Otoriterleşme eğilimi gösteren iktidarlar kaçınılmaz olarak meşruiyetlerini seçim sonuçlarına endeksler ve seçimler bu tarz iktidarlara istikrarlı bir şekilde meşruiyet üreten bir aygıta dönüşür[2]. Doğal olarak seçimleri kaybetmeleri de bu meşruiyetin sonu anlamına gelir. Ancak rejimin yargı, güvenlik gibi önemli organlarını aparatlaştıran iktidarların kaderlerini seçimlerden farklı araçlarla sağlama aldığı inancı taşıyan muhalifler, her zaman akıllarının bir köşesinde “iktidarlar kaybettikleri seçimlerin sonucunu kabullenmezlerse ne olacak?” sorusu ve endişesi taşır. Literatürde rekabetçi otoriter olarak kavramsallaştırılan bu tip rejimlerde seçim süreçlerinin çeşitli manipülasyonlardan geçmesi beklense de muhalefetin etkin mücadelesi ile demokratik süreçlerin işletilebileceği kanısı hakimdir. Ekonomik kriz, hükümet politikalarına karşı artan hoşnutsuzluk ve muhalefet partilerinin etkin koordinasyonun bir araya gelmesi gibi faktörlerin bu süreci kolaylaştıracağını iddia eden, demokrasi adına ümitvar çalışmalar mevcut. Peki seçimlerin meşruiyetini tamamen yitirdiği Mısır gibi otoriter Orta Doğu rejimlerinde iktidarın demokrasi lehine el değiştirmesi umulabilir mi? Arap Baharı bunu başardı. Peki tekrarı mümkün mü? Muhtemelen hayır!

Otoriter rejimler altında yaşamak ve otoriter politikalarına aykırı pozisyon almak her zaman maliyetli olmuştur. Bu maliyet; işinden, özgürlüğünden ve nihayetinde hayatından olmak gibi kademeli şekilde ağırlaşabilmekteyken, gittikçe ağırlaşan bu maliyetler toplumların nefes alma alanlarını gittikçe daraltmaktadır. Ortadoğu’da darbeyle iktidarı ele geçiren bir otoritenin hüküm sürdüğü Mısır gibi seçimler vasıtasıyla illiberal bir demokrasinin işletildiği otoriter devletler eleştirel sesleri bastırma noktasında oldukça hevesliler. 2014 ve 2018’de girdiği iki seçimi de %97’lik bir oranla kazanan Mısır Cumhurbaşkanı Sisi’yi kim eleştirebilirdi ki? Ya da Cemal Abdülnasır 1956’da %99.95 ile kazandığında kalan binde beşin peşine düşmekte, demokrasinin en büyük (!) göstergesi seçimlerde mutlak bir zafer kazanmışken politikalarının eleştirilmesine hiddetlenmekte haksız mıydı? Elbette ki haksızdı; ancak, bu tip rejimler kendilerini eleştirenler ile yapıcı bir diyaloğa girmek ve müzakere süreçleri geliştirmek yerine iktidarlarını kendilerini sadakatle destekleyen fanatik taraftarlar üzerinden konsolide ettikleri için hak tabanlı bir eleştiriye tâbi tutulmaları da anlamsız hale geliyor.

Aslında Ortadoğu toplumları bu denkleme uzun zamandır aşina. Arap Baharı bu denklemi kırma yolundaki en büyük eşikti. 1950’ler ve sonrasında kurulan despot Ortadoğu rejimlerini devirerek demokratik yapılar inşa etme hevesi, 2010’ların ilk yıllarında küresel bir heyacanı beraberinde getirdi. Sokaklara dökülen, meydanlarda toplanan milyonların günler süren eylemleri Tunus’tan Mısır’a pek çok despot lideri koltuğundan etti, bir kısmının da hayatına mal oldu. Tunus bugüne gelindiğinde tek başarılı örnek olarak görünse de Mısır, Libya gibi bölgenin önem atfedilen diğer ülkeleri yeni darbeler ve/ya iç savaşlarla mücadele etmek durumunda kaldı.

2018’e gelindiğinde ise Mısır, Irak, Lübnan, Tunus, Ürdün ve İran’ı kapsayan bölgeyi yeni bir protesto dalgası sardı. Mısır’da Sisi’nin yolsuzluğu üzerine yayınlanan video ve belgeler, Fas’ta Bouazizi’nin Tunus’ta yaşadıklarına benzer yerel yolsuzluklara karşı koyamayan bir balıkçının intiharı, Ürdün’de ekonomik krizle boğuşan hükümetin getirdiği yeni vergi yasaları halkları tekrar sokaklara döktü. Bu noktada rüştünü 2011’de ispat eden Ortadoğu toplumlarının yeniden sokaklara dökülmesi ve meydanları doldurması, sıkça Arap Baharı 2.0 olarak adlandırılan yeni bir diktatör deviren dalgaya dönüşme umudunu doğurdu. Ancak, kısa sürede bu umudun boşa çıktığı anlaşıldı. Nitekim şaşırtıcı olan sürecin boşa çıkması değil, en başta bu hareketlerin yeni bir Arap Baharı yaratacağı yönünde yapılan analizlerin yüzeyselliğiydi.

Arap Baharı’nın ardında bıraktığı yüzeysel anlatı toplumsal hareketlerin başlı başına mevcut diktatörleri devireceği öngörüsüne sarılınmasını beraberinde getirdi[3] [4]. Bu da “ortak bir amaçla sokaklara dökülen, meydanları dolduran, aynı talepleri hep bir ağızdan haykıran kalabalıkların diktatörlere son verdiği” şeklindeki romantize edilmiş anlatının, karşılaşılan yeni toplumsal hareket dalgalarında kendini yeniden üretmesini gerektirdi. Ancak, buradaki temel hata toplumsal mobilizasyonun başarıya ulaşmasını bu hareketlerin kendi içlerindeki potansiyelde aramaktı. Sıklıkla yapılan bu genellemeci yaklaşım ile bölgeyi açıklama ve üzerinde öngörü geliştirme çabası genellikle iç ve dış dinamiklerle çatışır. Her Ortadoğu ülkesi kültürel ve siyasal olarak pek çok yönden birbirine benzese de her biri kendine has iç dinamiklere ve aktörlere sahiptir. Bu ülkelerde özellikle siyasal alandaki değişimler aktörlere ve dinamikler arasındaki ilişkiye göre şekillenir. Suriye’de gelecekte ne olacağı ile Mısır’ı nelerin beklediği farklı iç dinamikler ve farklı dış aktörlerin yarattığı faktörler tarafından belirlenirken her iki ülkeyi kapsayacak bir projeksiyon üretmek oldukça zordur. Veyahut otoriter liderlere karşı yaygın bir toplumsal başkaldırı geleneği olması, karşılaşılan toplumsal hareketlerin bölgede topyekûn otoriter liderleri koltuklarından edeceği fikrini kanıtlamaz. Nitekim 2018’de başlayan Arap Baharı 2.0 olarak adlandırılan ikinci dalga sokak hareketlerinin Sudan ve Cezayir’de diktatörleri devirmesinin yeni bir domino etkisi yaratarak diktatöryal pozisyonlarını tescillemiş Mısır gibi ülkelerde yeni devrimleri beraberinde getirmesi umuldu. Ancak, süreç bölgenin kalanında beklenen sonucu üretmedi. Burada önemli bir soru ortaya çıktı. 2011’de onlarca yıllık kurumsallaşmış, konsolide rejimler devrilirken bir kaç yıl sonra bunların yerine yeniden ortaya çıkan otoriter liderlerin devrilmesi (en azından yakın zamanda) neden mümkün görünmemektedir? Bu soruya cevap vermek için öncelikle on yıl önce despot Ortadoğu rejimlerini deviren esas faktörü tespit etmek gerekir.

Otoriter yönetimlerden demokratik yapıya geçiş sürecine odaklanan çalışmalar, orduların otoriter rejimlerin çöküşünde belirleyici roller oynadığına işaret eder. Bu literatüre göre ordular, otoriter yönetimlere karşı her türlü meydan okumayı bastırabilecek zorlayıcı kaynaklara sahipken, popüler gösterilerle karşı karşıya kaldıklarında ise bu zorlayıcı kaynakları simbiyotik bir ilişki içinde oldukları otoriter liderlere yöneltebilirler. Ordunun bu karar alma sürecindeki etken faktörler ve koşullar da sivil ve siyasi yapıların kaderine doğrudan etki eder. Arap Baharı sırasında ve sonrasında oluşan denkleme bakıldığında toplumsal hareketler kendi başlarına rejim yıkan güçler değil  orduyu bu işi yapması için harekete geçiren itici kuvvetlerdi. Tunus’ta Bin Ali’nin özel polis kuvvetleri ve ordunun art arda eylemcilere saldırmayı reddetmesi, Mısır’da Mübarek’in içinden çıktığı ordu tarafından desteklenmemesi, Sudan’da eylemcilerin ordu karargahı önünde kamp kurmasına rağmen ordunun hareketsiz kalması gibi örnekler göz önüne alındığında rejimin temel dayanağı olan güvenlik güçlerinin rejim değişikliğinde oynadığı hayati rol açıkça görülüyor. Nitekim bölgenin büyük bir kesiminde diktatörleri koltuğundan eden ya da onlara uzun ömürlü diktatörlükler sağlayan unsur orduydu. Bir diktatörü devirmek için ne gerekir? sorusuna cevap arayan Leon Trotsky “Rus Devrimi Tarihi”nde şöyle der: “Hiç şüphe yok ki, her devrimin kaderi, belirli bir noktada ordunun eğilimindeki bir kırılma ile belirlenir. Sayıca üstün, disiplinli, iyi silahlanmış ve eğitimli bir askeri güce karşı, silahsız halk kitlelerinin zafer kazanması mümkün değildir. Ancak, hiçbir derin ulusal kriz orduyu etkilemekte başarısız olamaz. Böylelikle, gerçek bir halk devriminin koşullarının yanı sıra, onun zaferi için, elbette bir garanti değilse de bir olasılık oluşturur.”  (Trotsky 2008, 88). [5]

Öte yandan otoriter rejimlerin devrilişini yalnızca orduya indirgemek eksik bir yaklaşım olacaktır. Mübarek’i ya da Bin Ali’yi tahtından indiren tekmeyi her ne kadar ordu atmış olsa da bunu mümkün kılan dinamik meydanları dolduran insanlardı. Bu da bizi despot rejimler altında yaşayan sivil toplumun artık politik elitler ve silahlı kuvvetlerin yanında politikaya etki edebilen yeni bir aktör olarak konumlandığını gösteriyor. Ekseriyetle otoriter rejimlerin hüküm sürdüğü Ortadoğu devletleri tarihsel olarak ordu ile politik elit arasındaki ilişkiye bağlı olarak varlıklarını sürdürdüler. Darbeyle iktidara gelmiş veyahut ordunun desteğini edinerek iktidarını sürdüren liderler, iktidarlarını tehlikeye sokabilecek toplumsal hareketler başta olmak üzere her türlü tehdite karşı silahlı kuvvetler tarafından korunur. Bu simbiyotik ilişkinin temel motivasyonun sıklıkla orduya sunulan ekonomik ayrıcalıklar olduğu düşünülür. Ancak, Arap Baharı örneğinde görüldüğü gibi orduların rejimin bekçisi rolünü yerine getirmekten vazgeçip denklemin diğer tarafına geçerek halkın sağladığı motivasyon ile liderleri devirdiğini görmek de mümkündür. Oluşacak yeni düzende daha fazla siyasal güç ve ekonomik ayrıcalık elde etme fikrinin ordu için asıl motivasyon olma ihtimalini de göz önünde bulundurmak gerekir. Bu noktada denkleme dahil olan sivil toplum faktörü meşruiyet üreten bir aktör olarak orduyu göreve çağırarak otoriter liderlerin iktidarını tehlikeye sokma gücüne sahip olacaktır. Bu da açıkça despot rejimler altında yaşayan toplumların bu rejimleri devirme ihtimallerini doğrudan silahlı kuvvetlerin çıkar hesaplamalarına bağımlı hale getirir. Toplumsal hareketler literatürünün önemli isimlerinden Charles Tilly bu hareketleri toplumun çok geniş bir kesimindeki çıkar gruplarını kapsayan örgütlü hareketler olarak tanımlarken haklı olarak silahlı kuvvetleri bu denkleme dahil etmemişti. Ancak Mısır, Tunus gibi ülkelerde gelişen toplumsal hareketler silahlı kuvvetleri de otoriter rejimler karşısında bir çıkar grubu olarak ele almayı gerektirebilir. Fakat, silahlı kuvvetler toplumdan ayrı olarak hareket başlatıcı bir etmen olarak değil, halihazırda gelişen süreci kendi müdahalesi için meşruiyet üreten bir aygıt olarak araçsallaştırdı.

Nihai olarak yeni oluşan denklemin topluma istikrarlı bir müdahale gücü vereceğini düşünmek yanıltıcı olur. Nitekim toplumun ürettiği meşruiyet gücü, çoğu zaman otoriter liderler ile silahlı kuvvetler arasındaki simbiyotik ilişkiye penetre etme şansı bulamayacaktır. Bu da Ortadoğu toplumlarını sivil ve askeri otorite karşısında ihtiyaç halinde araçsallaştırmaya müsait bir meşruiyet üretme aracı olmaktan öteye geçmesine imkan vermiyor. Görünen o ki Ortadoğu’nun despot rejimleri altında yaşayan sivil toplumu arzuladığı demokratik yapıya geçişe imkan verebilecek tek aktör silahlı kuvvetlerdir. Ancak bu noktada orduyu göreve çağırmak, darbe çağrısında bulunmak gibi eylemler gayri meşru sayılacağından kriminalize edilmeye de müsait hale gelecektir. Öte yandan meşru tüm yolları ortadan kaldıran despot rejimlerden kurtulmanın meşru bir alternatifi bulunmamaktadır. Nihayetinde bu Şaşıfelek Çıkmazı uzun bir süre daha bölgenin kaderi olmaya devam edecek…

Fotoğraf: Giorgio Parravicini


* Şaşıfelek Çıkmazı 1996-98 yılları arası yayınlanmış, her an çatışma potansiyeli olan ancak bir o kadar da birbirine bağlı ya da bağımlı bir mahalle dolusu insanı anlatan diziydi. Bu yazıda da şaşıfelek ile kalabalık bir mahalleyi oluşturan, sıkça çatışan ancak birbirine de bağımlı olmak durumunda kalan Ortadoğu’nun politik elitler, ordu ve toplumdan oluşan yapısını kastediyorum.

[2] Burada Terry Lynn Karl’ın demokrasiyi yalnız sandığa indirgeyen “electoralism” yani sandık demokrasisi kavramını kastediyorum.

[3] Bildt, Carl. 2020. Project Syndicate. 30 12. Erişildi: 01 2021, 10. https://www.project-syndicate.org/commentary/arab-spring-failed-but-demand-for-democracy-lives-on-by-carl-bildt-2020-12.

[4] Malik, Nesrine. 2020. The Guardian. 21 12. Erişildi: 01 2021, 10. https://www.theguardian.com/commentisfree/2020/dec/21/arab-spring-people-movement.

[5] Trotsky, Leon. 2008. The History of the Russian Revolution. Chicago: Haymarket Books.