Son günlerde Türkiye’de bazı medya ve sivil toplum yapılarının yurtdışındaki kuruluşlarından aldıkları fonlar tartışma konusu oldu. Hatta konu “tartışma” boyutundan hızlıca çıktı ve İletişim Başkanlığı bu kapsama giren fon ilişkilerine yönelik engelleyici bir tasarı hazırlığında olduğunu duyurdu. Talihsiz bir şekilde, AKP iktidarının meseleyi araçsallaştırma boyutu atlanarak muhalif gruplar içinde dahi “fonculuğu” hedef alan refleksler gelişti. Bu yazı, bu tartışmalar boyunca gözlemlediğim ve yanlış çıkarımlara vesile olan yorumlara karşı “fonculuk” kavramını netleştirme amacı taşımaktadır.

Öncelikle fon meselesini ve alınan fonları toptan şekilde değerlendirmek çok büyük bir hata olacaktır. Uluslararası kuruluşlar yalnızca Türkiye’de değil dünyanın birçok ülkesinde proje bazlı fonlar vermektedir. Bu fonların temel amacı toplumsal gelişmeleri dönemsel hükümetlerin (ve onların muhtemel kısa vadeli pragmatik ajandalarının) tekelinden çıkararak günlük siyasi hesaplardan bağımsız bir düzleme oturtmaktır. Bu bağlamda, Türkiye’ye akan uluslararası fonların neredeyse hepsinin bir “mesele” (issue) üstüne olduğu söylenebilir. Burada fonları kategorize etmek önemlidir zira, bu ayrım fonların işleyiş biçimlerini anlamamıza yardımcı olacaktır.

Türkiye’de uluslararası kurumların sivil kuruluşlara verdikleri fonlar basitçe iki alanda incelenebilir:

1) Anlamı ve kapsamı belli fonlar: Bu fonlar çok daha dar bir çerçevede spesifik bir mesele için kampanya ya da faaliyet yapmak için verilir. İklim krizi, LGBTİ+, dezavantajlı gruplara yönelik faaliyetler bu fonlara örnek olarak gösterilebilir.

2) Anlamı ve kapsamı Türkiye’nin kendi şartları içinde anlam bulan fonlar: Bu fonlar temelde evrensel birtakım değerleri öne çıkarmak için verilir. İnsan hakları, demokratikleşme, bireysel hak ve özgürlükler, sivil toplum ve ifade/basın özgürlüğü üzerinden verilen fonlar bu kapsamda değerlendirilebilir. İlk gruptan farklı olarak bu noktada hangi aktöre ya da kuruma güvenildiği daha kritik önem taşımaktadır zira saydığım evrensel kavramlar anlamını Türkiye’nin kendi şartlarında bulacaktır. Dolayısıyla, bu fonların arka planında Türkiye’deki siyaset yapma pratiklerine dair de bir tercih yatmaktadır.

İlk kategoriye giren fonların gerekliliği şahsımca tartışmaya kapalıdır. Türkiye gibi ülkelerde bu tarz meselelerde “ilericilik” tohumu atılarak orta vadede sonuç alınmak istenir. Zira, bu tarz ülkelerin sosyoekonomik dinamikleri gereği birtakım tartışmalar ya da kavramlar toplumsal anlamda lükstür ve bu tartışmalara ayrılan kaynaklar (zaman, para vb..) sınırlıdır. Örneğin, şu an kadın hareketinin kazanımlarında belki 15 yıl önce zamanında kimsenin umursamadığı “saçma” toplantılar, konferanslar, sempozyumların ektiği bilinç tohumlarının payı büyüktür. Toplumsal dönüşümün doğası gereği hiçbir “bilinç” ezbere şekilde kopyalanamaz. Kavramların ve o kavramların öneminin açıklanması, bu bağlamda bir “elit” konsensüsünün oluşması ve bu zihniyetin geniş bir tabana yayılması için zaman gereklidir.

Bu kategoriye giren fonların kazanımları yavaş yavaş görülür, görülmeye de devam edecektir. Bu fonlar elzemdir zira, Türkiye gibi ülkelerde bu işe sahip çıkacak ya da “sponsor” olacak bireysel destekçi ya da bağışçı bulmak zordur. Üstelik bu tarz desteklerin bireysel ya da kurumsal bağışçıların “başına iş açması” ihtimali de vardır. Fonlar bu meseleyi kırmaya yarar. Kazanımı sonradan elde edilecek tohumlar eker.

Elbette bu durum “ülkemizi karıştırıyorlar” reaksiyonu ile karşılanır. Bu doğrudur. Ülke son derece haklı sebeplerle “karıştırılmaktadır”. Buna reaksiyon gösterenler her mevzi kaybı sonrası yeni bir cephe kurar. Aynı söylemleri tekrarlar. Aslında, genel tabloda ne derece kaybetmeye mahkûm oldukları bir savaş içinde olduklarının farkındadırlar bilinmez.

Örneğin 2000’ler boyunca orta sınıf bir Türkiyeli ailenin hayatını ve çatışmalarını esprili bir dille yansıtan Çocuklar Duymasın adlı dizideki Haluk karakterini ele alalım. Bugünden baktığımızda o dönem aile içinde Haluk karakterinin eşi Meltem’e “ba ba ba icatlara bak” şeklindeki tepkilerine sebep olan çatışma sebeplerinin çoğu bugün kanıksanmıştır. Hatta çok kısa bir süre geçmiş olmasına rağmen bugün ergenliğini yaşayanlara komik gelecektir. Meltem’in giyim kuşamına karışılması, tek başına spor salonuna gitmek istemesi ya da bağımsız hobilerinin olması bugün kamusal alanda “kabul edilebilir” bir tartışma sebebi değil, en fazla ihtilaf/çatışma sebebidir1. Halbuki eminim o günlerde bu mevzular ülkeyi karıştıracak ve aile yapısını tehdit eden gereksiz işler olarak görülmektedir. Örneğin “bilim adamı” ve benzeri cinsiyetçi ifadelerin bir norm olarak kullanılmıyor olmasının elle tutulur belirli bir tarihi yoktur ve uzun soluklu bir mücadelenin zaferidir.

 Bu örneği yazının temel amacına bağlayacak olursak bu ilk gruptaki fonların anlamı ve kapsamı dolayısıyla “derdi” bellidir. Türkiye gibi ülkelerin kendine has şartları gereği hak ettiği kaynağı ve ilgiyi bulamayan meselelerde (çevre, kadın hakları, dezavantajlı kesimlerin hayata kazandırılması, LGBT+ vb) progresif bir pozisyon alınır, desteklenir. 

Asıl mesele ikinci grup fonlarda patlar. Zira, “insan hakları” ve “özgürlük” gibi konuların gelişmesi bağlamında “özgür olan” kavram ve yapılar temelde bu topraklardan çıkmak zorundadır. Evrensel kurallarını koymak zordur. Daha da önemlisi, kişiler ya da kurumlar birçok konuda farklı düşünse dahi ilk gruptaki mevzular üzerinde anlaşabilir ya da iş birliği yapabilir. Lakin ikinci gruba dahil kavram setine yönelik verilen fonlar kapsamlı bir dünyayı algılama/yorumlama setini de beraberinde getirir. Bu durumda desteğin neye ve kime verileceği önemli bir soru işareti oluşturmaktadır. 

İşte bu durumda hem o fonları savunanların hem de AKP’nin zaman zaman kendini kandırdığı bir nokta devreye girer. İki grup da kendine ideolojiler üstü bir ahlaki üstünlük biçmektedir. AKP (ve MHP, VP gibi tüm bileşenleri) için bu yerli ve milli meselelerdir ve siyasetin konusu değildir. AKP iktidarı hesap verilebilirliğini düşürmek istedikçe daha fazla meseleyi bu “milli” sepetin içinde eritmek ister. Ahlaki üstünlüğü kaybetmek istemez. Bunun karşısına yine “siyaset üstü” olduğu iddiasıyla insan hakları, özgür basın gibi kavramlar konulur lakin, bu da doğru değildir. Bu hata Trump ile Boris Johnson gibi liderlerle mücadele ederken yapılmıştır. Onların açık bir şekilde kurduğu ve beslendiği “fake news” olarak tanımlanan evrene karşı CNN ve BBC gibi kuruluşların hakikatin savunucusu olduğu iddia edilmiştir. Aslında siyaset üstü olan bir şey yoktur. Onların yayın politikası da ideolojiktir ve bunu söylemekte/savunmakta utanılacak bir şey yoktur. Zira “yalan” ve “gerçek” arasında ideolojik bir ilişki yoktur. Lakin, bu kurumların olayları ele alış biçimi, insan haklarına ve göçmenlere bakışı, hangi haberin verileceği ve verilmeyeceği, hangi haberin nasıl verileceği; kabaca, liberal demokratik düzen içerisindeki görece progresif bir ideolojiyi temsil etmektedir. Dolayısıyla, hiçbir yalan söylemeden dahi ideolojik bir pozisyon alabilirsiniz. Asıl sorun bunu inkâr etmektir, “burada bir ideoloji yok ve hakikat vardır” demektir ve vatandaşların bir kısmı da bu argümanı satın almadıklarını seçimler vasıtasıyla göstermiştir.

Dolayısıyla, Türkiye’de “fonculuğu” pratikte domine eden ve şu an dönmekte olan tartışmayı domine eden Alman siyasi parti fonları, İsveç enstitüsü fonu ve bazı Amerikan kuruluşları gibi oluşumlar bu anlamda elbette ideolojiktir. İlk gruptaki fonlar gibi X bir meselede evrensel bir ortak pozisyonları yoktur. Kendi içlerinde yarışırlar. Rekabet ederler. Homojen değildirler. Tam tersi, meşrulukları da heterojen yapılarından gelir zira, bu durum onların büyük ve şeytani bir planın yapı taşları olmaktan çıkaran yegâne durumdur.

Örneğin, Almanya’da 2. Dünya Savaşı’ndan sonra “bir daha asla” mottosuyla her siyasi partinin bir vakıf kurarak tüm dünyada “ekstremist fikirleri sistem içinde eritme/yedirme ve diyaloğu siyasi arenanın bir parçası yapma” mottosuyla her büyük partinin bir vakfı kurulmuştur. Bu fonlar farklı projelerle ve farklı fikirleri/yöntemleri savunan grupları destekleyerek birbirleriyle rekabet ederler.

Dolayısıyla, bugün tartışılan mesele “fonculuk = budur” denilerek tek potada eritilecek bir mevzu değildir. Zira ideolojiktir. Dolayısıyla, bazı fonların ideolojilerine karşı çıkabilir ya da destek vermeyebilirsiniz. Bu durumdan yola çıkarak toptan bir şekilde fonculuğu ahlaksız bir şeymiş gibi konumlandırarak karşısında durmak saçmalıktır. Aslında bu söylemi üretenlerin sinirini bozan ya da bir müdahale ihtiyacı hissettiren şey “fonculuk” kavramının kendisi değil, bu fonlar vasıtasıyla savunulan görüşlerdir.

Tıpkı bir siyasi partinin icraatlarını, söylemlerini ve vaatlerini eleştirdiğimiz gibi bu fon aracılığıyla yayılan fikirlerin karşısında durabilirsiniz. Destekledikleri kurumları eleştirebilir hatta yok sayabilirsiniz. Lakin, yazı boyunca açıkladığım üzere, meseleyi siyasi rekabet kapsamında değil de ahlaki bir pozisyondan ele almak büyük bir hata olacaktır. Siyasi görüşünüz çerçevesinde fonlara değil de bu fonların Türkiye şartları çerçevesinde içini doldurmayı tercih ettiği kavramlara, güvendiği kişilere ya da destek verdiği gruplara karşı çıkabilirsiniz. Bu fonlar zaten siyaset yaptıklarını kabul etmektedir. Fonlar bu bağlamda “ideolojiktir” ve zaten kendi aralarında da rekabet içindedir. 

Sonuç Yerine

Bu yazıda, son günlerde artan “fonculuk” tartışmasının ahlaki bir perspektiften ve toptan bir şekilde ele alınmasının neden hatalı olduğunu anlatmaya çalıştım. Özetle, Türkiye’de uluslararası kuruluşların verdiği fonlar temelde iki gruba ayrılabilir ve iki grup da farklı bağlamlarda Türkiye’de çoğulcu ve demokratik bir toplum hayali kuran kişiler için bir tehdit oluşturmamaktadır. Bu demokratik toplumun nasıl bir toplum olacağı ve nasıl kurulacağına dair zaten “fonlar” arasında da bir konsensüs yoktur ve her biri kendi perspektifinden yapılara destek vermektedir.

Uluslararası fonlar, AKP’nin Türkiye’yi sıkıştırmak istediği homojen ve dar tanımlı toplum yapısını kıracak yegâne araçlardır. AKP’nin sivil toplumu mahkûm ettiği yalnızlık yok sayılarak mesele konuşulamaz. Zira, bilhassa ikinci grup fonlar için bu fonlar aracılığı ile yapılan faaliyetlerin “yerli” kişiler ve kurumlar aracılığı ile yapılmasını AKP baskılamaya çalışmaktadır. AKP’nin bizzat kendi politikalarıyla sivil toplumu, basını ve kuruluşları sıkıştırdığı son köşeyi de yasal düzenlemelerle kapatmak istemesine destek/izin vermek siyasi olarak tarihi bir hata olacaktır.

Bu uzun yazıya küçük bir şerh koymak da gereklidir. AKP muhalefeti baskıladıkça muhalefet kendi içinde birleşme refleksi göstermekte ve çeşitli küçük yapılar içinde birleşmek durumunda kalmaktadır. Dolayısıyla, yazı boyunca tarif ettiğim çoğulcu ve birbiri içinde rekabet eden ideal düzenin oluşması yine AKP’nin bir sonraki seçimlerde alacağı mağlubiyete bağlıdır.

EK:

Gördüğüm kadarıyla bu bağlamda en büyük tehdidi ve ahlaki rahatsızlığı AKP bileşenleri ve bazı sekter sosyalist/komünist gruplar hissediyor. AKP’nin durumunu açıklamaya gerek yok. Fonlar, kurmaya çalıştıkları homojen düzene ve değer yargılarına karşı heterojen bir toplum öneriyor. Dolayısıyla, AKP’nin varlığı ve ideal toplum projesi direkt olarak tehdit ediliyor. Sosyalist/komünist grupların “haklı” eleştirisi de tüm bu fonların ortak noktasının (yukarıda açıkladığım üzere) siyasi rekabeti ve fikri mücadeleyi/progresifliği bile liberal demokratik düzen içinde bir çekişme görmesi durumudur. Dolayısıyla, fonlar en fazla reformist olarak değerlendirilebilir, devrimci değildir.

1Elbette başta İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılması gibi meseleler düşünüldüğünde bu bağlamda kesin bir zaferden söz ediyor olmama itiraz edenler olacaktır. Lakin kişisel fikrime göre bu hamleler siyasidir ve toplumun hali hazırda geçirdiği dönüşümün durumunu yansıtmamaktadır. AKP’nin toplumun radikal küçük bir kesiminin desteğini alarak yaptığı araçsallaştırma hamlesinin toplumun geniş kesimlerinde bir karşılığı yoktur.

Fotoğraf: Visual Stories || Micheile