Merhaba Türkçe’nin Şehri Tebriz!

Sevgili dostlarım, yoldaşlarım, Seyahat ve Terakki Cemiyetinin pek kıymetli mensupları!

Tebriz bugün başkent değil, ancak kimilerine göre yirmi, kimine göre otuz-otuz beş milyon İran Türkü’nün de facto başkenti. Hayatımda ilk Tebrizliyle Trabzon’dan Tiflis’e giderken tanışmıştım. Milliyetçilikten dolayı hapis yattığını söylemişti. O gün Tebriz’i görmek için büyük bir istek oluştu içimde. Uzun zamandır istediğim Tebriz gezisi için fırsat yaratmaya çalışıyordum ki….

Çalıştığım kurumun Van şubesini denetlemeye Van’a gittim. İşte fırsat. İran bizden vize istemiyor. Hoy, Tebriz, Erdebil de yakın yerler ve üstelik Türkçe konuşulan şehirler.

Vanlıyam, Şanlıyam

Tebriz gezisi Van’da başladı. Başka şehirlere nazaran kuaför, güzellik bakım salonu sayısı fazla. İran Türkleri, Irak Kürtleri, Araplar ve Akdamar ayin dönemi olduğundan Ermeni turist sayısı çok. Oteller, pansiyonlar, boş duran daireler dahil her yer dolu. Ancak büyük kaynak kesinlikle Kuzey İran Türkistanı. (Galiba kazayla yeni siyasi kavram soktum literatüre.)  

Van’da o kadar çok İranlı var ki, geceleri sadece onların müziğini yapan mekanlar, Farsça (ya da Arap harfli Türkçedir belki) yemek menüleri, kaçak İran sigaraları her yerde. Ülkesine girişi yasak olan İranlı sanatçıların Van’da konser verdiğini de öğrendim. Uluslararası sanatın merkezi olmuş Van, helal olsun 🙂 Tebriz ve Hoy’a düzenli minibüs-otobüs seferleri var. İran Türkleri bizden alışverişe bayılıyorlar. İran’da daha ucuza bulabilecekleri şeyleri de alıyorlar. Hatta, Migros, Şok vs Van şubelerinin ciro rekorları kırdığını duydum.

İran’a turizm işi yapan Enes Bey’le tanıştırdılar, Van şubemizin müşterisiymiş. Otel-araç-ayarlama dahil tüm bağlantılarımda yardımcı oldu. Hatta, orada para sıkıntısı yaşarsam diye İran’daki hesabının banka kartını bana emanet verebileceğini söyledi, “harcarsan döndüğünde hesaplaşız hocam.” Van’daki misafirperverliği sevdim. Allah işinizi rast getirsin.

Şok Şok Şok! Bu Nasıl Gümrük?

Nihayet yolculuk günü geldi. Sınıra ulaştık. İnanılmaz bir kalabalık var. Normalde yarım saatte karşıya geçebilecekken, 5 saate yakın bekledik. Üstelik ortam fena. Büyük bir curcuna. Dinlenecek yer yok, tuvaletim gelmesin diye dua ediyorum, çünkü bu millet nereye napacak belli değil. Karnım acıktı, çantamda tereyağı gibi erimiş çikolata kalmış bi tane onu yedim. Meksika sınırı atmosferinde, lokanta niyetine konteynırlar var. Ne yalan söyliyim, ilk defa bulunduğum bu durum, film seti benzerliğiyle bana zevk verdi. Kuyrukta yanımdakilerle sohbet etmeye başladım. Genelde aileler. Şeyi sordum mesela, pasaport kuyruğuna kadar saçı açık gidiyorlar, İran polisine birkaç metre kalana kadar, sonra kapanıyorlar. Cevapta “karşıda bana bu soruyu sorsan cezası ölümdür” dedi, “İran’da kadınlarla konuşmak yasaktır.” “Tamam abla, yasaksa konuşmayız yani, fotoğrafımızı çeker, şerbetimizi içer döneriz.” Tabii bu da şakaymış, bir takım şeriat göndermeleri. 🙂 Kalabalığı kayda almak için rastgele fotoğraflar çektim. Bir süre sonra acıktım, kalabalığın ve minibüslerin arkasındaki konteynırlara ilerledim. Aman Allahım! Tam bir Ortadoğu. “Kasr-ı Şirin anlaşmasından beri, 400 yıldır İran’la sınırımız değişmedi” derken doğruymuş hocam. İnsan 400 yıldır bi tesis yapar az bi değiştirir, güzelleştirir sınırı.

“Men seni maşınımla aparıram.”

İkindi yerine yatsıdan sonra vardığım Tebriz’de yeni bir sorunum var: hiçbiryerde taksi yok. Tebrizli yolcular, İran’a özel bir taksi programından çağrıldığını söylediler. Bundan haberim yoktu, hem de internetim yok. Birisi benim için telefon açtı, cevap veren olmadı. Birisi “Galiba bütün şoförler yasa gitti” dedi. Meğer Muharrem ayı burada akşamları yas törenleriyle geçiyormuş, ilk 10 günü en azından. Bekleyen ailelerden birinin taksisi geldi. Halime acıyıp beni de aldılar. Sağ olsunlar, kendileri karı-koca ve kızları bavulları kucaklarında arkaya sıkışıp ön koltuğu da bana verdiler. Önce onları bırakmaya gittik. İnişte beni eve davet etti, 15 günlük İstanbul-İzmir tatilinden gelen aile. Beyefendi, “men seni maşınımla aparırım” dedi, eşi de yemek yiyip öyle gidin dedi. Sonra bi ihtiyacım olursa aramam için telefonlarını verdiler, kızları instagramdan ekleyip, “hiç çekinme yaz” dedi. Abartı mı diyeceksiniz ama, daha gündüz vakti Van sınırındayken 2 kişi daha aynısını söylediler. Ve bunlar son da olmayacaktı.

Önce İlk Gün Qeyfi

Gezilerimde amacım olur ama çoğu zaman planım olmaz. Akışına bırakmayı severim, ve planlı gezilere göre çok daha dolu dolu geçtiğini düşünürüm. Tebriz’e gelişteki en büyük amacım Traktör Futbol Kulübünü ziyaret etmek. Onun dışında, Anadolu’dan da eski Türk yurdu olan bölgede yapabildiğim kadar çok fotoğraf çekmek, insanlarla tanışmak; bir gün Erdebil’e gidip gelmek, son gün de Hoy şehrini görüp Türkiye’ye dönmek. Uzatma şansım yok, çünkü Van’a döndüğüm gün İstanbul uçağım var ve kaçırırsam belki bir hafta yer yok uçaklarda. Yaw vallahi ciddiyim, öyle bir yoğunluk. Doların beş küsür lira olduğu zamanda tek yön 850 TL Van-İstanbul bileti var, o da Ankara aktarmalı. Bilet bulana kadar anamız ağladı da,  ses kaydını almadık, anamızın yasal izni olmadan kaydetmek ayıp olur diye.

Kahvaltı ardından resepsiyona gidip üstümdeki şortumun şehirde sorun olup olmayacağını sordum. “Uzun pantolon yok mu?” dedi. “Var” dedim, “giy o zaman” dedi 🙂 Bilmediğim yerde asla risk almam. Tebriz’e gelmeden önce, iki yıl Tahran’da yaşayan bir arkadaşım da uyarmıştı beni: “Sefai orda her yer devlet ajanı, sakın kimseyle din-devlet-rejim konularını konuşma, başına bela alırsın.” Benzer uyarıyı Tayland ve Kamboçya içinde okumuştum. Her ikisi de krallıktır, içinde kral geçen cümle bile kurmayın deniyordu uyarıda. Totaliter şeyler ne kötü. Neyse, no politics no cry. Yani Türkçesi siyaset yok, carlama yok.

“İstanbul’daki kızlar ne güzel”

Kadınların saçları kanunen kapalı ama muhalif bir tavır var. Saçların yaklaşık yarısı kapalı, üstüne şal atılmış sadece. Yürürken etraftan çöp toplayarak ilerleyen bir grup gördüm. Kadın-erkek karışık bir grup. Erkeklerden biri Kadıköy solcusu gibi uzun saçlı bi abi. Kadınların saçları yine yarı açık. Bir süre arkalarından yürüdükten sonra tanıştım. Belediye çalışanı sandım ama çevreci bir grup, sevabına temizlik yapıyorlar. Türkiye’den geldim deyince, sohbet ettiğim kadın daha önce İstanbul’a, Ankara’ya geldiğini; Türk kızlar isteyerek örtündükleri için bunun çok yakıştığını, hepsinin çok güzel olduğunu söyledi ve ekledi, “ama biz devlet zoruyla mecburi örtünüyoruz.”

Elgoli Conversation Club

Elgholi, El Gölü demektir sanırım, şehrin az dışında bir yer. Kiminle konuşsam görmemi önerdi. Güzel bir yer, etrafı yürüyüş yolu, restoranlar, dondurmacılar… Birine oturdum ve Tebriz’e özel ne yerim diye sordum. Önerdikleri  şey ilginç: yer alma-yumurta. Yani lavaşa dürülmüş köz patates ve yumurta. Bu yemeğin hikayesini bilmiyorum ama, çok ucuz malzemeden olması, kıtlık zamanlarından olduğunu düşündürüyor. Demek ki buranında yerel “fast food”u bu.

Göl etrafını turlarken, liseli bir genç arkadaş beni durdurdu, İngilizce bilip bilmediğimi sordu. Pratik maksadıyla, benimle birkaç dakika İngilizce konuşmak istiyormuş. Tamam dedim. O birkaç dakika inanılmaz bir sohbete dönüştü ve bir saati geçti. Delikanlının amacı Ankara’ya gelmek, Hacettepe’de tıp okumakmış. İngilizce konuşmak için, benim de konakladığım oteller bölgesine gidip çıkan turistlere falan soruyormuş. Mevcut imkanları dibine kadar zorluyor yani. Bizim sohbetin içeriği epey derin mevzulara kaydı. Delikanlının babası da yanımızda. Çocuk İngilizce sohbetimizi arada bir bölüp bazı hot spot bilgileri babası için Türkçe’ye çeviriyor. Babası beni samimi bulduki, en sonunda, bizim aslında burda din falan hiç umurumuzda değil, ama cezası çok büyük dedi. Zaten gümrük kuyruğundaki kadınlara bakarak bile baskıyı anlamak mümkün. Ben bu öğrenmeye meraklı, Ankara heveslisi delikanlıya telefonumu verdim ve İstanbul’a gelirsen haber ver dedim. Yolun açık olsun kardeşim, inşallah okursun Hacettepe tıpta.

“İstanbul’dan gardaşımız gelmiş”

Seyahatleri akışına bıraktığımı, kendimi sürprizlere saldığımı söylemiştim. Tebriz’de muharrem törenlerini planlasam denk getiremezdim. Her her semtte, her akşam başlayıp sabaha doğru üçe-dörde kadar süren anmalar hayatımda tanık olduğum en ilginç törenlerdendi. Sokağın/caddenin/meydanın durumuna göre yüzlerce veya binlerce insan yas törenlerinde. Farsça ve Türkçe ilahiler okunuyor. Kalabalığın ortasında duruma göre birkaç veya onlarca genç dev davullarla ritim tutuyor. Etrafta kılıçları temsilen tahta sopalı geniş bir kitle, folklorik dans diziminde dönüyorlar. Kadınlar etkinlikte sadece seyirci. Kimisi ağlayarak izliyor ve dinliyor. Türkçe olan ilahilerin, canlı davullarla ve çok diri ritimle inanılmaz güzel olduğunu söylemeliyim. En çok aklımda kalanı: sen ağlama, biz ağlarız Zeynep. Yani metal-rock müzik festivali niyetine katıldığınızda bile çok kaliteli bir atmosfer var. BBC belgesel ekibi gibi, ilk gün hariç her gece bu anma törenlerine katıldım.

Dizimde, gözümde derman kalmayana kadar fotoğraf ve video çektim. Bu akşamların birinde, meydana tepeden bakan iki sunucudan birinin dikkatini çekmişim, yanıma gelip kim olduğumu, sonra fotoğrafları onunla paylaşıp paylaşamayacağımı sordu ve yerine döndü. Makinemin şarjı bitince artık gece üç buçuk gibiydi. Vedalaşmak ve mail, telefon bilgilerimi vermek için sahneye yaklaştım. Az önce benden ricada bulunan arkadaşa durumu anlattım, mail için kağıt istedim. Ben bilgileri yazarken bu sefer de daha kıdemli ve daha yetkili bi abiye benzeyen diğer sunucu bizi gördü. “Hayırdır” der gibi sordu. Diğerinin verdiği cevaptan sonra benim yazdığım kağıdı eline alıp meydandaki kalabalığı döndü ve “İstanbul’dan gardaşımız gelmiş” diye beni halka anons etti. İyiki gaza gelip mikrofonu elime almadım. Bir iki dakikalığına meydanda şöhret oldum.

Mumlarda titreyen alev üşüyor

Bu akşam durumlar değişik, bir caminin önünden geçerken kalabalığın insan sırası gördüm. Ocak başı tezgahı gibi bir şey düzenlenmiş, üzerinde mumlar var. Yaklaştım, kuyruktakilere sordum: “nedir bu?” İçlerinden bir hanımefendi cevap verdi, “Hazreti Hüseyin’in şefaati için mum dikiyoruz, dilek diliyoruz.”

“Ben de dikebilir miyim?”

“Tabii, ben size vereyim isterseniz benim mumlarımdan”

“İsminiz neydi?”

“Şeyma”

“Çok teşekkür ederim Şeyma Hanım:)”

Mumumu yakıp diğer mumlardan az farklı sola koydum. Tıpkı andımızı okuyan öğrenci gibi, istiklal marşını okutan müzikçi-bedenci gibi mum kalabalığının az ötesine diktim ve resmini çektim. Tezgahın başındaki görevli, sırada bekleyen diğer insanların mum dikebilmesi için yanan tüm mumları devirip kenara topladı. O sırada şaka yaptığımı belli ederek, “Hocam ne yaptın, daha ettiğim dualar Hz Hüseyin’e varmadı, bitirdin şefaatimi” dedim. Aslında tehlikeli olan bu espiriyi etrafımızın gülmesiyle iyi atlattım. Sonra Şeyma’ya dönüp tekrar teşekkür ettim ve fotoğrafını çekmek için izin istedim. “Tamam” deyince aldım otomatiğe, takır takır seriye bağladım. Şimdiii, muharrem ayının onu, İmam Rıza camisini önü, (İmam Rıza, 12 imamlardan mezarı İran’da olan tek kişi) etrafımız sakallı amcalar ve çarşaflı teyzelerle dolu. Matem töreni olmasından dolayı istisnasız tamamı siyah giyinen bu insanlar, krem renkli ceket giyen, parlak taşlı küpe takan beni ve fotoğrafını çektiğim çarşaflı kızı izliyorlar. Şeyma tabii rahatsız olup “yeter” dedi ve çekimi durdurdu. “iyi akşamlar deyip” uzaklaştı. Ben de oradan uzaklaşmam gerektiğini hissettim ve vitesledim. Az ileride Şeyma bekliyormuş, fotoğrafları ona da iletmem rica etti ve instagram hesabımı sordu. İnternetim olduğunda gördüm ki, elinde mumla siyah çarşaf içinde gördüğüm bu kız gayet İzmir giyimli bir çello sanatçısı. O esnada robotik mühendisliği öğrencisiymiş ama, bu yazıyı yazmadan önce tekrar konuştuk, mezun olmuş. Sevgili Şeyma, öncelikle o akşam caminin ordaki resim olayı için kusura bakma, biraz abartmış olabilirim. Sanat hayatında başarılar dilerim. Umarım bir gün İstanbul’a konser için gelirsin ve biz de izleriz. Ee, yeni Anjelika Akbar’lar lazım Türk müzik dünyasına. 🙂

Eynali Dağı Musiki Sohbetleri

Tebriz’e adım attığım günden itibaren herkes Elgoli beraber Eynali’yi öneriyordu. Nihayet buraya da çıktım. Amacım kendi kurduğum “sunsetizm” tarikatı için gün batımı fotoğrafı çekmekti. (Sunsetizm: Gün batımından zevk alan hayat tarzı, yanlış anlaşılmasın:) Ancak başka sürprizleri vardı Tebriz’in. Merkezden taksiler dağın zirvesine kadar gelmiyor, eteklerde bırakıyorlar. Oradan tekrar minibüslerle çıkıyorsunuz. Zirveye ulaştığımda açık çay evi, büfe gibi olan dükkana gittim. Esnafları çok sıcak kanlı. Üşüdüğümü görünce paltosunun uzattı biri. Dolaptan bi Efes aldım. Evet, alkolsüz Efes, burada Islami bira deniyor. Zaten beş günlük Tebriz seyahatimde yaptığım tek dini hareket, alkolsüz bira içmekti. Bira eşliğinde Türkiye ve İstanbul konuştuk esnaf arkadaşlarla. En sevdiği şarkıcı Ebru Gündeşmiş birinin, öbürü de “Sibel Can” dedi. Biri telefonundan Ebru Gündeş çaldı.

Tepenin zirvesine yürüdüm. Bir ara dinlenirken, yukarıdan geri dönen bir çift selam verdi. Sohbet ederken fotoğraflarını çekmemi rica ettiler. 3-5 pozdan sonra, “bi de böyle çek” der gibi, kadın başörtüsünü tamamen çıkartıp öyle poz verdi eşinin yanında. Kimsenin olmadığı yerde rahatlığın tadını çıkarmaya çalışıyorlar, hepsi bu.

Az sonra,  emekli kafadarlar diyebileceğim iki kişi geçti yanımdan. Selamlaştık. Daha yaşlı olan halı sanatçısıymış. Bir vesikalık resimden bile, inanılmaz detaylı olarak el dokuması halı portre yapıyormuş. Bana telefonundan birkaç resim gösterdi. Arap şeyhleri ve bir iki Avrupalı-Asyalı devlet adamları dahil çok iyi işleri var. Acaba bilgisayar baskısı mıdır diye düşündüm ama, gündüz erken vakitte halı müzesine gittiğimde detaylı ve çok büyük halılar görmüştüm. O halıları yapan Tebriz halı sanatı birikimi, bu portreleri de yapar sanırım. Bu halı sanatçısının oğlu da İstanbul’da inşaat dekorasyon işi yapıyormuş. 

Gök Mescid

Yazılarımda çok tarihi eser, müze bilgilerine girmem ama bu sefer dayanamıyorum. Sıkılıyorum, isyan ediyorum isyan! Bizim İstanbul’u aldığımız zamanlara yakın Karakoyunlu hükümdarı Cihan Şah tarafından yaptırılmış. Lakabı Gök Mescid, yani Mavi Cami, yani tramvayda duyduğumuz Sultanahmet Blue Mosque’un bir kardeşi, hatta yaşça büyük abisi. Bakımsız olması beni üzdü. Asıl şaşırtan insan manzaralarıydı. İçeride kızlı erkekli bir grup, birbirinin dizine uzanmıştı. Kişisel olarak dindar olduğum pek söylenemez, yalan yok. Ancak bir dini yapı en azından sık ziyaret edilen bir tarihi eser içerisinde ben bu görüntüyü yadırgadım. Marmara’da, Bilgi’de üniversite hayatı yaşadım, vallahi orda yapamadım bu camideki ortamı. Bu kadar sıkı yasakların olduğu, tesettürün zorunlu olduğu, alkole hapis, zinaya idam cezası olan bir ülkede cami içindeki bu rahatlığı halen anlayamıyorum. Bak kişisel özgürlüklere yine de itirazım yok ama aynı anda tarihi, dini ve kamusal alanda, üstelikte İran’da, anlayamıyorum.

Çarşıdaki bir başka caminin içini fotoğraflarken de, Hoy şehrinden Tebriz’e gelen, kenarda sofra kurup yemeğini yiyen 4 kişilik bir arkadaş grubu ile karşılaştım. Sofraya buyur ettiler, bağdaş kurup oturdum.

Cami demişken, Tebriz’deki camilerde bizim okullardaki 15 temmuz köşesine benzer resimler, posterler gördüm. Ne diye sordum, İran-Irak savaşındaki şehitlermiş. Her cami, kendi cemaatinden şehitlerin resimlerini asmış. Çok ilginç, Irak tarafında da İran’la savaşırken şehit olanların posterleri asılı mı acaba? Onlar da müslüman, bazıları şii ve hatta bir kısmı Tebrizliler gibi Türk. Osmanlı-Karamanoğlu/Memluk savaşlarının bir değişik versiyonu. Bu şehitlik chapter’ını bi daha çalışmam gerekiyor. 

Musalla Camii ve Muzafferiye Çarşısı

Aniden aklıma kendini zincirleyerek yas tutanlar geldi. Aslında TV’de Halkalı Caferi toplumu törenlerinde görmüştüm. Buraya kadar gelip, bu zincirli töreni fotoğraflamak mı, yoksa Hoy’a gidip bir şehir daha görmek mi? Ben kalmayı seçtim. Öğlen namazında Musalla’daydım. Hayatımda katıldığım en büyük namazdı, yani seyirci olarak olsa da. Tanıştığım herkes çok yakın alakadar oldu. Hatta başıma bir talihsizlik geldi, kameramın bataryası bitti. Yedeği de boştu. Orada daha az önce tanıştığım bir gazeteci bana kendi yedek bataryasını verdi. Ben de benim boşunu ona verdim ki, kalabalıkta tekrar görüşemezsek takas etmiş olalım. Bu gezinin en güzel anlarını belkide bu meydanda yaşadım. Namaz esnasında çektiğim fotoğrafların birazını şöyle koyuyorum.

Zincirli tören için yola çıktım. Yanıma bir delikanlı yaklaştı: “ Muzafferiye’ye gidiyorsan beraber gidelim, ben de oraya gidiyorum. Dedemin dükkanı var ordan rahat çekim yaparsın.” Hemen aklıma İstanbul’daki uyarı geldi: “Her yer devletin ajanı dolu, kimseyle din-devlet işleri konuşma, başına dert alırsın Sefai.” Benim oraya gittiğimi nasıl anladığını sordum. “Elinde fotoğraf makinesi var, bugün turistler ancak oraya gider” dedi. Kamboçya sınırından beri bu kadar tedirgin olmamıştım. Bir şey olacak ama ne? Hadi hayırlısı…

Hiçbir sakatlık olmadı. Dediği gibi Muzafferiye’ye gittik. İçeride önce tatlı ikram edildi. Elimdeki bitmeden yenisini ikram ettiler. Üst kattaki dükkanın en güzel yerini de bana verdiler, rahat izleyip foto çekeyim diye. Boşuna telaş yapmışım. Orada anlattılar: Muzafferiye Çarşısı, Tebriz Çarşısı’nın halı bölümü. Tebriz başkentliğini kaybetmiş ama çarşı kaybetmemiş. 80 yaşındaki esnaflar bile çarşının tamamını gezmemiştir, öyle büyük diyorlar. Etrafta hiç turist görmedim. Teyit edemiyorum ama Dünyanın  ikinci büyük Türk şehrinde, kültürel olarak önemli bir günde birilerini görmeyi umardım. İslami İşbirliği Örgütü’ne üye (ki işe yaramaz boş bir örgüt, ayrı mesele) komşu, nüfusunun yarısı Türk olan bir ülkeyi, tamamı Türk olan bir şehrin Türkiye’de merak edilmemesi ilgincime gitti. Sevmek-sevmemek ayrı, ama merak etmek ve bilmek önemli diye düşünüyorum.

“Konak ol”

Tebriz’de en çok duyduğum söz. Özellikle paylaşmak istedim. Konak ol, yani misafirimizsin. Bunu hesap ödemek istediğim bir çok yerde esnaftan, zaten üç kuruş kazanan gariban taksiciden, bir dönerci kuyruğunda tanıştığım liseli arkadaşlardan ve hatta sigara ve su aldığım bakkal bile söyledi bana. Sigara yahu, bildiğin sigara. “Abi kaç para” diyorum, cevap “abi konak ol” 🙂

Hem Türkiye’de hem de çeşitli ülkelerde böyle güzelliklerle karşılaştım ama, Tebriz sanırım hepsinin zirvesiydi. Muhabbet ederken tanıştığım yine lise çağlarında bir arkadaş, muhabbetin devamında “abi oteli boşver, bize gidelim, konak ol” dedi mesela.

Hayal kırıklığım 🙁

İran’a gelişteki en büyük amacım Traktör Futbol Kulübü’nü ziyaret etmekti. Tebriz’deki son günümü buna ayırdım. Öğleden sonra da Hoy’a geçecek ve ertesi sabah da Türkiye’ye dönecektim. Traktör epeydir hayalim olduğundan, Van’a gelmeden bir ay öncesinden, kulübe hediye etmek için PJK bardağı hazırlamıştım. Teknik direktörleri de Mustafa Denizli. Belki Drogheda United’la olduğu gibi kardeş kulüp sözleşmesi bile yaparım. İlk günden itibaren tanıştığım herkesle Traktör’ü de konuştuk. Anlatırken duygulananlar oldu. İran polisi Traktör taraftarlarına hep kötü davranıyor, diğer takım taraftarları da küfür ediyorlar. İran’ın ve tüm Türk dünyasının en büyük kulübünü ziyaret, kişisel futbol anılarımın en büyüğü ve anlamlısı olacak. Sabah erken uyanıp kahvaltımı yaptım otelde. O güne ayırdığım temiz gömleğimi giydim. Önce berbere gidip traş olacak, arkasından taksiye atlayıp kulübe gideceğim. Dışarı çıktım ama, o da ne? Her yer kapalı. Değil berber, su almaya açık bakkal bile yok. Kulüp zaten kapalı. Mustafa Denizli Pars Otel’deymiş diye duyum aldım. (Futbol dünyasında böyledir jargon, duyumcular bilir:) Koşarak otelime gidip resepsiyona, Pars otelini aramalarını rica ettim. Sağ olsunlar, aradılar da, lakin cevap olumsuz. Orada değilmiş. Vay bee! Taa İstanbul’dan Van aktarmalı Tebriz yolculuğu yapan bu bardak İstanbul’a geri dönecek öyle mi? Canımız sağ olsun, ölmezsek bu bardak buraya tekrar gelecek. Ahan da size söz. Hangi mi bardak?

Zemini toz pembe,

Yazıları ak!

O mübarek bardak,

İşte bu bardak!

Ve 2. halay kırıklığım 🙁

Epey doyurucu olan bu gezimde doymayan bir yanım da var: karnım! Hayatımda ilk İran lokantasına Tayland’da gitmiştim. Yemekleri gayet lezzetliydi. Aklımda ve damağımda kalanlar sebebiyle Tebriz’den yemek konusunda da çok umutluydum ancak tam bir facia. Göl kıyısındaki yer alma-yumurtayı anlatmıştım. Başka da yerel bir şey yok. Anadolu, Arap, Kafkas ve Hint mutfağının ortasındaki İran’ın bu zayıflığı akıl alır gibi değil. Tüm yemekler tatsız tuzsuz. Pilavın yanına tepeleme bir çorba kaşı kadar tereyağı koyuyorlar. Pilavı yağla karıştırınca az lezzetli hale geliyor. Tavuk ve etten yapılan tüm kebaplar başarısız. Hadi onlar tamam da, ya ekmek? Tüm şehirde tektip bir lavaş var. Yaklaşık A4 kağıdı gibi. Hayır boyut değil, lezzeti kast ediyorum, A4 kağıdından azcık daha lezzetli. Adını şimdi hatırlayamadığım, lüks  restoranlardan birine gittim orada da durum “oh be” dedirtmedi. Yalnız şu var, Gölün orda birkaç kebapçı var, Türk (Türkiye Türkü demek istiyorum) veya Arap ustaları varsa belki onlar iyidir. Yani bu yazıya bakıp umudunuzu şey etmeyin hemen.

Tebrizdeki son akşamımda, otele mümkün olduğunca geç gitmek istiyorum. Makinamla geziyorum. Karnım çok aç. Her yer kapalı. Otelim de çok uzak, gitsem geri gelinmez. Derken içerde 3-5 küçük masası olan bi açık yer buldum. Oturmaya yer bulamayınca 3 kişilik bir arkadaş grubu masalarına davet etti. “İran yemeklerini nasıl buldun, berbat di mi” dedi biri, ben idarelik cevap verirken, “yok yok, berbat” deyip güldüler. Yerel alım gücüne göre et acayip pahalıymış. Bu sebeple bol etli şeylere erişmek kolay değil.

Ve son olarak, İstanbul’a dönüp tüm fotoğrafları bilgisayara atınca çok hoş bir sürprizle karşılaştım. Van’dayken etraftaki kalabalığı rastgele fotoğraflamıştım ya hani, (“Şok Şok Şok, Bu nasıl gümrük?” başlığındaki fotoğraf) o anda hemen arkamdaki aile, Tebriz’e gece vakti indiğimde beni ortada bırakmayan, taksilerine alan, telefon numaralarını veren Nazif Abi ve ailesiymiş. Bu yazıyı yazarken kendisiyle yazıştık ve tekrar teşekkür ettim. Verdiği cevap, “Biz vazifemizi yaptık, Türk’ün Türk’ten başka dostu yok.” Tebriz otogar sohbetindeki cümlesini de eklemezsem olmaz: “Uşaklıktan Traktör neferiyim”

Sevgili dostlar, burada yer veremediğim başka birçok Tebriz fotoğrafları ve Küba’dan Vietnam’a kadar başka bir çok fotoğraf ve hikaye için instagramda seforotti travel adresimi takip edebilirsiniz.