2021

https://data.tuik.gov.tr/Bulten/OpenPdf?p=lO5n0FmWvTl1bUzPPqbmqcsZFbJ1mqw1Vhqx8esp0Xs13KQb11jHiw/TColGTowF8bazc0R2kKhgvyZVrppUxAu4qppNCUPQPRMgTCiLvcQ=

[9] İşte Türkiye’nin Nüfusu. Anadolu Ajansı

Erişim Tarihi: 14.08.2021

https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/iste-turkiyenin-nufusu/280851

[10] Sharifi. A. (2020). Urban Resilience Assessment: Mapping Knowledge Structure and Trends. Sustainability 2020. 12:5918. 1-18.

[11] UN-Habitat (2017). How resilient is your city? UN-Habitat: City Resilience Profiling Programme

[12] OECD (2020). Resilient Cities.

Erişim Tarihi: 14.08.2021

https://www.oecd.org/cfe/regionaldevelopment/resilient-cities.htm

[13] Tuğaç, Ç. (2020). İklim Değişikliğine Karşı Kentsel Dirençliliğin Sağlanması ve Ekonomik Boyutu Üzerine Bir Değerlendirme. İdealkent: Kentleşme ve Ekonomi Özel Sayısı. ss: 1126-1155, 11

[14] Günay, B. (2018). Şehircilik Yazıları. Ankara: Ortadoğu Teknik Üniversitesi Yayınları.

[15] Galantini, Z.D.Y. (2019). Catching on “Urban Resilience” and “Examining Urban Resilience Planning” İdealkent: Volume 10, Issue 28. ss: 882-906.


[i] Bu 4 ana başlık farklı kaynaklarda farklı alt ve üst başlıklarda da ele alındığı bilinmektedir, ancak OECD’nin belirlediği bu üst-başlıklar kapsayıcı olmaları yönüyle tercih edilmiştir.