Televizyonda gördüğüm, biraz Youtube’da izlediğim, küçükken evdeki ders kitaplarının arkasındaki, sonradan da Türk Dünyası dergilerindeki haritalarda gördüğüm Hristiyan Türkleri ziyarete gidiyorum. İşte, dilde, gezide ve fotoğrafta birlik için geliyorum.

Küçükken tüm Türkleri Müslüman ve de sünni sandığımdan, (İyi ki hepsini Karadenizli sanmıyormuşum) Hristiyan Türkler çok ilginç geliyordu bana ve görmek için deliriyordum. Hristiyanlara gavur diyorduk ve filmlerden izlediğim kadarıyla bu gavurlarla hep kavga ediyorduk. Kişinev otogarında Komrat minibüsünün şoförü İlyas Abi’yle tanıştık. İlyas Abi tam bir kasaba minibüsçüsü, süper eğlenceli bi adam. Konuşurken “biz de Türküz ama Müslüman değiliz, kestirmiyoruz yani” dedi. Bu dinsel şakanın devamında, internette gördüğüm “Komrat Dolayı” yazan dev tabelayı sordum. Şehre girmeden önceymiş. Normalde kendi aracınla gidersen durup fotoğraf çekebilirsin. Ama sağ olsun İlyas Abi, yolda iki dakka dururuz diye söz verdi. Dediğimiz yere geldik, yolcu arkadaşlardan birine “gelir misin az benle” dedim. Sağ olsun kırmadı, ben Pembe Panter JK atkısını açtım, o da resmimi çekti.

Gagavuz Siyasetine Nasıl Müdahil Oldum?

Komrat terminalinde inince karşımda bir seçim çalışma masası gördüm, gidip tanıştım. Mevcut başkan İrina Vlah’ın ekibiymiş. Biraz sohbet edip, anı videosu çekerken net tavrımı koydum, “İrina Reyiz, seni başkan yapıcaz.” 2019’daki seçimleri tekrar kazandı.

Rastgele yürüyerek pazar yerine ulaştım. Tezgâhların hemen hemen hepsinde kadınlar çalışıyor. Bir tanesi Türkiye’de Hülya Avşar’ın evinde çalışmış. Tam karşısındaki teyze de, Avşarkızı’nın (Televole’de hep böyle derlerdi ona) annesinin bakıcılığını yapmış. Zaten Gagavuzya’daki birçok insanın bir Türkiye hikâyesi var. Geneli çocuk bakımı, yaşlı bakımı, ev hizmetleri ve zanaat işleri için. Okumaya gelen gençler de var. Pazardaki teyzelerden biriyle güzel bir diyaloğumuz oldu:

Teyze: Sen iş için mi geldin?

Ben: Yok, gezmeye geldim.

Teyze: Gezmeye mi, nasıl gezmeye?

Ben: Öyle işte normal, gezmeye.

Teyze: O zaman sen zenginsin.

Ben: Yoo, zengin değilim, ama işte gezebiliyoruz.

Teyze: O zaman sen haylaksın?

Ben: Ney? Haylak mı?

Yan taraftan bir abla: Yani aylaksın diyor. Boş gezen.

Ben:  Yaw geziyoruz işte. Görmeye geldik buraları.

Teyze: Hani ya, yoktur yanında bir dişi. Kendin mi geldin?

Ben: Evet. Kendim.

Teyze: E olmaz, sana bulalım buradan birini. Bak bu Moldova’nın kızları var ya, süper süper. Yoksa sen buraya kadın bakmaya mı geldin?

Ben: Yok abla, Allah Allah. Gezmeye işte.

Pazaryerinin o bölümündeki komşu tezgâhlarla beraber koptuk. İyi makaraya aldılar beni. Bu diyaloğun devamında, yan tezgahtaki genç bir kızı kaş göz işareti yaparak da bana gösterdi. Kızı da utandırdılar. Teyzelerin fotoğrafını çektim ama kız istemedi. Bizden yana bakmadı bile. Yaw olacak işi de bozuyosunuz be teyze. Ah be Anadolu insanı. 🙂 (Pardon bi an şaşırdım.) 

Komrat Çarşı

Öğlen sıcağı. Soğuk içecek satan bi yer buldum. Önü kalabalık. Yan taraftan sesleniyorum, “bana da bi orta boy. “Kız dönüp sesleniyor, “şindik, şindik bakcam sana şindik dur.” Bu “şindik” lafını en son rahmetli babaannem amcamın oğlunu elinde süpürgeyle tehdit ederken duymuştum: “şindik yirsiy süpürgeyi, epsem dur.” İçeceğimi aldım, çok lezzetli bişey. Ballı şerbet gibi ama içeriğini sormadım.

Tam karşımda bir kafe var ve sahibinin Türkiye’den olduğunu hemen anladım. Kafenin adı: Kafe Türk. Evet bu zekam sayesinde hiç aç kalmam ben. Gittim, tantuni söyledim bi de soğuk bira. (ooh mis) İşletmecisi polislikten istifa edip buraya yerleşmiş. Eşi Gagavuz Türkü. On sene de bizim orda, Bartın’da çalışmış. Burada otururken yanımıza gelen iki dayı da sohbete girdiler, bizim bi resmimizi çeksene dediler, çektim.  Sonra yavaştan yola koyuldum.

Hemen ileride bir kilise var, içeriye girdim. Yine bir teyze, bir elinde süpürge bir elinde faraş, temizlik yapıyor. Kadın anneme benziyor sanki. Muhtemelen sizin de Kayseri’deki, Erzurum’daki, Mardin’deki annelerinize de benziyordur. Öyle “hello mello” yok, “can I ask something” yok. Türk olmanın rahatlığıyla “Teyze kolay gelsin” dedim. “Sağ ol oğlum, hoş geldin.” Yirmiden fazla ülkede, duyduğuma en mutlu olduğum şey sanırım budur: oğlum hoş geldin!  Kiliseden çıkıp parkın içinden geçerken oturan iki arkadaş gördüm. Selam verdim, birisi bilmiyor ama diğeri çok iyi Türkçe konuşuyor. “Türksünüz di mi” diye sordum, “Hayır” dedi, “ama Türkiye’de okuyorum, İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde”. Okulu bitince de ne Türkiye’ye dönmeyi ne de Moldova’ya dönmeyi düşünüyormuş. “Avrupa’ya gidicem” dedi. Zaten buranın halkının kaderi olmuş gurbetçilik. Okuyanlar Avrupa, diğerleri de duruma göre Rusya, Ukrayna, Türkiye.

Buyurun Cenaze Şarabına!

Uzunca bi turdan sonra Komrat Üniversitesi’ne geldim. Etrafta kimse yok. Binaya giden yolda sağlı sollu sıralanmış büstlerin arasında Süleyman Demirel ve Nursultan Nazarbayev var. Başka, Nikolay Baboğlu, Dionis Tanasoğlu, Dimitri Kantemir.  Okulun önünde fotoğraf çekerken bir ablayla tanıştık. Tepeden tırnağa simsiyah giyinmiş. Derken bir kaç kişi daha geldi. Sonra birden kalabalık oluştu. Ablaya sordum,

-Burda bir etkinlik mi var?

-Etkinlik ne demek bilmiyorum.

-Yani işte, bir kutlama, bir anma, sergi gibi.

-Ha, bizim cenazemiz var, cenaze yemeği olacak. Siz de buyurun, katılın yemeğimize.

Bakınmaya geldiğim Komrat Üniversitesi’nde cenaze yemeğine katılıyorum. Görelim mevlam neyler, neylerse güzel eyler…

İstanbul’dan Jurnalist Gelmiş

Yavaştan tüm cemaat toplandı. Yemek salonuna doluştuk. Masalarda Türkiye’den tanıdık lahana sarmalar var. Yalnız bir de küçük kadehler var. Allah Allah, nedir bu acep? Neyse, anlarız şimdi. Sandalyenin birine iliştim. Yanımdaki abi, rahmetli olan kişinin oğluymuş. “Başınız sağ olsun” derken çok kibar bir hanımefendi yanıma geldi: “Aabi, hoş geldin!” Vallahi de billahi de, İstanbul’da tanışıp da unuttuğum biri mi acaba diye düşündüm. Bir insana akrabasından başkası öyle içten hoş geldin demez, diyemez. Sanki bizim oralardan Beyza, Feyza, Rümeysa. Sonra kendini tanıttı, o da rahmetlinin geliniymiş, yanımdaki abinin eşi yani. Türkiye’de çalışmış bir süre. Öğrendim ki, tipimden ve boynumdaki kameradan dolayı cemaat içinde hakkımda dedikodu çıkmış: İstanbul’dan jurnalist gelmiş!

Masada karşı tarafımda cenaze sahibi ailenin köyden gelen akrabaları var. Haliyle merak edip sordular kimim, kimlerdenim, nerden geldim diye. Anlattım. Bu teyzeler de bizim Bartın’da ya da siz deyin Maraş’ta ,Sivas’ta, Konya’dakiler teyzelerin aynısı. Tipleri de, huyları da aynı. Hemen gene beni evermeye kalktılar: “Oğlum bizim köyde çok güzel kızlar var, sen bizim köye gel.” Anlayacağınız, şöyle geniş zamanda gelsem bekar dönmezdim Gagavuzya’dan.

Yemek  yerken, rahmetlinin oğlu olan yanımdaki abi kadehini alıp bana döndü, “Allah rahmet eylesin” deyip diğer tarafa döndü ve tekrarlardı: “Allah rahmet eylesin.” Gagavuzlar Hristiyan, ama Fatiha-İhlas okumak dışında dini terminolojileri bile bizimki gibi. Üniversite yıllarımda, Gagavuzların Türk olmayan Hristiyanlara “gavur” dediklerini duymuştum.

İkinci kadehi içerken, artık ritüeli öğrendiğimden kadehi kaldırdım, sağa dönüp selam verdim, “Allah rahmet eylesin,” sonra sola dönüp söyledim, “ Allah rahmet eylesin.” Ardından şarabı bitirdim. Bir süre geçtikten sonra, artık vakit ilerlediğinden kalkmalıydım. Cenaze sahibi abiden izin istedim. “Bi şarap daha için, öyle gidin” dedi. “Yok” dedim, “Sağ olun, ben iki tane içtim yeter bana.” Aldığım cevapla bir şoka daha girdim: “Babamın rahmeti için!” Evet burası Gagavuzya ve Hristiyan Türklerin adetleri böyle. Üçüncü şarabı da doldurup elime aldım. Önce sağa döndüm: “Allah rahmet eylesin,” sonra sola, “Allah rahmet eylesin…!” Dedim ya, buyurun cenaze şarabına!. Bu abiyi, misafirperver eşini ve çok tatlı köylü teyzeleri geride bırakıp, oradan ayrıldım. Ama şunu da ekleyeyim, hayatımdaki en güzel sarmayı galiba bu cenazede yedim. 

Nasıl bir hayat

Azlar çoklar içinde

İsyanım geliyor

Açlar toklar içinde

Bir elimde şarap, rahmet diliyorum Allah’tan

Cenazedeyim

Şoklar şoklar içinde!

Çadır Lunga Yollarında

Cenazeden sonra otogarda iki alternatifim var: ya Kişinev’deki otele döneceğim ya da Çadır Lunga’ya gideceğim. Çadır Lunga, Uzun Çadır demek. Gagavuzlar kısaca Çadır diyor. Saxan diye bir futbol takımları var. Buraya gelmeden önce internetten bakıp Banu Avar’ın videolarında görmüştüm. Mari Kız şarkısını da o zaman gördüm. Kemal’in Üretmenleri’ni de. İzlediğim kayıtlara göre, Atatürk buraya cumhuriyetin ilk zamanlarında öğretmenler göndermiş. O öğretmenlerin geldiği köylerin Türkçesi, diğer köylerden daha çok benziyormuş İstanbul Türkçesine. Halk da lakap takmış: Kemal’in Üretmenleri. Bir Türk çocuğu olarak bu hikaye beni etkiledi. (Bu konuyu Necip Hablemitoğlu yazmış, araştırabilirsiniz.)

Soruşturdum, Çadır’da otel olup olmadığını kimse bilmiyor. Kişinev’de dönüp oradan Odessa’ya geçmem ve Türkiye’ye dönmem lazım ve riske atamam. Ama, Çadır? Buraya kadar gelmişken görmeyeyim mi? Futbol takımını ziyaret etmeyeyim mi? Çadır Lunga’ya giden minibüsü sordum, bir saat sonra. Bu bir saati beklerken etrafı gözledim. Moskova’ya giden bir otobüs kalkacak birazdan. Tıpkı Sirkeci’den Almanya yolcuları gibi valizler, koliler ve hüzünlü vedalaşmalar. Gagavuzya’da işsizlik yüksek Türkiye kadar Rusya’ya da gurbetçi yolluyor. Kilisenin ordaki kız da demişti, “giderim buralardan.”

Bineceğim minibüs Çadır’a son araç, geriye Komrat’a dönüş yok. Binip gitseme en kötü ne olur? Kalacak yer yoksa, bi araba tutarım Kişinev’e kadar. “Haydi hayırlısı” diyerek düşüyorum yola.

Ben Kalp Çadırı

Çadır’da ilk gördüğüm, İstanbul ve Ankara’ya otobüs seferlerini gösteren afişler. Yaz mevsimi olduğundan hava ılık ve kararmasına az daha vakit var. Bu bakımdan şanslıyım. Çok düşük nüfuslu bir yer olduğundan sosyalleşme mekanı çok az. Meydanın yanında açık bir kafe bulup karnımı doyurdum. Hemen yakında bir otel varmış, kafeye sorunca bana yol göstersin diye iki ortaokul bebesinin peşine taktılar beni. Otel tuhaf, adı Randevu. Çalışanı Türkçe bilmiyor, İngilizce de bilmiyor. Benden başka misafir yok. Sabah kahvaltı da yok haliyle. Neyse ki temiz. Zaten kim kirletecek ki, müşteri mi var? Odaya fazlalıklarımı bırakıp çantam ve fotoğraf makinamla çıktım. Önce sağa dönüp yürüdüm. Burası Ordu’nun, Giresun’un sakin bir ilçesi gibi, çok tenha ve yemyeşil, tertemiz. Puşkin Sokağı tabelasından geri dönüp terse yürüdüm. Uzakta pembe ve iri bir bina var. Bi gidip göreyim nasıl bişey bu?

“Bizim Hoca da Futbolist”

Tabii ki bir kiliseymiş. Burada tek başına bir şeyler yapan bir teyzeyle tanıştım. Anna Teyze, yirmi yıldan fazla Türkiye’de yaşamış. Çocuk bakıcılığı yapmış İstanbul’da. “Biraz da kendi torunlarıma bakayım” deyip geri dönmüş. Ziyaretimden inanılmaz mutlu oldu. Dindar bir kişi, İstanbul’dayken kendisini Müslüman Türk arkadaşları camiye götürürmüş. Kandil gecelerinde Üsküdar’da olurduk diyor. Teyzeye, Çadır’da fırsat bulursam futbol kulübünü ziyaret etmek istiyorum dedim. “Bizim hocamız, yani Papazımız da futbolist, her gün çocuklarla top oynuyor, çıkar şimdi birazdan ben seni tanıştırayım” dedi. Futbol seven Türk Papaz, muhabbete gel! Nihayet hocamız da geldiii, yalnız bir sorun var. Kendisi Bulgar ve Türkçe bilmiyor. Canın sağ olsun hocam. Papazı buldum da Türkçelisini arıyorum. Yanımızdan ayrılırken bugün Çadırın maçı olduğunu da söyledi.

“Çocuklar abinizi maça götürün”

Anna Teyze ve etrafımızdaki 1-2 ergen arkadaşa top sahası yakın mı diye sordum.

Teyzem hemen atıldı: Çocuklar abinizi maça götürün.

Çocuklar: Ya, kem küm, hede hödö

Anna Teyze: Çocuklar abinizi maça götürün!

Çocuklar: Tamam.

Bu diyaloglardan hemen az sonra, Kilise Hocası ve eşi, Reno Broadway-Doğan arası bir araçla geçerken Anna Teyzem atladı, “Aaa, dur dur, hocayla gidersiniz maça” deyip papazı durdurdu. Kendisiyle konuşup bana tercüme etti, “Maç erken saatteymiş çoktan bitmiş.” dedi. “Sorun değil teyze, çok sağ ol. Maç da eksik oluversin.” Ertesi sabah, bu kilisede tören varmış, kilisenin özel günüymüş, ona da davet edildim. Kilisenin alt katı, teknik olarak başka bir kiliseymiş. Kasabaya yetmez olunca üstüne büyük kiliseyi kurmuşlar ama eskisini de yıkmamışlar. Sonuçta kasabanın hafızası var orada, takdir ettim bunu. Üst kattan sonra alt katı da gezdik. Eski köy camisine benziyor. Yerdeki halılar yılları eskitmiş. Ufak parça kilimler de var. Bir an çocukluğumun bayram namazlarını hatırladım. Sonra müsaade isteyip ayrıldım, geldiğim yolu yürüyerek geri dönüşe geçtim.

“Asena?!”

Biraz loşlaşan ışıkta fotoğraf çeke çek yürürken. Yolda bir kadın ve iki 3-4 yaşında çocukla karşılaştım.

“İyi akşamlar abla”

“İyi akşamlar.”

“Çocuklar sizin mi?”

“Biri benim, biri komşumun, oynamaya çıkardım.”

“Abla maşallah, Türkçeniz çok güzel, Türkiye’de mi yaşadınız siz de?”

“Hayır, ama burda Türk firmasında çalışıyorum.”

“Türk mü? Neymiş o firma?”

“Asena Tekstil.”

Burada fabrika açıp yüzlerce insana kazanç sağlayan Asena Tekstil’e yani aslında Yeşim Tekstil’e teşekkür etmek borcum sanırım.

Değişik duygular içinde devam ettim. Merkeze vardığımda bir marketin önüne geldim. Huyumdur, gece uykum tutmaz midem kazınırsa diye çantamda hep yedek bisküvi, gofret ve içecek bulundururum. Zaten bu otelde yiyecek de yok. Alış veriş için girdim. Marketi işleten ablayla sohbete başladık. Zaten bu taraflarda (Gagavuzya, Kişinev, Odessa) esnaf kadın görmek çok olası. Türkiye’den geldim deyince, “benim oğlanlar da Kıbrıs’ta okuyor.” dedi. “Şimdi Kıbrıs’talar mı abla?” diye sordum. “Yok” dedi, “tatilde buradalar, arkada okul bahçesinde top oynuyorlar.” Madem öyle, gideyim de bi maç izleyeyim. Üçyüz metre kadar ilerideki okulu bulmam zor olmadı. (Zeki olduğumu daha önce Kafe Türk’te ispatlamıştım.)

Vardığımda maçın bitiş anıydı. Sahadakiler çıktılar, bir-iki dakikaya maç sonu sofrası kuruldu. Kimisi yetişkin kimisi ergen oyuncuların evden getirdiği peynir-ekmek-üzüm-konserve, tavuk ve artık kim getirdiyse bir damacana ev şarabı vardı! Birisi yanıma yaklaştı, az İngilizceyle “beni tanıdın mı?” dedi. Anımsayamadım, sonra baktım bizim kilisedeki papaz! Gözlerim siyah kıyafetine alışmıştı papaz efendinin, burada kot pantolon ve gömlekle önce çıkaramadım. Benim futbol hikayemi bildiğinden, oradaki biriyle tanıştırdı: Çadır Lunga Saxan takımın başkanı Anatoly Abi. (Soy adını hatırlamıyorum.) Ev ekmeğinin arasına peynir koyup yemeğe başladık. Bilenler bilir, bu halı saha maç sonrası bişeyler atıştırmak maç ritüellerine dahildir. Tıpkı ayrılığın sevdaya dahil olması gibi. Biz de İstanbul’da maç sonunda PJK olarak köfteciye veya lahmacun pideye gideriz.

Sofranın bir kaç  fotoğrafını çektim, ama Anatoly Başkan uyardı, “Bunları face’e koyma Sefai, sonra gene gelirsin kuzu keseriz, onları koyarsın.” Kendisine söz verdiğim için ekmek arası peynir fotoğraflarını paylaşmıyorum. Sonra Anatoly Abi “Şarap da alsana.” dedi. “Sağ olun başkanım, bugün baya içtim. Gündüz bi cenazeye katıldım da!” Israr edince bir bardak aldım, hani şu Karabüklüler Derneği pikniğindeki kağıt bardaklardan. Evet, halı saha maçı diye geldiğim yerde kilisenin papazı, kasabanın futbol kulübü başkanı ve ben şarap içiyoruz. Muhabbetin konusu en çok İstanbul, Türkiye, futbol, Galatasaray… Küba’dan Tokyo’ya farklı yemekler yedim ama bu yediğim en güzellerindendi. Zaten onlar geziydi, Gagavuzya ise akraba ziyareti.

Ertesi sabah erken uyanıp kahvaltı da yapmadan, Anna Teyzemin davetine icabet edip kiliseye gittim. Bir nevi iade-i ziyaret, kendisi kandil gecelerinde Üsküdar camilerindeymiş çünkü.

Elveda Gagavuzya!

Bambaşka duygularla ayrılıyorum Gagavuzya’dan. Otogardaki İlyas Abi, Kafe Türk’teki eski polis abi, pazardakiler, “Hoş geldin oğlum” diyen teyze, cenazedeki abi ve ablalarım, beni otele kadar bırakan çocuklar, hepinize teşekkürler. Anna Teyze, Papaz Efendi ve değerli Anatoly Başkanım, sizlere de çok teşekkürler. Gagavuzya gezisinden sayenizde saadetle ayrılıyorum.

Bu yazıyı yazarken, Yurtdışı Türkler Başkanlığı, Gagavuzya Dostluk Derneği ve Asena Tekstil’in Türkiye’deki ana firması Yeşim Tekstil’i aradım. Dernek başkanı “covid tedavisi görüyorum, konuşamıyorum çok” deyince acil şifalar deyip kapattım. Diğerlerine ise PJK-Gagavuzya dostluk maçı projemizi anlattım, maça davet ettim.  Eğer bu maç gerçekleşirse, hepinizi bekleriz.

Buraya öğretmen gönderen Mustafa Kemal’e ve gelip burada çalışan, kimisi geri dönemeyen, Sovyet işgaliyle Sibirya sürgünü yaşayan Kemal’in Üredicileri’ne selam olsun.

Türk olduğu için Hristiyan dünyasının, Hristiyan olduğu için Türk dünyasının biraz ihmal ettiği bu öksüz çocuğu, belki dünyalara değişmeyeceği öksüzlüğüyle bırakıyorum geride. Bir gün tekrar görüşmek üzere. Elveda Komrat, elveda Çadır ve bu seferlik fırsat bulamadığım Kıpçak, Balaban, Taraklı, Beş Alma. Elbet bir gün buluşacağız, bu böyle yarım kalmayacak!