Kıymetli Takipçilerim, Sevgili Dostlarım, Canikolarım!

Polonya’dan yazdığım mektubuma başlarken evvela büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim. Arkadaşlarımın ellerinden sıkar, Rümeysa’yı hasretle kucaklarım.

Ekranlarınızın başında her şey yolunda mı? Beni soracak olursanız, ben çok iyiyim. Budapeşte, Bratislava, Prag derken paralar suyunu yavaştan çekti ama planladığım kadar, yeterli. Merak etmeyin gardaşım, sizden tarlayı, öküzü satıp bana para yollamanızı istemiycem. Rağad olun.

Alt katı otobüs, üst katı tren istasyonu olan binadan çıkınca, ilk iş hemen bi sigara yaktım. Halkın coşkun akan selini takip ederek yürüdüm. Krakov bu seyahatimdeki irili ufaklı altıncı şehir olduğundan, tren-meydan-kalabalık ilişkisini çözdüm ve kimseye sormadan meydanı buldum. Kalacağım yerin adı Pink Panther. Ama hemen gitmek istemiyorum, az bi oturup soluklanayım.

Hostele gitmeden meydanın güzel bi restoranına oturup karnımı doyurdum, Vintage Restoran. Buraya gelmeden Polonya’da Erasmus yapmış olan iş arkadaşım Çağdaş’tan piyerogiyi duymuştum. Aslen Tatar yemeği olan bu şey, aslında Bartın-Zonguldak’ta “gayduma, şapkulak” dediğimiz, cadde piyasalarında Sinop mantısı denen yemek. Ama ben anlamam arkadaş, “Sefai te burdan Polonya’ya gitmiş, gayduma yiyip gelmiş” dedirtmem,  piyerogi yedim ben.

Kör Olasın Zuzanna Zuzi

Bu Vintage’daki çalışanlarla çok güzel bir diyalog kurdum ve üç gün boyunca burayı ana karargah yaptım. Ya bir öğünümü ya da gün içi yorgunluk kahvemi ya da akşam biramı falan içtim. Karargah kurmanın, bir günü aşan seyahatlerde iyi bir yöntem olduğunu düşünüyorum. Çalışanlar sizi tanıyor, arkadaşı gibi görüyor, lazım olursa kendi telefonunu veriyor sizinki şarj olana kadar.  Burada tanıştığım Zuzanna mesela, ki sizden kıymetli olmasın, o da kıymetli bir takipçimdir, sonradan Polonya havayolu şirketi LOT’ta hostes oldu. (Zuzanna, yaşıyosun bu hayatı.)

Polonya’ya gelmeden önceki amacım aslında Varşova’nın kuzeydoğusuydı, ama kısmet Krakow oldu. Üni’den arkadaşım Ali, daha önce gittiğim Vietnam’ı sormak için beni arayınca, o arada  “Polonya planım var” dedim. Meğer Ali’nin abisinin eşi Polonyalıymış. Numarasını isteyip abisini aradım. Beyaz Rusya sınırındaki Tatar köylerinden bahsetti. Bialistok kentine bağlı köyler. Internetten de araştırdım, 600 yıllık köylerden birinde cami de var. Polonya Tatarları dillerini unutsalar da, kendilerini müslüman kabul ediyor, en azından ritüel olarak bayram namazları için bu camiye gidiyorlarmış. Cennet Ana’nın yeri diye de konaklama yeri var. Hayalim işte bu Cennet Ana ile çay içmek ve köy camisinin kapısına Pembe pPanter JK bayrağı asıp Türkiye’ye gelmekti. 

Neyse, elimizdekilere bakalım biz. Meydan çok güzel ve büyük, öyle ki meydanın ortasında, iç pasajı olan bir çarşı var. Halkı katolik. Polonya buraların Of’u bence, ortalık yerde gezinen siyah çarşaflı rahibe ablaları gördüğüm ilk avrupa şehri Krakow. Ortaokul yıllarımda Wisla Krakow Trabzonspor’a manita yapmış, yani beş atmıştı. Bratislava’dan beri peşimi bırakmadı Trabzon 🙂 Polonyalılar için ırkçı deniyor. Kısa zamanda böyle bir gözlemim olmadı. Hatta Vietnam’da tanıştığım ve Ingiltere’de yaşayan bir karı-koca çift, Peter ve eşi,  New Castle’a gelirsen bizde kal, biz misafiri çok severiz demişlerdi. Tabii ki bu yeterli bir örneklem değil, gurbet başkalaştırır, seyahat değiştirir, yol öğretir çünkü. Sevgili Peter ve eşine Tanrı ve Yüce İsa selamet versin.

Yürrüü At Arabası!

Krakov’da at arabaları oldukça yüksek adette. Böyle at kalabalığını 1800lere ait avrupa dönem filmlerinde ve İstanbul’da Büyükada’da görmüştüm. Amaaaa, bi dakka, burası çokomelli! Bu atlar inanılmaz bakımlı, ter temiz. Koşumlarına bal dök yala. Atlar konuşabilseydi “ Abi biz burda mutluyuz, işimiz gücümüz yerinde, yetkililere teşekkür ediyoruz” derlerdi. Bir de sürücüleri var ki, aman Allah! Hepsi çok güzel ve şık kıyafetli kadın arabacılar. Bizim atların açlıktan bayılma hatta ölümlerine tanık olduktan sonra, Adaları düşünüp kendimize, Istanbul’a ve atlara üzüldüm. Atları doyurmayı beceremeyip en sonunda elektrikli araçlara döndük. Oysaki Laleli-Eminönü, hatta Taksim-Tünel yollarına çok yakışırdı. Tekrar ediyorum, atlar bakımlı ve tok, arabacılar nazik ve şık olmak koşuluyla.

Çingenem Çingenem, Kara Gözlü Çingenem

E geldik buralara kadar biraz gezelim. Krakov çok ünlü filmlere ev sahipliği yapmış. Çok yazar çıkarmış. Şair de çıkarmıştır belki, hani şu sarma tütün veya Samsun 216 içen, ama ben görmedim. Yahudiler için çok önemli bir kent. Bir dönem nüfus ağırlıkları ciddi seviyedeymiş. Zaten Auschwitz burada. Krakov’a gelen herkesin gördüğü bir yer. Galiba bizim Çağdaş anlatmıştı, iki Türk kampta hatıra olsun diye Nazi selamı vererek fotoğraf çekmişler. Hareket de burada yasak ve hatta suçmuş. Hapse falan girmişler. Auschwitz’e nasıl giderim diye de turculara sorarak, bir yandan fotoğraf çekerek gezdim. Gezerken sokak müzisyeni bir çift gördüm. Biraz dinledim, sonra konuşmaya başladık. Romanyalılarmış. Türkçe biliyorlar, Türkiye’ye de gelmişler bir ara. Benim için İzmir Marşı’nı çaldılar. Erkek olanı karısına dönüp, “Kemal Paşa” dedi, marşı tarif ederken. Bunu ben istemeden yaptılar, bir kez daha teşekkürler kendilerine. Bahşişimi verdikten sonra bir fotoğraf çekilelim istedim. Üçümüz yan yana gelip telefonu birilerine uzatıp yardım istedim. Bir sordum, iki sordum olmadı. Sonra arkadaşlar çingene olduğu için bizimle ilgilenmediklerini düşünüp, fazla uzatmayıp selfi yaptım. Tek başımayken fotoğraf sorunu yaşamamıştım. E şimdi Polonyalı gardaşım, ırkçılık kötü dedik, nazi işareti yapanı mapushanaya falan attık,bu ne lahana sarması şimdi? (Edit: Lahana turşusu yerine sehven sarma yazmışım, düzeltir özür dilerim)

Kardeş şu yanmasadakinden versene!

Şehirde ikinci günümdü. Merkeze yürüyerek bi 15 dakka mesafede güzel atmosferli bir kafeye oturdum. Boydan boya dantelli bi uzun masa var mesela, ilginçç. Kahvaltı yapmamıştım henüz. Menüyü bakarken yan masaya acayip bişey geldi, ben de ondan istedim. Garson dedi “olmaz.” “Nasıl olmaz ya, parasıyla değil mi abi, bizim paramız geçmiyor mu?” Kahvaltı siparişleri onikiye kadar alınıyormuş, yan masadakiler erkenden istemişler. Şu an onikiyi beş geçtiği için yeni sipariş almıyorlarmış “Alman disiplininize hayran kaldım” diye bi ince gönderme yapsam yeri ama, neyse, ortalığı karıştırmayayım şimdi. İnat ettim, ertesi gün aynı kafeye daha erken saatte gidip siparişi verdim. Birader, bizim orda kızı vermezlerse steyşın Reno’ya atıp kaçırırlar, Karadeniz inadı diye bişey duydun mu? Senin “olmaz” lafına baksak, ohoo! Bu arada, meraktan inat ettiğim şey neymiş derseniz, ekmeğin üstüne haşlanmış ıspanak, onun da üstüne yumurta ve sos konmuş. Yani eh işte, yenir.

Ne İçersen 1 Euro

Polonya Euro değil, Zloty kullanıyor. Anlaşılması kolay olsun diye Euro cinsinden yazdım. Polonya halkı iyi içiyor. Bu açıdan tam bir doğu-batı sentezi: Batının birasını ve Rusya’nın votkasını almışlar. Biralar ucuz, votkalar çeşit çeşit. Sokakta içmek yasak. İçene tepki gösteriyorlardır sanırım. “Ne kadar tepkililer? Çok tepkililer :)” Sokakta içme yasağına biraz hak veriyorum. Parkların kırık cam şişeleriyle dolması hepimizi üzer di mi? Herkeş sizin-benim gibi elit birey değil ki, çöpünü kutuya atsın. Neyse işte, ne içersen 1 euro mekanına gittim bir şeyler denemeye. Orda nerden baksanız 3-4 euro para ezmişimdir, hem de hiç acımadan. Sonuçta harcamaya geldik di mi, cimrilik etmemek lazım. Bir de Ankara havası çalsa: Krakow ovasına, doldurun votkasına, yeter ki alem olsun, acımaz parasına. 

Yıllar önce TV’de belgeselde Polonya vardı, tuz madenlerine gitmişlerdi. Sadece maden işçileri tarafından, ve tuzdan yapılmış heykeller, kabartmalar, son akşam yemeği işlemesi ve de bir kilise vardı içeride. İşte buraya da gitmek istiyordum ama bir sorunum var: Auschwitz ve tuz madenleri birer günümü alıyor, zamanım azaldı ve Türkiye’ye Krakov’dan uçuş olmadığı için dönüş biletim Lviv’den aldım. Lviv Ukrayna’da.  Uçuştan bir gün önce komşu ülkeye geçmem lazım. Tercih yapmalıyım: Toplama kampı mı maden mi? Akşam, gündüz gezerken gördüğüm turculardan birine gittim. Auschwitz gezisi sabah çok erken, şimdi bilet alırsam o saatte servise yetişir miyim bilmiyorum. Yetişemezsem hem param yanar, hem de madeni kaçırırım. Ben de ertesi sabaha bırakmaya karar verdim. Allah büyük bakalım, yetişebilecek miyim? Evet, yetiştim! Dedim ya Allah büyük. Haydaa, yetiştim ama turda yer kalmamış. Canımız sağ olsun, tuz madeni için halen yer var.

Maden servisini beklerken… (Buraya bi anekdot gireyim, hem annemin hem babamın babası ve daha birçok akrabam Zonguldak kömür ocaklarında çalışmışlar.  Maden emekçisi iki ailenin çocuğu olarak, maden servisi beklemem sembolik de güzel bir selam gönderme oldu. Dedemlere Allah rahmet eylesin.) ya anekdot derken konuyu dağıttım galiba. Hah dur, maden servisi beklerken, şortlu ve Faslı bir adamla tanıştım. Yanında karısı da vardı ama o hiç konuşmadı. Türküm deyince ben,  sabahın o saatinde, içinde Türkiye ve Atatürk geçen cümleler kurmaya başladı. Adamdan çok hoşlanmadım. Rüyanda mı gördün de gelip beni buldun, Akit adam? Lafı uzatmayıp, sohbetiyle ilgilenmediğimi epey belli ettim. Polonya’ya Kuzey Afrika İslamcısı dinlemeye değil kafa dinlemeye, Polonya’yı tanımaya geldim neticede.

Wieliczka Tuz Madenleri

Maden işi çok güzel organize edilmiş. Lehçe, İngilizce, Fransızca, İspanyolca ve Almanca rehberler var. İstediğinizin sırasına girip gruba katılıyorsunuz, kendi saati gelen giriyor içeri. İçerideki detayları az önce belgeselden söz ederken anlattım. İlave olarak, rehberin duygusal milliyetçi anlatımı dikkatimi çekti. Buradaki bölmelerin, odaların isimleri var. Alman işgali döneminde, madenin içindeki odaya kadar Almanca isimlerle değiştirilmiş. Sonra da geri dönülmüş tabi. Haa, Krakov  Meydanı’nda kocaman Deutsche Bank şubesi var. Belki bölge müdürülüğüdür. Hatta  kredi tahsis, takip, operasyon falan da ordadır belki.. aman ne diyorum ben ya?

Budapeşte’den başlayıp Krakov’da biten seyahatim Avusturya-Macaristan veya Alman imparatorluklarınını ekonomi üzerinden devam ettiğini düşündürdü bana. Algıda mı seçtim bilmem ama, sigortadır, bankadır çok gözüme ilişti.

Çok sevdiğim Krakov’a yine yolum düşecek gibi. Çünkü bizim Erasmus çocuğu Çağdaş (Çatacan) Krakov’da, hatta Old Town’a taşınmış, Vintage Restoranın oraya. Cyprus Spiritimle geliyorum kardeşim. 🙂

Mektubuma son verirken bir kez daha büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öpüyorum.  Burada yer veremediğim Polonya ve ayrıca Küba’dan Vietnam’a, İrlanda’dan İran’a kadar fotoğraf ve hikayeler için İnstagram’da seforotti travel’a bekliyorum.