Bugün, ister sokaktaki sade yurttaşa, ister herhangi bir aydın/entelektüel kişiye bir soralım bakalım, acaba ne der: “Sizce dünyadaki veya Türkiye’deki en önemli sorun nedir?” Ve arkasından ikincisini de ekleyelim: “Peki, ‘daha iyi bir dünya veya Türkiye’ için çözümlere en öncelikli olarak – yani ilk söylediğinizle ilişkili olması da gerekmiyor – nereden başlamalı?”

İyi Yaşam, İyi Toplum

Bu iki soruya verilecek yanıtlar her ne olursa olsun, şunların geçerli olacağını söyleyebiliriz:  Farkında olalım veya olmayalım; adını koyalım veya koymayalım, mutlaka bir “dünya görüşümüz” var. Bunun temelinde de, elbette insana ait bazı varsayımlarımız, toplum düzenine ait ön kabullerimiz, “iyi yaşam” ve “iyi toplum” anlayışlarımız, genel bir “problem çözme” yaklaşımımız, hatta bir “değişim kuramı”mız bile var.

Kimileri, bilinen meşru jargonları veya havalı bazı etiket-terimleri bunlara yapıştırabilir, kimleri ise yapıştırmaz. Hepimizin yanıtları kaçınılmaz biçimde bu çerçeveler içinden olacaktır. Hatta, okumuş yazmışların, herhangi bir akademik disiplin veya meslekte uzmanlaşmışların, sıklıkla yaptığı gibi, kendi mesleki (de)formasyonlarından da büyük ölçüde etkilenecektir.

Öyleyse alınacak yanıtlardaki bazı olası “en önemli sorun” ve “çözüm için önerilecek öncelikli müdahale alanı” saptamalarını, gündemdeki ana konulara bakarak hızlıca şöyle sıralayalım: Pandemi ve sağlık meseleleri; devletlerarası sıcak/soğuk savaşlar veya devlet-milliyetçi halklar-terör çatışmaları; adaletsizlik ve hukuksuzluk; toplumsal eşitsizlikler; derin yoksulluk ve finansal yozlaşma; cehalet ve ahlaki çürüme; ticari, kültürel ve bilimsel yeni-sömürgecilik; siyasette kutuplaşma ve otokratikleşme; nefret söylem ve eylemleri; işsizlik ve dijital kapitalleşme; enerji, çevre ve iklim krizi; hakikat-ötesi ve bilişsel zaafiyet; acıtıcı derecede mutsuzluk ve umutsuzluk, vb.

Toptancı ve kabaca bir özetle; “(post)modernite ve demokrasi krizi”! Pandemi, bu sorunların dünyadaki ve Türkiye’deki önceki profillerini sadece kalın çizgilerle daha da belirginleştirdiğinden bazı ek ayrıntılarla bezenebilirler. Yani, COVID “ortak çarpan” parantezi ile ele alınabilirler. Her halükarda, ilk bakışta görülebileceği gibi, listede yer alan her sorun, hatta yer almayanlar da, mutlaka ayrışmış bir (b)ilgi alanına girer veya ona diğerlerinden daha çok yaklaşır. Ancak sanırım hala çok net görünmeyen ve birbirleri ile alakasız gibi durabilen bu sorunların hepsinin “ortak paydası”: şiddet!

Şiddetin türü, ekonomik veya siyasi şiddetten, savaş ve terör şiddetine veya intihara kadar geniş bir kategorik yelpaze içinde değişebilir. Biçimi de sözelden eylemsele; dozu, az veya sessizden çok veya gürültülüye; hasarı, görünürden görünmeze vb. kadar değişecek ölçülerde çeşitlilik gösterebilir. Ancak tüm dünya ülkelerini, birey insanlarını kilitlemiş ve içinden çıkılması adamakıllı güçleşmiş ama çözülmesi gereken sorunların hepsinin ortak temel noktası, tabii demokratikleşme sorunsalının da tam göbeğinde olan mesele; şiddet yönetişimi! O bakımdan şiddet bu yazının da başlığına ve baş köşeye oturdu.

Şiddet ve Yöneti(şi)mi

Gerek şiddet olgusu, gerekse onunla ilgili kafa kurcalayan sorular, insanlık tarihi kadar eski. Ayrıca şiddet, son derece inatçı olmalı ki uygarlığın hiç bir döneminde veya toplum biçiminde ondan kolay kurtulunamadı. Nitekim bazı kuramlar, insanların doğaları gereği saldırgan yaratıklar olduğunu; bazıları da politik ekonomik mantığın, sosyal yapıların ve tarihsel süreçlerin sonucu olduğunu vurguladı. Her halükarda hepsi şiddetin kaçınılmazlığını ve karşı koyulamazlığını savundu. Daha doğrusu şiddet karşısında pes etti, havlu attı.

Mitolojiler, dinler ve modern bilimler, düzenledikleri toplumlarda düzen ve asayişi sağlamak için çeşitli disiplin politikaları ve şiddet yönetimi stratejileri uyguladılar. Bugün de keza, bireysel/kitlesel şiddet ile nasıl başa çıkıldığı, her hangi bir ülke için en önemli uygarlık ve gelişmişlik ölçütlerinden ve belirtilerinden bir tanesi. Yani “demokratikleşme” ile doğrudan ilişkili olan bir gösterge; tüm kurumlarının ve insanlarının birbirleriyle olan ilişkilerinde şiddet yöneti(şi)mi.

Şiddet yöneti(şi)mi, hem öğrenilmesi hem de pratikte sınanması gerektiğinden, oldukça zorlayıcı. Zorlayıcı, çünkü her ne kadar insaniyet tarihi kadar eski ise de -yani geçmişte öğrenilenler bir uygarlıktan diğerine, bir coğrafyadan diğerine, bir kuşaktan diğerine aktarılsa da- ancak her insanın kendi kişisel tarihsel gelişimi kadar eski olabiliyor. Başka bir deyişle, herkes yaşamına, biyolojik ve fiziksel bir varlık olarak, başlar. Yani saldırganlık, insanın doğuşta var olan temel dürtülerden biridir. Her bireyin, kendi özerkleşmesi ölçüsünde de bu dürtüleri üzerindeki düzenleyici yetileri gelişir. Öznel yaşamı boyunca da bu becerisi defalarca ve yeniden sınanır.

Birer kolektif ve analitik birim olarak kurumlar veya modern ulus-devletler için de durum bundan farklı değil: Kendi özneleşme/modern toplumlaşma/demokratikleşme süreçlerinde ve yaşantısal olarak gelişirler. Devletler-arası ilişkilerin siyasipsikolojik dinamikleri çerçevesinde, tekrarlanan örüntüler veya yepyeni şiddet durumlarıyla karşılaşıldıkça, yöneti(şi)m becerilerini sergilerler. Sözgelimi, birey büyüdükçe “ehlileşmesi” artsın diyelim. Hatta dileyenler, belirli ölçütlere göre bazı ülkelere de “ileri demokrasi”, “gelişmiş ülke” vb. “ehliyetler” de versin. Sıklıkla “kriz” denilip geçiştirilen şiddet durumlarında ne yaptıkları, nasıl davrandıklarıdır esas belirleyici olan. Tıpkı trafiğin “ilişkisel ve dinamik akışı” içinde, kaç yıllık ehliyet sahibi veya ne kadar usta bir sürücü olmanın; süreç içinde belki önemli, ama tek başına yetersiz ve sadece kısmi bir belirleyici etkisinin olduğu gibi.

Demokrasi mi, Hipokrasi mi?

Şimdi de günümüzdeki egemen “küyerel” şiddet yöneti(şi)minin mevcut durumu ile ilgili olarak bu hususların hemen hepsinin birlikte görülebileceği güncel bir örnek olaya dönelim: İsrail’in, Filistinli sivillerin ve çocukların vurulduğu korkunç Gazze bombardımanı. Ve biraz önce rastladığım bir video: Arka plandaki karanlık gökyüzünü dakika aralarla patlayan İsrail bombaları, parlayan anlık Güneşler gibi aydınlatıyor. 300-500 m. ön planda da bir sokak arasında yaşları 3-13 arasında değişen çocuklar dolaşıyor, hatta iki tanesi de trambolinde zıplıyor. Altındaki yorumda da mealen şöyle: yazıyor: “Gerçek-üstü sahne. Filistinliler bu bitmek tükenmek bilmeyen saldırılar karşısında uyuşmuş. Çocuklar bile artık kanıksamış, bombaları umursamadan EldAlFitr”in (Ramazan Bayramı) tadını çıkarmaya çalışıyorlar”. 

İsrail devletinin açıklaması ve kendini aklama mantığı ise şöyle:” Ne münasebet; biz çocukları filan vurmuyoruz. Zaten onlar da çocukları kutsal saydığımızı bildikleri için, çocukları alet ediyor, amacımıza ulaşmamızı engellemek için paravan olarak kullanıyorlar. Hiç yutar mıyız; biz sadece hedeflerimizi vuruyoruz.”  Sonra da Joe Biden’ın ve Ursula von der Leyen’in Hamas’ı baş aktör gösteren ve bölgedeki şiddetin tarihselliğini görmezden gelen ve İsrail’in sorumluluğunu yadsıyan beyanları.

Bütün bunlar, zaman zaman retorikler konjonktüre göre değişmiş olsa da gizli olarak sürdürülmüş olan önyargılı ve taraf tutucu, tipik şiddet (yönetimi) söylemi örnekleri. Nitekim özelde Filistin’le ilgili problemler, genelde Ortadoğu sorunu asla çözülemedi. Yoksa “çözülmek mi istenmedi, şiddet beslendi ve şiddet ile beslenildi mi” demeli? Gazze yıllardır kuşatma altında ve savaş sürüyor. Dünyanın başka yerlerinde durum farklı değil. Yakın geçmişte Rwanda’daki Hutu, Hindistan’daki Gujarati, Saraybosna katliamlarını, vb  kendi coğrafyaları ve acıyı bizzat yaşamış ve hala çeken insanlar dışında hatırlayan eden yok. Oysa dünyadaki derin tarihsel yarılmanın ve kutuplaşmanın; bu yüzyıla 9/11 ile girerken gün yüzüne çıktığını; ne şekilde yön, biçim ve yer değiştirdiğini; nasıl şiddet-li ivme kazandığını bilen çok.

Açıkçası, özgürlük havarisi ve güçlü kurtarıcı misyoner Batı dayanışması, “demokrasi” sözcüğünü Demokles’in kılıcı gibi sağa sola sallamayı sürdürüyor. Oysa “demokrasi”, liderlik rollerini üstlenmiş yöneticilerin bu tavırları ile asla gelişemez. Böyle hipokratik davranışlar, sözde barış çağrıları veya görünürdeki ateşkes anlaşmaları; hiç bir çatışmayı çözemeyeceği gibi, kutuplaşmayı ve taraflar arasındaki husumeti ve şiddet sarmalını körükler. Haset yarasını, her iki taraf için sadece daha da derinleştirir. Hiç bir tarafı özgürleştiremez. Sadece daha çok acı çektirir ve süründürür.

Bir de kısaca yönetilenlerin bazı tepkilerinden bir kaçına “seyirci” olalım: Bir ekranda, İstanbul İsrail Konsolosluğu önündeki testosteron ve COVID yüklü protestolar ve yakılan araba. Başka bir ekranda, Kudüs sokaklarında hükümetlerini protesto eden aşılı İsraillilerin sessiz yürüyüşü. Türkiye’den ve diğer Müslüman ülkelerden müdahale beklentileri ve muhtelif yorumları, vs. Dahası, Edward Said’i anan çoktan Şarkiyatlaşmış zihniyetli olan çok; onun Şarkiyatçılık kuramının temelini oluşturan şiddet dinamiklerini kavramış olan yok!

Şiddet Yer Değiştirir

Şiddet konusuna teorik veya pratik ilgi gösterenlerin hiç eskitmediği sorulardan birisi de şiddetin giderek artıp atmadığı. Bu da tıpkı yukarıdaki ‘şiddet doğuştan mıdır, sosyal yapısal mıdır?’ gibi verimsiz bir tartışma konusu. O bakımdan hızlıca ve basitçe yanıtlayıp geçeyim: Şiddet hem doğal, hem de toplumsal yapısal/sistemik bir olgu. Giderek de her anlamdaki hızlı büyüme ile doğru orantılı biçimde ve küyerel ölçeklerde iyi yönetilemediği için de salt artmakla kalmayıp, yumağı adamakıllı kördüğüm olmuş ve iyice azmanlaşmış bir sorun.

Ancak kanımca daha önemli olan, bugün artık şiddet yöneti(şi)mindeki beceriksizlikler ile sorunun arsızlaşmış olması. Üstelik en başta sıraladığımız her alanda, türde ve dozda bu böyle. Şiddet, özel/kamusal. Gerçek/sanal yaşamda; her an, her yerde, ulu orta ve ham halde. Diplomatik veya uygar kültürel nezakete de gerek duyulmuyor artık; kartlar apaçık. Sırnaşık ve sarmaşık gibi dolambaçlı bir sarmal halinde.  Hiç bir sınır, hak, hukuk, adalet ve ahlak tanımıyor; zorba ve şirret.

Tüm yönetsel düzlem ve birimlerde görünür bir zafiyet: İstediğini alamadıkça tepinme nöbetine (temper tantrum) giren şımarık ve şirret bir veledin karşısında eli kolu bağlı, dili tutuk sözde otorite yetişkin(ler)in yönetsel beceriksizliğinden farksız. Bu velet böyle seçilmiş, özel ve ayrıcalıklı mı doğmuş, yoksa ayrımcılıkla mı böyle şımartılmış? Şiddet, biyolojik genetik miymiş, tarihsel toplumsal yapısal mıymış? Böyle sorular, bugün ve çözümleyici siyaset ve pratikleri için son derece anlamsız ve ilgisiz. Hatta bununla da kalmayıp, otokratik popülist yönetimleri ve statükoyu sürdürmekten başka bir işe yaramazlar.

Şiddet tipolojisi elbette analitik bir sınıflama. Bunlar ne kuramsal olarak, ne de gerçek gündelik yaşamda birbirlerinden ayrışmış faktörler üstelik. Tam tersine, birbirlerini karşılıklı belirleyen ve sürekli yeniden tanımlayan, son derece iç içe geçmiş türler. Bu sebeple de işte, belki de şiddet tiplerinin en görünmez ve sinsi olanı, fakat o ölçüde de kanımca en tehlikelisi; kalıcı ve en dirençli, zira yönetimi de en zor olanı ise “epistemik şiddet”.

Öyle ise biz de, bu yazının ve mecranın kaçınılmaz kısıtları sebebiyle, şiddeti hızlıca evrensel ve jenerik bir olgu olarak ele alalım. Çünkü şu ortak 10 özet ilkesel husus üzerinde yeniden düşünmek yararlı olabilir görüşündeyim. Şiddet;

  • öznelliği, hem belirler hem de gizler.
  • nitekim bu sebeple de, sosyal yapılanmanın dışında değil, kurucu bir özelliği olarak ele alınmalı.
  • hatta kendi süreçleri, söylemi ve pratikleri olan başlı başına bir yapılanma biçimidir.
  • bağlamsaldır. Kolektif veya bireysel şiddete, yaşam deneyiminin kendi yer-zamanı içinde bakılmalı.
  • olumsal ve tarihseldir. Yani sonuç değil; gelişimsel bir süreçtir.
  • temsilidir. En barışçıl retorik temsiliyeti de yansız veya kendi karşıtından, kurbanından uzak kalamaz.
  • bir dildir. Fiziksel şiddet kadar şiddetsizlik ile de iletişim halindedir.
  • kurbanı tarafından içselleştirilir. Kendini ve kurbanını birlikte yaralar.
  • sönümlenmedikçe bulaşıcı ve yayılmacıdır. Biçim ve yer değiştirir.
  • diğer doğal dürtü cinsellik ile yakından ilişkilidir. Onunla mesafesi ve ayrışması da oldukça değişken ve olumsaldır. Tıpkı istilacı ve tecavüzcü zihniyet, siyaset biçimleri ve eylemlerde olduğu gibi.

O halde dünyada ve Türkiye’de, bilimden siyasete kadar tüm yaşam alanlarında hakim eril zihniyete ve hüküm süren iktidar etme biçimlerine bir de böyle bakmalı. Neden zorbalığın “Lütfen bir daha yapma, çok rica ediyorum” veya “Rektör/hükümet istifa!” veya “Biliyor musun, bu yaptıkların modern hukuka aykırı veya bizim Anayasamızda bile hiç yeri yok” veya “çok ayıp, hiç utanmıyor musun?” veya “Kanun şudur, genelge budur; burası bir genelge devleti oldu artık” gibi çaresizce serzenişlerle iyileşemeyeceğini bilmeli. Böyle naif veya yetersiz “kendiliğinden düzelecek” beklentilerden de bir an evvel vaz geçmeli.

Birbirinden güzel ve değerli, vasattan çok daha fazlasını hak etme arzuları ile, “iyi yaşam ve iyi toplum” için kolektif bilinç taleplerinden de önce; belki de önyargılı ve şucu/bucu fanatik taraftar “fikir sahibi olmaktan” biraz arınıp, hiç değilse vasattan biraz daha fazla “bilgi sahibi olmak” için biraz çaba sarfetmeli. Yeni erk adaylarından içerde/dışarda şiddet yöneti(şi)mi politikalarını açıkça talep etmeli. Oluşturulmalarına katılmalı ve ilk elden bilgi ve deneyimlerle katkıda bulunarak, erk paylaşımına şimdiden talip olmalı. Her şeyden önce de, trambolindeki o Filistinli küçük kızın gerçekten “bayram sevinci” ile mi patlayan bombalarla senkronize biçimde zıpladığını, neye alıştığını, öznel dünyasını ve geleceğini biraz merak etmeli.

Fotoğraf: Cole Keister