25 Temmuz akşamı, Tunus Cumhuriyeti’nin 65. Yıldönümününde Cumhurbaşkanı Kays Said, askeri komuta kademesi ve güvenlik yetkilileri ile gerçekleştirdiği toplantının ardından Anayasa’nın 80. Maddesine dayanarak Başbakan’ı görevden aldığını ve Meclis’in yetkilerini askıya aldığını açıkladı. Olağanüstü tedbirler olarak tanımladığı bu kararlarını açıkladığı Ulusa Sesleniş konuşmasında, başsavcı yetkilerini de üstleneceğini ve yozlaşmış milletvekillerinin dokunulmazlıklarını kaldırarak yargılanmalarını sağlayacağını da ilan etti. Önümüzdeki 30 gün boyunca ülkeyi kararnameler ile yönetecek olan Cumhurbaşkanı Said, böylece yasama, yargı ve yürütme yetkileri ile tüm güvenlik kurumlarının kontrolünü elinde tutacak.

Bundan on yıl önce Tunuslular, Zeynel Abidin Bin Ali’nin 24 yıllık otoriter yönetimine son vererek ülkelerini Arap coğrafyasının tüm kırılganlıklarına rağmen yegâne demokrasisi haline getirmeyi başarmışlardı. 2011 sonrası dönemde karşılaşılan tüm zorlukları ve krizleri diyalog ve uzlaşı siyaseti ile aşan ülke bir süredir ufukta görünen siyasi bir yol ayrımının eşiğinde. Hem Tunuslu aktörlerin hem de uluslararası aktörlerin önümüzdeki günlerde alacağı kararlar, ülkenin genç demokrasisinin bu krizi atlatıp atlatmayacağını belirleyecek.

Sokağın Tepkisi

Kays Said’in 25 Temmuz akşamı yaptığı Ulusa Sesleniş konuşmasına ilk tepki Tunus sokaklarına yayılan kutlamalar oldu. Bu noktada iki sorunun sorulması gerekiyor. Kays Said, demokratikleşme konusundaki en dayanıklı ısrarı gösteren Tunus’ta toplumsal muhalefetin desteğini nasıl alabildi? Tunuslular neyi kutluyor? Bu iki sorunun cevabı iç içe geçmiş çoklu krizlerle toplumsal öfkenin beraberinde getirdiği bir dizi ekonomik ve siyasi taleplerde yatıyor.

Bu çoklu krizlerden en sık dile getirileni, 2013 sonrası giderek derinleşen ve 2019 seçimleri sonrasında hiçbir partinin %20 bandını aşamamasından dolayı hükümet krizine de dönüşen siyasi kriz. Tunus’ta 2011 sonrası siyaset sahnesinde, ilk koalisyon hükümetlerinin vaad edilen ekonomik reformları yerine getirememesi ve bu durumun artan güvenlik sorunları ile birleşmesi, toplumsal muhalefetin odağını değiştirdi.

2014 seçimlerinde göze çarpan seçmenin sandığa daha az rağbet göstermesi davranışı, siyasi partilere yönelik güvenin giderek azalması ile birlikte 2018 yerel seçimlerinde doruk noktasına ulaştı. Seçmen katılım oranlarının %35’e gerilediği bu seçimlerde bağımsız adaylar %33,7 oranında oy alarak Nahda Hareketi Partisi’ne (%28.6) ve Nida Tunus’a (%22.8) karşı seçimlerin gizli galibi oldu. Böylece Tunuslular 2018 yerel seçimlerinde partilere yönelik hoşnutsuzluklarını ve güvensizliklerini net bir şekilde seçim sandığında ifade ederek önemli bir mesaj verdiler. 2019 seçimlerinde de seçmenin partili siyasetten uzaklaşma eğilimi devam etti ve bağımsız aday Kays Said, partili siyaset karşıtı vizyon ve reform vaadiyle 2.7 milyon oy alarak ve pek çok partinin oy oranını aşarak cumhurbaşkanı seçildi. 2014 seçimlerinde meclise giren partiler ciddi oy kaybına ugradı. 12 yeni partinin meclise girmesi ve hiçbir partinin %20 bandını aşamaması ile güvenoyu krizine neden olan dağınık bir meclis ortaya çıktı. Bu hoşnutsuzluk, Tunusluların istikrar, iyi yönetişim ve ekonomik kalkınmayı, giderek toplumsal muhalefetin en öncelikli konusu haline getirdiğini ve partilere yönelik hayalkırıklığının derinleşerek arttığını işaret etmekteydi ancak, siyasi partiler bu mesajları doğru okuyamadı.

Siyasi hoşnutsuzluğa neden iki temel yapısal sorunu iyi yönetişim eksikliği ve ekonomik kriz oluşturuyor. Yeraltı kaynaklarından yoksun Tunus, bağımsızlık sonrası izlediği kalkınma politikasıyla tüm eksiklerine rağmen, genç, yüksek vasıflı bir işgücüne ve Kuzey Afrika’nın en çeşitlendirilmiş ekonomisine sahip. Bu şartlar altında demokratik dönüşüm sürecinde Tunus’un ekonomik büyümeyi hızlı bir şekilde gerçekleştirebilmesi gerekirdi. Ancak, ülkede süregelen siyasi istikrarsızlık, siyasi krizler, kötü planlama ve kronik yolsuzluk gibi sorunların, ülkenin potansiyelini engellediği konusunda geniş bir uzlaşı bulunuyor. Ülkenin ekonomisini yeniden inşa etme görevini üstlenen hükümetler ise bu sorunların aşılmasında etkili bir rol üstlenemediler.

Cumhurbaşkanı Habib Burgiba (1959-1987) ve Zeynel Abidin Bin Ali (1987-2011) dönemlerinde ülkedeki otoriter rejim tek parti sistemi, rantiyer bir ekonomi yaratmış ve ekonomik sermaye rejimin iç halkası tarafından kontrol edilmekteydi. Yasemin Devrimi sonrasında ekonomik sermaye dağıtımının yeniden düzenlenmesi ve yolsuzlukla mücadele adına Bin Ali ailesi tarafından işletilen 662 işletme/şirket geçiş kurumlarına devredildi. Ancak bu işletmelerin yönetimi ve özelleştirilmesi süreci, yeni siyasi aktörlerin mevcut ekonomik ağlara eklemlenmesi ile sonuçlandı. Dahası, 2012 sonrası çok sayıda yolsuzlukla mücadele komisyonu kurulsa da bu komisyonlar siyasi partilerin rakipleri ile hesaplaşma araçlarına dönüşerek işlevsizleşti. Yusuf Şahid, başbakanlığı döneminde rakiplerine yönelik benzer bir politika izleyerek kendi partisi içindeki rakiplerini hedef almıştı. Kardeşi ile birlikte yolsuzlukla suçlanan Nebil Karvi’nin partisi Kalp Tunus’un 2019 seçimlerinde kayda değer bir başarı elde etmesi de yolsuzluğa dair yürütülen adli süreçlere dair toplumda meşru bir karşılığının ve inandırıcılığının olmadığını gösterdi. Bu güvensizliğin bir nedeni de tüm eleştirilere rağmen,  2017 yılında Şahid hükümetinin “Ekonomik Uzlaşma Girişimi” adı altında bir yasa tasarısıyla 2011 öncesi dönemde yolsuzluğa karışmış kamu görevlilerinin önemli bir kısmının aklanmasıdır.

Sonuç itibari ile cezasızlık ve yozlaşmanın giderek yaygınlaştığı ülkede medyada, siyasi partilerde, polis teşkilatı ve yargıda etkili olmak için rüşvetin sıradanlaşması, kamu, finans ve hizmet sektörlerinde yolsuzlukluğun yaygınlaşması ile sonuçlandı. Bin Ali döneminde yolsuzluk cumhurbaşkanının etrafındaki imtiyazlı bir grup tekelindeyken, Sarah Yerkes’in de ifade ettiği gibi “yolsuzluğun demokratikleşmesi” olarak bilinen bir fenomen ile tabana yayılmış oldu.

Covid kaynaklı sağlık krizi, ekonomiden yargıya, siyasi partilerden kamu kurumlarına geniş bir işlevsizlik, yozlaşma ve başarısızlık içeren bu çok boyutlu krizi, daha da derinleştirdi. Mali destek fonlarının yokluğunda uygulanan tam kapanma, işsizlik oranlarında ani bir yülselişe neden oldu. Tunus Ulusal İstatistik Enstitüsü’ne göre işsizlik oranı salgın öncesi yüzde 15,3’ten yüzde 17,4’e yükseldi. Sağlık sistemi pandemi ile mücadelede yetersiz kaldı ve Tunus 10.000’den fazla can kaybı ile nüfusa oranla en çok kayıp ülkelerden biri oldu. Ülkenin hala aşı konusunda da etkin bir politikası yok.

Bu durum mevcut iyi yönetişim sorununu daha da derinleştirdi. Kamu hizmetlerine erişim ve altyapı eksikliği ile kaynak dağıtımındaki artan dengesizlik 2011 sonrası süreklilik arzeden protesto dalgalarını canlı tuttu. 2011’den bu yana Tunus’taki gençler, Yasemin Devrimin yıldönümü olan Ocak ayı başta olmak üzere her fırsatta protesto geleneğini sürdürüyor. Protesto hareketlerinin hepsinde sosyal adalet, yolsuzluğun ortadan kaldırılması ve kalkınma politikalarının değiştirilmesi ortak talep olmaya devam etti. Tunus Ekonomik ve Sosyal Haklar Forumu’nun verilerine göre bu yılın ilk çeyreğinde 3,865 protesto gerçekleşti. Bu yaklaşık olarak 2010 yılının ilk çeyreğindeki eylemlerin üç katı.

Artan protesto gösterilene karşı hükümet artan bir şekilde güvenlikçi politikalara yönelmeyi tercih etti. Protestoculara bastırılmasında polis gücünün yanı sıra ülkenin pek çok yerinde ordu da kullanıldı. Her bakımdan 2021, protestocuların güvenlik güçlerince son on yılda gördüğü en sert baskıyla karşılandığı yıl oldu. Protesto sayısındaki artışa paralel olarak, tutuklama sayısı da ciddi bir artış gösterdi. Nisan ayında ülke genelinde gerçekleşen eylemlerde 1.600’den fazla  sivil tutuklandı. Aralarında çocuklarında olduğu tutuklulara karşı işlenen “ağır hak ihlalleri” belgeledi.

Bu bastırma politikası eylemcileri yıldırmaktan ziyade daha da öfkelendirdi ve 25 Temmuz’da ülke genelinde gerçekleşen eylemlerin hazırlıkları Mayıs ayında, sosyal medya hesapları üzerinde başladı. Hükümetin istifası ve erken seçim talepleri ile örgütlenen bu son eylemlere katılımı arttıran son gelişme ise Tunus Başbakanı Hişam el-Meşişi’nin bazı bakanlar ile birlikte beş yıldızlı bir otelde tatil yapmaları ve sağlık krizine ilişkin toplantılarını iptal etmeleri oldu.

Bu nedenle Kays Said’in anayasal darbesi ani bir kırılmadan ziyade, kümülatif bir birikmenin yarattığı bir sapmayı temsil etmekte. Bu kümülatif sapmayı besleyen faktörlerden en günceli kamu kaynaklarının, pandeminin yarattığı sağlık ve ekonomik krizin etkilerinin hafifletilmesi yerine, siyasi imtiyaz sahiplerince pervasız bir şekilde kullanılması oldu. Daha derinde ise Tunuslular siyasi partilerin yolsuzlukla mücadele ve hesap verebilirliğe dayalı demokratik bir ülke yaratmadaki başarısızlığına yönelik derin öfke içindeler ve dolayısıyla Cumhurbaşkanı Kays Said’in taleplerini gerçekleştirecek lider olduğuna yönelik bir umut taşıyorlar.

Ekonomik kriz ve kamu hizmetlerine erişimde ciddi sıkıntılarla karşılaşan Tunuslular, bir öfke içindeler. Bu nedenle; siyasilere ve bürokratlara yönelik yolsuzluk iddialarının soruşturulması taleplerinin gerçekleşeceği umudunu taşıyorlar.

Kays Said Ne İstiyor Olabilir?

Kays Said cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında çok fazla medya ilgisini üzerine çekmese de ilk tur seçimlerinde elde ettiği süpriz başarı sonrasında ilgiyi üzerine çekmişti. Özellikle siyasi vaatleri ve seçim programı kendisinin “popülist” yada “ütopist” bir lider olarak tanımlanmasına neden oldu. Kays Said’in akademisyenlik dönemindeki konuşmaları ve daha sonra verdiği röportajları politika olarak iki önemli ayırıcı özelliğini ön plana çıkarıyor.

İlkini “popülizm” olarak tanımlamak mümkün. Bu popülist eğilim, partilerin miadını doldurduğu iddiası ve yerinden/doğrudan yönetim modeli önerisi ile ifade bulmaktadır. Özellikle doğrudan temsil için referandum yapılmasına öncelik verileceği sözü, toplumun siyasi iradesinin dikey yapılanma ile temsil edilmesi gibi siyasi vaatler, “kökten değişim”, “eski rejim ile bağların tamamen koparılması” ve “devrimci dönüşüm” söylemlerinin icraat boyutunu en açık şekilde ifade etmektedir. 2011’den sonra seçmen refah ve kalkınma konusunda beklediğini bulamadığı için ülkede populist söylemlere çok uygun bir sosyal ve siyasal iklim hakim.

İkinci tanımlayıcı unsur ise görüşlerindeki muhafazakar damardır. Seçimlerden hemen önce Kays Said’in kendisi “Selefi, İslamcı, gerici” gibi bir dizi ithamla suçlanmıştı. Nebil Karvi de ikinci turda seçim stratejisini tam olarak bu iddiaların üzerine kurdu. Ancak Nahda karşısında kazandıran bu söylem, Kays Said karşısında beklenileni vermedi. Ayrıca Said’in muhafazarlığı sosyal muhafazkarlık olarak nitelendirilebilir. Kays Said, Tunus’ta özellikle son birkaç yılda giderek gündem kazanan ve “azınlık, kadın ve LGBT” haklarına ilişkin tartışmaların kolonyal güçlerin, sömürge sonrası dönemde ülkeyi maipüle edebilmek için bölge ülkelerin gündemine, siyasetine “üstten” empoze edilmiş, kurmaca tartışmalar olduğunu iddia etmektedir. Kays Said’in bu görüşleri, dinin kişisel bir konu olduğu, devletin ise kişisel hakların (inanç ve düşünce) kullanılmasını garanti altına alan bir kurum olduğu ve Tunus toplumunun geleneklerinin ve mevcut yapısının Avrupa’dan farklı olduğu gibi kabullerle tartışmanın odağını değiştirmeyi hedefleyen bu yeni söylem, “sosyal muhafazakarlık” ve “kendine özgülük” gibi temalarla örülü.

Bu iki söylemi birarada tutmayı başaran Kays Said, böylece 2013 itibari ile toplumsal kutuplaşmaya hizmet eden dikotomiyi de aşmayı hedefliyor. Bunu seçimlerde büyük oranda başardı. Seçimlerin ardından kamuoyu yoklamalarında seçmen desteği %40’lara kadar geriledi fakat bunu siyasi pasifliği ile açıklamak da mümkün. Bu son politika hamlesi ile kaybettiği sosyal desteğin bir kısmını kazanmış olabilir. Toplumsal destek, partili siyasetten gelmeyen ve partiler ile organik bağı olmayan cumhurbaşkanı için oldukça önemli. Bu nedenle önümüzdeki dönemde toplumsal desteğini canlı tutmak adına yolsuzkla mücadele, ekonomik yardım ve kamu hizmetleri gibi alanlar bazı adımlar atması oldukça muhtemel.

Öte yandan kökten değişim ve güçlü bir başkanlık sistemine dayalı güçlendirilmiş yerel yönetimler tasarısını sadece halk desteği ile tesis etmesi mümkün değil. 2019 sonrası derinleşen ve hükümetler krizi, siyasi partiler gerilimi, ekonomik kriz ve sağlık krizi gibi değişik seviyelerde süregelen çoklu krizler, bu nedenle Said’e sözünü verdiği köklü siyasi kopuş için bir fırsat tanımış oldu. Bu fırsatı değerlendirebilmesi için bürokrasi ve sivil toplumun desteğini alması gerekiyor. 25 Temmuz açıklamasını güvenlik kurumları temsilcileri ile yaptığı görüşmenin ardından ve onlarla birlikte yapması, polis teşkilatı ve ordunun desteğini garanti altına almaya çalıştığını gösteriyor. Başkent başta olmak üzere aldığı kararları başta Başkanlık Muhafızları olmak üzere güvenlik kurumları ile uyguladığı düşünülürse şimdilik bu desteği aldığı görülüyor. Ancak toplumsal rıza ve meşruiyetin devam ettirilmesi için, daha da önemlisi toplumsal muhalefetin hedefi haline gelmemek için Cumhurbaşkanı’nın önemli sivil toplum temsilcileri, Genel Sendikalar Birliği (UGTT), ve İşverenler Derneği (UTICA) gibi önemli toplumsal ve ekonomik aktörlerin desteğini alması gerekiyor. 26 Temmuz’daki görüşmelerin en önemli önceliği de bu oldu.

Tunus Siyasetinde Yol Ayrımına Doğru mu?

Kays Said’in 2019’dan itibaren çok geniş kapsamlı ve yapısal değişimler talep eden bir isim olması hem siyasi partileri hem devlet bürokrasisi hem de sivil toplum örgütlerinin son gelişmelerde itidalli bir siyasi pozisyon almalarına neden oldu. Öncelikle, bu aktörler için güvenlik güçlerinin ve toplumsal muhalefetin kayda değer desteğini almış görünen Cumhurbaşkanı ile doğrudan bir gerilim riskli görünüyor. Nahda Hareketi de bugün itibariyle sokak gösterileri çağrısından geri adım atarak daha itidalli bir pozisyona çekilmeye karar verdi.

Öte yandan çoğu siyasi parti ve sivil toplum örgütü de Kays Said’den takvimi ve anayasal çerçevesi belli bir yol haritası talep ettiler. Bu da henüz Tunuslu siyasi ve ekonomik aktörler arasında Kays Said liderliğinde bir uzlaşının henüz tam olarak oluşmadığının işareti. Ayrıca yeni anayasanın kabul edilmesinin üzerinden 5 yıl geçmesine rağmen, halen mevcut anayasa krizinde arabuluculuk yapacak bir anayasa mahkemesi bulunmuyor. Bu nedenle de anayasal kontrol mekanizmasının yokluğu, çoklu krizleri derinleştirme olasılığını beraberinde getiriyor.

Diğer yandan en iyimser olasılık, siyasi krizden çıkışı sağlayan ve bu çalışmaları nedeniyle iki yıl sonra Nobel Barış Ödülüne layık görülen Tunus sivil toplum örgütlerinin demokrasi lehine yumuşak geçişi sağlayarak, yeniden tarihi bir rol üstlenmeleri olacaktır. Bunun gerçekleşebilmesi adına Ulusal Diyalog görüşmelerinin ve erken seçimin yolunu açılması gerekecektir.

Sivil toplum örgütleri başta olmak üzere Tunus’un farklı siyasi, ekonomik ve toplumsal aktörleri Tunus’ta yeni bir siyasi mimari kurmak adına kritik bir rol üstlenecekler ve iyi ya da kötü bu krizin sonucunu onlar şekillendirecekler.

Fotoğraf: Juan Ordonez