Son yıllarda uluslararası düzlemde ve Türkiye’de “Milliyetçilik Rüzgarı” estiğine dair hakim bir düşünce var. Birçok önemli yayın organı milliyetçilik üzerine dosyalar hazırladı, akademik kurumlar konferanslar ve paneller düzenledi. Batı’da gittikçe güçlenen, bazı ülkelerde iktidara bile gelen popülist akımların ve Türkiye’de iktidar olan Cumhur İttifakı’nın yer yer ‘’Milliyetçilik’’ soslu bir siyaset izlemesinin bu olgunun dikkat çekmesinde büyük bir payı olduğu şüphesiz gerçek. Fakat, açık söylemek gerekirse bu durum, yani milliyetçiliğin popülizm ile birlikte anılması, huzursuz edici. Zira, birçok insanın daha huzurlu ve daha müreffeh bir hayat yaşaması için yegane umut olarak gördüğü Türk Milliyetçiliği fikrinin, bu amaçların tam tersine huzursuzluğun ve toplumsal kamplaşmasının zirve yapması için özel bir gayret gösteren iktidarın koruyucu kalkanı olmasından ve lümpenliğin milliyetçilik olarak kamuoyuna sunulmasından rahatsız.

Rahatsız edici olan diğer bir konu ise Türk Milliyetçiliği fikrine karşı olan bazı kişilerin, Türk Milliyetçiliği analizi yaparken olabilecek en itici örnekleri seçerek, bu örnekler üzerinden genelleme yapmaları ve kendini Türk Milliyetçisi olarak tanımlayan bazı kimselerin davranışları üzerinden bütün Türk Milliyetçileri hakkında yorum yapması. Buna en son Sayın Tarık Çelenk’in Daktilo1984’te yazdığı Türk Milliyetçiliğinin Beka Sorunu (?) isimli yazısında şahit olduk.  Çelenk yazısında, Türk Milliyetçileri arasında Osmanlı Devleti’nin ihyası gibi bir hedefi olan, ABD’yi protesto etmek için iPhone telefonu kıran, etnik kimliği Kürt olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının Kürtçe konuşmasından rahatsız olan bir kitleden bahsediyor. Elbette, Türk Milliyetçileri arasında örnek verdiği kişiler gibi davranan ve düşünen insanlar vardır. Ama bunlar kaç kişidir, kendini Türk Milliyetçisi olarak tanımlayan insanları gerçekten temsil etmekte olduklarını söyleyebilir miyiz? Tanıdığım Türk milliyetçileri arasında, Osmanlı’nın ihyası gibi bir derdi olmayan çok fazla insan tanıyorum. Yaşanan ekonomik krizi ABD’nin finansal bir operasyonu olarak görmediği için iPhone telefonunu kırmak akıllarından bile geçmiyor bu insanların. Batılı ülkelerden nefret etmiyorlar, onlarla eşit seviyede ilişki kurmamız gerektiğini düşünüyorlar. Diriliş-Kuruluş-Uyanış gibi uydurma tarih dizilerini izlemiyorlar. Bununla birlikte, etnik kimliği Kürt olan insanların kendi aralarında iletişim kurarken anadillerini kullanmalarından rahatsız olmuyorlar.

Bütün bunlar ortadayken Türk Milliyetçilerini neden benim de kendimi dahil ettiğim bu insanlar temsil etmiyor da Tarık Bey’in örnek gösterdiği kişiler temsil ediyor? Eğer bu konuda bilimsel temeli olan bir kamuoyu araştırması yapar ve o araştırmadan ben ve benim gibi düşünen insanlar azınlık, Tarık Bey’in verdiği örnekteki insanlar çoğunluk çıkarsa, bu argümanın bir kıymeti olabilir. Ancak veri üzerinden hareket etmek yerine, kendi izlenimlerimizi bir olgu olarak sunmanın ve bunu da bütün milliyetçileri ortak kesen bir tanımlama olarak önermenin oldukça sorunlu olduğu kanaatindeyim.

Yazının başlığını bu sebeple Milliyetçilik mi Lümpenlik mi? koydum. İktidarın propaganda gücüyle bilinçle bir şekilde teşvik edilen bu lümpenliğin Milliyetçilik olduğu yönündeki görüşleri şiddetle eleştiriyorum, kabul etmiyorum. Bu durumu daha iyi anlayabilmemiz için biraz geriye gitmemiz lazım. Milliyetçilik nedir, Türk Milliyetçiliği fikir sistemi nasıl oluşmuştur, bugünlere kadar nasıl bir yolculuk yaşamıştır, bu fikrin oluşmasına ve gelişmesine hangi kişiler öncülük etmiştir. Yusuf Akçura, İsmail Gaspıralı, Ziya Gökalp, Mümtaz Turhan, Erol Güngör gibi Türk Milliyetçiliği fikrinin önde gelen isimlerinin ortaya koyduğu görüşlerin hangisini veya hangilerini bugünkü iktidarda ve kendini milliyetçi olarak gösteren lümpenlerde görüyoruz ki, bunlar üzerinden milliyetçilik eleştirisi yapıyoruz?

Türk Milliyetçiliği fikrinin en önde gelen isimlerinden Ziya Gökalp, Milliyetçiliğin milletini sevmek, onu korumak, dilini ve kültürünü geliştirmek, millet birliğini muhafaza etmek ve bir medeniyet inşa etmek olduğunu söyler. Bu pencereden bakar isek bugünkü Türkiye’de iktidarın ve yandaşlarının Milliyetçi olduğunu söyleyebilir miyiz? Ülkenin birliğini sağlayamayan, toplumu parçalara bölen, dil veya kültür anlamında insanlığa bir şey sunamayan bir iktidar ve bu iktidarı destekleyen insanlar nasıl Milliyetçi olarak kabul edilecek. Milletin arasına her gün nifak tohumları eken, partiye bağlı olmanın millete bağlı olmaktan ve vatandaşlıktan daha önemli olduğu bir ülkede iktidarın milliyetçi bir iktidar olduğunu nasıl söyleyebiliriz. Bir müslüman hata yaptığında kusuru İslam’a değil kişiye yüklüyorsak, kendine milliyetçiyim diyen ama milliyetçilik fikrinin gereklerinin tam tersini ortaya koyan kişilerin yaptıklarından Türk Milliyetçiliği fikrini sorumlu tutamayız. Fikri eleştirebiliriz, tartışabiliriz ama şahıslar üzerinden genelleme yaparak bütün milliyetçiler böyle diyerek tekleştiremeyiz.

Bu noktada milliyetçiler için kutsal kabul edilen devlet kavramına da değinmek icap ediyor. Devlet, milletin kurumsallaşmış halidir. Millet bir araya gelir, kurumlar oluşturur, kendi içlerindeki bazı insanları kurumları yönetmek için görevlendirir. Bugünün Türkiye’sinde, bu anlamda ciddi bir paradoks görüyoruz. Zira, kendisini milliyetçilik ile özdeşleştirenlerin devletin kurumsallığına bizzat saldırdıklarına ve keyfi yönetime meşruluk sağladıklarına defalarca şahit olduk. 3. Selim’den itibaren başlayan modern devlet inşa sürecimiz, ardından gelen Yeni Osmanlılar, Jön Türkler, Meşrutiyet yanlıları, İttihat ve Terakki ve en sonunda Cumhuriyeti kuran kadroya baktığımızda, devletin kurumsallaşmasına ve modern devlet inşasına büyük önem verdiklerini görüyoruz. Yetkinin tek kişinin elinden alınıp kamu gücünün erkler arasında dağıtılmasının mücadelesi yıllarca verildi. Yani hukukun üstünlüğü mücadelesi yeni tanıştığımız bir olgu değil. Biz bugün, bu anlamda da milliyetçilik fikrinin öngördüğü şekilde yönetilen kurumsal anlamda bir devlet de göremiyoruz. Üstelik bu devletin, var olan kurumsallığının da kısa vadeli siyasi hesaplar ve güç oyunları adına hoyratça yıkıldığı bir döneme şahitlik ediyoruz. Anayasa Mahkemesi tartışılıyor, Sayıştay tartışılıyor, Bakanlar yüksek mahkeme başkanlarını tehdit ediyor, meslek örgütleri tehdit ediliyor, TBMM işlevsiz bırakılıyor, kamu kurumları devlet kurumsallığına uygun olmayan şekilde belli etki grupları arasında pay ediliyor, görevler ehil olmayan kişilere dağıtılıyor. Bütün bunları alt alta topladığımızda milliyetçiliğin toplumsal meşruiyeti altında kendini gizleyen bir lümpen takımının devletimizi yıktığını, milletimizi parçaladığını görüyoruz.

Benim kitaplardan okuduğum Türk Milliyetçiliği fikri, nerede bir Türk varsa orada demokrasinin, insan haklarının, evrensel hukukun gelişmesi ve milletin refah ve mutluluğunun artması ve milli egemenliğin korunması için mücadele etmeyi öğütlüyor. Bu gerçeği ortaya koymak ve bunun için mücadele etmek kendini Türk Milliyetçisi olarak tanımlayan herkesin borcudur.