Bu yazı, dünyanın birçok yerinde güvenilir bilgi kaynaklarının önüne geçerek kamuoyunun genel kanılarını şekillendiren, fakat bunu yaparken büyük toplumsal tahribata yol açan komplo teorileri ve teorisyenlerini ele almayı amaçlayacak bir dizinin ilki olacaktır.

Özellikle Türkiye’de hem iktidarda hem de muhalefetteki farklı siyasi gruplarda komplocu söylemlere uzun süredir sıklıkla rastlanır. Fakat 15 Temmuz 2016 sonrası iktidarın içeride ve dışarıda ani olarak yaşadığı güven bunalımı, komploculuğun iktidar taraftarları arasında eskiye nazaran daha fazla itibar görmesine yol açmış, bunun sonucunda yetkinliği su götürür birçok komplo teorisyeni yazar, merkez medyada dahi kendilerine muteber bilim insanlarından daha fazla yer bulmaya başlamıştır. Türkiye’de uzun süredir alışılmış güvenlikçi söylemleri, alışkın olunmayan ölçüde saplantılı bir korku ve güvensizlik pozisyonundan açıklayan; kendilerine karşıt gördüğü her unsuru düşmanca hedef gösteren, kendilerine karşı düşünenleri ise vatan hainliği ile itham eden bu kişiler genelde demokratik–özgürlükçü değerlere karşıtlık, cinsiyetçilik, yabancı düşmanlığı, ırkçılık; özel olarak ise sivil toplum ve çoğulculuk karşıtlığı gibi söylemleri sürekli yeniden üretmekte, gün geçtikçe daha çok insanın düşüncelerinde tahribat yaratmaktadır. Bu minvalde düşüncelere uzun süre maruz kalmak, kişilerin bireysel psikolojisinde dahi paranoyak eğilimleri tetikleyebilir.

Öte yandan komplocu popülizm, uzun vadede onu üretenlere de zarar verebilmektedir. Son beş yılda kendi kitlesini konsolide edebilmek adına komplocu söylemler üzerinden mesaj üreten AK Parti yöneticileri de bugün iç ve dış politikada kendi ürettikleri söylemlerden zarar görmeye başlamıştır. Dış politikada komplocuların hedefindeki ABD, Avrupa Birliği, İsrail ve Mısır’a karşı atmak istedikleri pozitif adımları kendi destekçilerine anlatmaları zorlaşırken, iç politikadaki en öncelikli hedeflerinden zorunlu Covid-19 aşısı politikası, geleneksel muhaliflerinden değil, komplo teorilerine itibar eden kendi destekçileri arasından tepki görmektedir. 11 Eylül 2021 günü İstanbul’da gerçekleşen aşı karşıtlığı mitinginde, en görünür kişilerin İslamî muhafazakârlar olması, komploculuğun uzun vadede sağ muhafazakâr iktidar bloğunu kendi kuyruğunu yiyen yılan Ouroboros’a dönüştürme tehlikesini ortaya koymaktadır.

Düzenin Aleyhinde Konuşmak ve Bedeli

Komplocu popülist söylemin günümüzde birçok toplumda kabul görmesinin temelinde, anî yaşanan toplumsal krizlerin yarattığı şok ve sonrasındaki kafa karışıklığının yattığı düşünülmektedir. Bunun yanında, düşüncelerin “zamanımızın ruhuna” uygun bir çeşit tüketim pazarında alıcı aradığı ortam, daha çarpıcı fikirler yaratmak isteyen fırsatçıların da önünü açmaktadır. Komplocular, herkesin söylediğinden farklı bir fikir sunma, herkesin göremediğini görebilme, konuşulması tehlikeli bilgileri ve komploları ifşa etme gibi iddialarla yola çıktıklarında bazı muhataplarında “bir düzenin adaletsizliğine karşı mücadele veren cesur kişiler” imajını yaratabilmektedir. Ne de olsa toplumun genel fikirlerini sorgulamak, birçok insanı da karşısına almak anlamına gelir. Fakat düşünce tarihinde, bunu dayanaklı bilgilerle yapma cesaretini gösteren düşünce insanlarının geçmişi ve günümüzün komplocu popülistleri kıyaslandığında ortaya büyük bir tezat çıkmaktadır. 

Çoğunluğun sahip olduğu yaygın kanı (doxa), sağlam temellere dayanmasa bile toplumsal düzenin devamı için faydalı görülebilir. Bunun karşısında belli bir ilkesel düzene ve kanıta dayanan bilgiler (episteme) ise toplumsal fayda getirmediği gerekçesiyle dışlanabilir. Adı geçen kavramları ilk defa bir tezat olarak ele alan Platon, kendi üstadı Sokrates’in, “Atinalıların Devletinin çıkarlarını korumak” adına nasıl idam edildiğine şahit olmuştur. Düşünce tarihi, Hallâc-ı Mansur’un idamı, Jan Hus’un ateşte yakılması, Martin Luther’in afarozu, Spinoza’nın bıçaklanması, Kopernik ve Galileo’nun engizisyon huzuruna çıkarılması gibi yüzlerce bedel ödeme hikâyesini içinde barındırır. Bu bedel bazen halk tarafından ödetilir; bazen de kurulu düzeni temsil eden yöneticiler veya düşünce insanları tarafından… Düzenin korunması ihtiyacı öyle bir hâl alabilir ki, gerekirse düzenin kendi kaynakları bile yok edilebilir. Umberto Eco’nun unutulmaz karakterlerinden Burgoslu Jorge, kilise düzeninin zarar görmemesi adına Aristoteles’in kadim eserleri ortadan kaldırırken, Dostoyevski’nin unutulmaz hikâyesinin baş karakteri Büyük Engizitör, tekrar dirilen gerçek İsa’yı, kilisenin mevcut düzenini bozmaması adına ateşte yakılmaya mahkûm eder. Doxa kutsallaştıkça ona karşıt olan her şey de düşmanlaşacaktır.

İlerleyen çağlarda skolastik düşüncenin doxasını ve onun kutsallığını sorgulamak isteyen Aydınlanma filozofları, uzun vadede amaçlarına ulaşmış, Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimi sonrasında, modernite yepyeni kurum ve fikirleriyle ortaya çıkmıştır. Fakat eski tekelini kaybeden dinin karşısındaki yeni fikir olan milliyetçilik ve cemaatlere karşı yeni kurum olan ulus devlet, kendi doxasını yaratacak, kendi kutsallarını ilan edecek, ulus faydasına olanı makbul, olmayanı gayrimeşru ilan edecektir. Ulusu korumanın yolu, elbette ki “onun bekası için kendi bireysel çıkarlarını ikinci plana atanlarla” mümkündür.

Modernite olgusunu en iyi açıklayan düşünürlerden Michel Foucault, özgürlük getirme iddiasındaki modern kurumlarıneskisinden bile katı bir şekilde, bireyin üzerinde onun bedeninden başlayarak, okulda, kışlada, cezaevinde ve benzer modern kurumlarda nasıl tahakküm kurulduğunu ele alır. Foucault’nun düşüncesindeki tahakkümde hayati olan unsur ise, bu tahakkümün bilgi temelinde inşa edilmesidir. Otorite bireye kim olduğunun ve nasıl yaşaması gerektiğinin bilgisini aktarır ve makbul bir tebaaya sahip olur. Bir başka deyişle toplumsal bilgiyi şekillendiren, iktidarı da ele alır ve sonra da elindeki iktidar gücü sayesinde de kendi iktidarını devam ettirecek bilgi ve fikirleri üretecektir.[1] Biz hayatımızı dışarıdan aldığımız bilgilerle şekillendiriyor zannederken, aslında bizi şekillendirmek isteyenler, inanmamızı istedikleri bilgileri karşımıza koyuyor ve iktidarlarını bizim bu bilgilere inanmamız üzerinden sağlıyor olabilirler.

1984 yılında ölen Foucault’dan sonra yaşanan bilişim devrimi ile hayatımıza giren internet, görünürdeki “bilgi kaynakları çeşitliliği yaratma” iddiasının aksine, bireyleri kontrol altına almak için çatışan ve kendi bilgisini dayatmaya çalışan unsurlar arasındaki kaotik bir mücadelenin sahası hâlindedir. Jean Baudrillard’ın deyimiyle gerçek dünyadan bağlarımızın koptuğu ve kendisini içinde bulduğumuz bu hiper gerçeklik içerisinde çoğumuz, bize nasıl davranmamız gerektiğini dikte eden siyasetçiler ve neye ihtiyacımız olduğuna bize inandıran reklamlar arasında boğuluruz.

Ve Komplocular Devreye Girer…

Komplocular da tam bu karmaşa ortamında peyda olur. Bu insanların çoğu, yukarıda adı geçen büyük düşünürlerin dahi kolay kolay söylemeye cüret edemeyeceği büyüklükte iddialarla karşımıza çıkar. Onların “tüm dünya düzenini deşifre etmek” şeklindeki uçuk iddiaları, Karl Marx’ın “Tarih kendini tekrar eder, önce trajedi, sonra komedi olarak” sözünü size rahatlıkla anımsatacaktır. Zira, dünyaya meydan okuma iddiasındaki komplocu popülistler, post-modern hiper gerçeklik ortamında, düşünce tarihinde çığır açan insanların parodisi olarak karşımıza çıkar. Bilimsel nedensellik, bir olgunun nedenini kanıtlanabilir başka bir olguda ararken, bir komplo teorisi, kaynağını bambaşka bir komplo teorisinden alır. Böylelikle bir komplocuyu çürütmeye çalıştığınızda sizin karşınıza sürekli bir başka kanıtlanamaz komplo iddiasıyla gelecek, hatta sıkıştığı noktada sizi dahi “dünyayı elinde tutmaya çalışan güçlerin ajanı” ilan edebilecektir. Analiz yeteneğinin değil, demagoji gücünün hâkim olduğu bir tartışmaya girdiğiniz takdirde, bilginiz ne kadar sağlam olursa olsun, bu sonsuz koridorda çıkış bulamazsınız.

Tarih boyunca doxa’ya meydan okuyan düşünürler, fikirlerini bir disiplin içerisinde ve güçlü dayanaklarla oluştururken, komplocu popülizmde “teleolojik” düşünme biçimini görürüz. Bu düşünce biçiminde göre her olgu, sonuç, ya da eylem bilinçli bir kurgunun sonucudur ve bu kurguyu onlardan çıkar sağlayanlar oluşturmuştur. Örneğin pandemi, 1347 Büyük Veba Salgını gibi doğal bir süreç olamaz. Bunu “ancak bazı devletler ya da şirketler, planlı olarak insanlara yaymış olabilir.” Komplocunun kendine biçtiği görev de önce pandemiden kimin fayda sağladığını bulmak, sonra da komployu ifşa etmektir.

Doxa-episteme çatışmasında komplocuların kendilerini koyduğu yer de çelişkilidir. Türkiye’deki örnekler üzerinden bakarsak komplocular kendilerini aynı anda hem, “dünya düzenine karşı mücadele eden serdengeçtiler”, hem de “Türkiye’deki müesses nizamın savunucuları” olarak konumlandırabilir. Nerede hangi düzene karşıt, nerede hangi düzenin destekçisi oldukları muğlaklaşabilir. Biraz sonra ele alınacak miting konusunda da aşı karşıtlarının hangi müesses nizamı karşısına aldıkları muğlaktır. 

Komplo Teorilerinin Görünürlüğü Türkiye’de Neden Artıyor?

Yukarıda da değinildiği üzere komplocu popülizm Türkiye’de hiçbir zaman tek bir ideolojik kurumun tekelinde kalmamıştır. Siyasal İslam, Milliyetçilik, Klasik Kemalizm, Avrasyacı Ulusalcılık ve daha nice siyasi gruplara mensup kişiler, birbirlerine çok benzeyen komplocu iddialarla rakiplerine saldıragelmiştir. AK Parti hükümetleri de görevdeki ilk yıllarında ulusalcı muhaliflerinin komplo temelli iddialarının yoğun saldırısına uğramış, fakat yıllar sonra benzer bir komplocu külliyat üzerinden rakiplerini sıkıştıracak bir ortamı da yaratmaktan çekinmemiştir. İşin içindeki yaman çelişkilerden birisi de 2000’lerin ilk yarısında iktidarı Amerikan/Avrupa ajanlığı, yabancılarla işbirlikçilik ve hatta “gizli Yahudilikle” suçlayan bazı ekran figürlerinin, birebir aynı cümleleri sadece öznelerini değiştirerek bu defa AK Parti karşıtları için kullanıyor olmasıdır.

Kimin neden komploculuğa yöneldiğinin sorusuna cevap, dönemsel olarak kendini zayıf ve güvensiz hissetmek ile açıklanabilir. AK Parti’nin toplumsal desteğinin sürekli arttığı 2000’lerin ikinci yarısında komplo teorileri, daha çok Ülkücü Milliyetçilik, Kemalist Milliyetçilik ve Avrasyacılık cephelerinden gelirken, Erdoğan veya iktidar sözcülerinin komplocu iddialara karşı cevap üretme çabaları pek olmamıştır. İktidar söyleminde komplocu unsurlara ilk olarak 2013 yılında Gezi Parkı Protestoları döneminde rastlarız. Buradaki komplocu yönelim, belki de iktidarca zamanı ve şiddeti tahmin edilemeyen bir hareketin nasıl vuku bulduğuna dair (kendine kusur atfetmeden) bir cevap bulma arayışının sonucudur. 15 Temmuz başarısız darbe girişiminin ardından çeşitlenen sorular ve hissedilen güvensizlik, dışarıda bazı yabancı hükümetlerin beklenmeyen tepkileri, içeride ise FETÖ kadrolarının o gün itibariyle henüz tasfiye edilmemiş olması, 2013’e nazaran çok daha derin bir güvensizlik ortamını da tetiklemiştir. İktidarın MHP ile girdiği ortaklık yanında, yer yer CHP ve İYİ Parti gibi partilere de (2019 Yerel Seçimleri sonrası Türkiye İttifakı önerisi gibi) çağrılarda bulunarak bu güvensizlik ortamını aşmaya çalışmış, fakat açtığı kapılardan girmeyenleri yeni geliştirdiği söylemle “yerli ve milli olmamakla” suçlamış, güven artırma kaygısıyla bir başka güvensizlik unsurunu yaratmıştır.

İktidarın dış dünyaya dönemsel güvensizliği, MHP’nin dış dünyaya yönelik geleneksel güvensizliği ile birleştiğinde, dış politikadaki olumsuz gelişmeleri “Türkiye’ye önceden beri düşman olan ve onun zayıflığı için fırsat kollayan mihrakların oyunu” olarak değerlendirmek, geçmişte birçok hükümete sağladığı gibi AK Parti hükümetine de o gün ihtyacı olan konfor alanını sağlayabilmiştir. Batı dünyasından Türkiye’nin sistemine yönelik eleştirilere ve Batı ile bozulan ilişkilere karşı topluma hesap verirken bu yaklaşımlar oldukça kullanışlı olabilir. Fakat pandeminin başlangıcı ve hükümetin halk sağlığını koruyabilmek, aşı temin edebilmek için başından beri uluslararası aktörlerle çalışma mecburiyeti, komploların hedefinin ters dönmesine yol açmıştır. Batıdan gelen herşeye şüphe ile bakma takıntısı, büyük emeklerle üretilen ve aşıların dahi, gizli amaçlarla üretilen kimyasal silahlar olduğu, ya da kontrol amaçlı enjekte edilmek istenen çipler içerdiği gibi akla zarar iddiaları dolaşıma sokmuş, bu da ekonomik ve sosyal hayatı düzene koymak için ivedilikle aşılama oranını arttırmaya çalışan iktidarın ayağına dolanmaya başlamıştır.

Aşı Karşıtları Kime Karşı?

Türkiye’de aşı karşıtlarının kitlesel buluşması, komplocuların düzen taraftarlığı ve düzen karşıtlığı arasında yukarıda bahsedilen çelişkili durumuna da güzel bir örnek teşkil edebilir. Mitingin ironikliği, baş konuşmacısından itibaren gözümüzün önündedir. Hareketin başını çeken Akit yazarı Abdurrahman Dilipak, uzun yıllardır Türkiye’de siyasal İslam hareketinin en tanınan kalemlerinden biri olagelmiştir. Son yıllarda “ailenin içinden birisi” sıfatıyla AK Parti’ye yönelik yer yer sert eleştirilerde bulunsa da ilk defa bu defa hükümetin söylemine taban tabana zıt bir konumda kendisini görürüz.[2] Dilipak, katılımcılar arasındaki Saadet, Hüdapar ve Yeniden Refah gibi, AK Parti içerisinde hâlihazırda yer almayan fakat onun hedef kitlesi içerisinde yer alanlar İslamî muhafazakâr partilerin de ötesinde iktidarın sadece destekçisi değil, aynı zamanda parçası, onun önde gelen sözcülerinden birisidir. Aşı karşıtlığına bağlı olarak siyasi yönelimini ya da partisini değiştirdiğine dair şahsi bir açıklaması veya buna işaret eden bir davranışı olmamıştır ve mitingde onun gibi sadık binlerce AK Parti seçmeni bulunduğu düşünülmektedir.

Gerek Dilipak gerekse Covid-19 pandemisini “bazı mihrakların planlı komplosu” olarak değerlendiren diğer konuşmacılar, aşı olmayanlara yönelik kısıtlamalarının Türkiye’nin milli bir tasarrufu değil, Dünya Sağlık Örgütü ve “onun arkasındaki bazı görünmeyen unsurların” dayatması olduğu iddiasıyla hükümeti göreve çağırmıştır. Buna göre “dünyada operasyonu devam eden bir komplo” mevcuttur ve kendileri de bunu ifşa etme çabası içerisinde hükümetin zorunlu aşı politikasını eleştirmektedir. Dilipak ve tekmil aşı karşıtlarına şu sorular yöneltilebilir:

  • Yıllardır destekledikleri iktidar, onlara göre kime hizmet etmektedir?
  • Herşey önceden kurgulanmış bir komplonun parçasıysa, Türkiye’de vatandaşların aşı olması, Türkiye’ye aşı satan şirketlere ve onların vergi verdikleri hükümetlere yarıyorsa; çok sevdikleri Türkiye Hükûmeti neden “insanlığa komplo kurmakla” suçladıkları hükümet ve şirketlerle birlikte çalışarak halka bedava aşı tedarik etmektedir?
  • İktidar, onlara göre “Türkiye’yi yıkmayı hedefleyen küresel güçlerle” aynı amaçlara mı sahiptir? Yoksa, ülkeye zarar vereceklerini bilmesine rağmen onlara karşı koyamayacak kadar güçsüz müdür?
  • Ana akım muhalefet partilerinin tümünün zorunlu aşı politikasını desteklediği, tek aşı karşıtı söz söylemedikleri hesaba katıldığında miting katılımcıları, kendilerini nasıl bir muhalif pozisyonda konumlandıracaktır?

Komplocu aşı karşıtları, kendi çelişkileri içinde boğuladursun, iktidarın önündeki önemli sorun ise en temel kitleleri arasında başlayan aşı karşıtlığının, sağlık politikalarına gölge düşürmesini engelleyebilmektir. Aşı karşıtlığının, seçmenleri az olsa da söylemleri görünür olan İslamî partilerde daha çok karşılık bulması, İslamî referanslar üzerinden meşruiyet arayışında olan iktidarın da önünü beklemediği ölçüde tıkayabilir. Zira, takipçilerine son beş yıldır bütün dünyayı gayrimüslim dünyanın İslama saldırısı (Hak-Batıl çatışması) üzerinden anlattıktan sonra, Müslüman olmayan dünyanın ürettiği aşıyı Müslümanlara nasıl sunabileceklerdir? Uzun yıllar lise biyoloji ders kitaplarından, televizyon tartışmalarına kadar her yerde evrim teorisi karşıtlığını yaymak istedikleri kişiler için Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın virüsün uğradığı mutasyonları veya mRNA kaynaklı aşının yararlarını anlattığı tweetler ne kadar ikna edici olabilir? Daha da önemlisi, sürekli yalancılıkla suçladıkları muhalif parti ve kurumların, hükümetin zorunlu aşı politikasını sonuna kadar desteklediği bir ortamda, aşıya şüphe ile bakanlara bu durumu nasıl anlatacaklardır? Görünen o ki, bir zamanlar bir savunma aracı olarak dayanılan komplocu düşünceler, bugün iktidarın karşısına kendi mucidine kıymak üzere olan bir Frankenstein olarak çıkmaktadır. Elbette tek bir mesele üzerinden tek seferlik bir toplantıda birleşen birkaç bin kişilik marjinal grubun iktidar bloğunu çatlatma olasılığından söz edilemez. Fakat iktidarın en öncelikli politikasının iktidar destekçileri tarafından yerden yere vurulmasının garabeti, ileride üreteceği söylemlerinin tutarlılığı açısından iktidar sahiplerine komplocu düşüncenin zehirliliği konusunda bir “erken uyarı” olabilir.

Fotoğraf: Markus Winkler


[1] Egemenlerin toplumsal bilgiyi (veya ideolojiyi) şekillendirerek tahakküm kurması fikri Foucault’nun da ilk yıllarında ait olduğu Marksist geleneğin temel fikirlerinden biridir. Karl Marx’ın bu yaklaşımın temellerini açıkladığı “Alman İdeolojisi” bu konuyu ele alır. Yıllar sonra Antonio Gramsci de, egemenlerin toplumda sadece zorlama ile değil, aynı zamanda yönetilenlerin “onayı” ile iktidarlarını kurduklarına yönelik görüşünü ortaya atacaktır. Fakat Foucault’yu bu konuda farklı kılan, onun toplumdaki tüm ilişkileri istisnasız olarak bilgi temeline dayandırması, hatta neredeyse bireye bilgi üzerinden kurulacak tahakkümden kaçışın dahi mümkün olamayabileceğini ima etmesidir.

[2] Bu konuda açık istisna teşkil edecek tek durum, Dilipak’ın, İslamî ilkelere göre hareket etme kaygısıyla, İstanbul Sözleşmesi tartışmaları sırasında AK Parti’nin kadın hareketinin tamamını çok ağır sözlerle karşısına almasıdır. Buna rağmen onun partiye ya da iktidara değil, sadece uygulanan politikalara muhalif olduğunu düşünmek daha olasıdır.