Türkiye, Paris Anlaşması’nı onaylamayan yalnızca 6 ülkeden biriyken; G20 üyesi olan da tek ülkeydi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 76. Birleşmiş Millet Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmasında Ekim ayında Paris Anlaşması’nı TBMM’nin onayına sunacaklarını söyleyerek önemli bir adım atmış oldu. Bu açıklamanın üzerine Türkiye’de uzun yıllardır tartışmalara konu olan anlaşma nihayet meclis koridorlarında da yankı yapmaya başladı. Öyle ki, her partinin aslında iklim krizi ile ilgili bir tavrının olduğunu ama nedense konuşmaktan beri durduğunu gördük. Milletvekilleri sırasıyla kürsüye gelerek oldukça teknik ve spesifik konulara değinerek, adeta birer yeşil teknokrat olarak süreci açıkladı. Genel kurul boyunca herkesin aklına gelen soru ise madem iklim krizi bu denli acildi, Türkiye doğrudan etkilenen ülkeler arasındaydı ve dönüşüm kaçınılmazdı neden 6 yıl beklendi? Sorunun cevabını Paris Anlaşması’nın onaylandığı TBMM Genel Kurul tutanaklarında aramak en doğrusu olacaktır.

Her ne kadar hükümet kanadından tatmin edici bir cevap alınmasa da Ak Parti Grubu adına konuşan Samsun Milletvekili Çiğdem Karaaslan gecikme için şunları söyledi: “Sözleşmenin temel ilkesiyle bağdaşmayan yükümlülükler arasında adaletsizliklere yol açan kararlara karşı ortaya koyduğumuz tepkidir. Tarih boyunca dünyayı en az kirleten ülkelerden Türkiye, dünyayı en fazla kirleten ve buna karşın en fazla sorumluluğu almaktan geri duran ülkelerle aynı kategoride yer almak istememiştir.” Ayrıca, Çiğdem Karaaslan küresel karbon emisyonlarının %68’inin 10 gelişmiş ülkenin sorumluluğunda olduğunu ve bu ülkelerin iklim krizi için asıl çözüm üretmesi gereken aktörler olduğunu vurguladı. Bu gerekçeler politik dilden arındırıldığında ise karşımıza 1992’de BM Çerçeve Sözleşmesi’nde belirlenen kategoriler çıkıyor. Sera gazı seviyesini düşürme, iklim krizi ile mücadelede iş birliği yapma ve sera gazı yutaklarını koruma altına almayı hedefleyen bu zirvede; “ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar ve göreceli kabiliyetler” ilkesiyle ülkeler tasnif edilmiştir. Türkiye’nin Paris Anlaşması’nı onaylamama durumu buradaki konumlandırmayla doğrudan ilişkilidir. Rio’da Ek-1, Ek-2 ve Ek Dışı Ülkeler olarak belirlenen kategorilerde ülkelerin sahip oldukları ekonomik gelişmişlik, tarihsel sorumluluk, teknolojik birikim, insani kalkınma indeksi gibi göstergeler doğrultusunda yukarıda belirtilen hedefleri gerçekleştirmesi beklenmiştir. Türkiye, OECD üyesi olması sebebiyle Ek 1 ülkeler grubunda bulunurken; BM Çerçeve Sözleşmesi müzakerelerinde kendine özgü bir konuma yerleşerek, Ek-1 kapsamında olup da geçiş ekonomisi olmayan ve “özel şartlara” sahip tek ülke olmuştur. Fakat, 2001 yılında bu kez Marakeş’te düzenlenen COP 7 Taraflar Konferansı’nda Türkiye’ye daha önce verilen özel statü kaldırılarak Ek-1 ülkeler kategorisine dahil edilmiş ve iklim krizi konusunda Türkiye’nin finansman, kapasite geliştirme ve teknoloji transferi konusunda sorumlu ülke olması beklenmiştir. Türkiye, COP 16, COP 17, COP 18, COP20 ve COP 21’de Ek-1 kategorisinden çıkarılmak için girişimlerde bulunurken, özel şartlarının yeniden göz önünde bulundurulması konusunda ısrarcı olmuştur. Son olarak, Paris Alaşması’nın imzalandığı ve 191 ülkenin mutabık kaldığı sera gazı emisyonlarının düşürülmesi yukarıda bahsedilen Ek listelere atıfta bulunarak belirlenmiştir. Bu yüzden, Türkiye anlaşmayı 6 yıl boyunca onaylamamıştır. Peki Türkiye’yi Ek liste talebi değişmemesine rağmen anlaşmaya iten faktör ne olmuştur?

Öncelikle, Türkiye’yi sözleşmenin dışında bırakan ve bu tür bir gecikmeyi sağlayan durumun bakanlıklar arası iletişim kopukluğu olduğuna dair iddialar var. Yine tutanaklara dayanarak, bu iddiayı CHP İzmir Milletvekili Murat Bakan kürsüde şu şekilde yanıtladı: “Türkiye’de devletin geldiği, devlet organizasyonunun geldiği noktaya bakın. Dışişleri Bakanlığının bildiğini Ticaret Bakanlığı bilmiyor, Çevre ve Şehircilik Bakanlığının bildiğini Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı bilmiyor ve beş yıldır biz bu Paris Anlaşmasını onaylamamamızın sebebi Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ile Ticaret Bakanlığının direnci yani başka hiçbir sebep yok”. Ayrıca, Murat Bakan’ın bir diğer iddiası ise Türkiye’nin Yeşil İklim Fonu’ndan yararlanma gibi bir amacı var. Fakat, Ek-1’de olan Türkiye’nin bu fondan yararlanmak gibi bir imkânı olmadığını da ekliyor. Fon tartışmalarında bilinmesi gereken bir başka konu ise BM dışı fonlar. Dünya genelinde adil, sürdürülebilir ve yeşil ekosisteme katkıda bulunacak projelere fon ve kredi veren çeşitli uluslararası bankalar var ve kurumlar var. Bunlar; Deutsche Bank, Agence Française de Developpement ve European Bank for Reconstruction and Development gibi kurumlar. Bu uluslararası kurumların son yıllarda Türkiye’de kamu kurumlarından kredi alamayan belediyeler ile iş birliği yaptığını görüyoruz. Bu bağlamda, son yıllarda ekonomik krizlerle mücadele etmekte oldukça zorlanan Ak Parti Hükümeti’nin uluslararası imajını Paris Anlaşması’nı onaylayarak düzeltmek isteyebileceğini ve bahsedilen uluslararası kredi veren kurumlardan faydalanabilecek konuma gelmeyi planladığı öngörülebilir. Bu doğrultuda, Ek-1 krizini aşamayan Hükümet’i bugün anlaşmaya kabul ettiren güçlü açıklamalardan biri bu görünüyor. Fakat, Paris’in yanı sıra Türkiye’nin ilgilenmek zorunda olduğu bir başka anlaşma daha var: Avrupa Yeşil Mutabakatı. Yeşil Mutabakat ile kapsamlı bir dönüşüme giden AB, artık sürdürülebilir ve döngüsel ekonomi kodlarıyla karbon ayak izine sahip olan ürünleri Birlik sınırlarına yüksek vergilendirmeye tabi tutarak sokmayacak. Türkiye’nin toplam ihracatında ilk sırada bulunan AB, %41,3 gibi önemli bir yüzdeye sahip. Yani, Türkiye ekonomisi sürdürülebilir ve yeşil bir sisteme geçmeye aslında zaten zorunludur.

TBMM’deki siyasi partilerin Paris Anlaşması görüşleri ideolojik bir iz düşüm olarak tutanaklara yansımış durumda. AKP ve MHP Milletvekillerinin söylemlerinde öne çıkan “2053 Vizyonu” ile küresel bir anlaşmayı içselleştirme ve ulusal kimlik lensleri ile görme çabası dikkat çekerken; HDP ve TİP Milletvekillerinin “kapitalist tüketim çılgınlığı” ve “iklim krizinde sermayedar etkisi” yorumları farklı bir eleştirel bakış açısı geliştiriyor. Fakat, her ne kadar partiler Paris Anlaşması’nda kendilerini farklı konumlandırsalar da sonuçta krizi en azından kabul etmiş durumdalar.

Ancak, Paris Anlaşması’nı onaylamanın yeterli olmayacağı açıktır. Zira geçtiğimiz günlerde dünya çapında yankı uyandıran Greta Thunberg, hali hazırda Paris Anlaşması’nı imzalayan hükümetleri ve uluslararası kuruluşları “blah, blah, blah” konuşmasıyla eleştirdi. Ona göre, hükümetler sözde vaatler ve projeler ileterek iklim krizine çözüm bulmaktansa oyalanıyorlar. TBMM Genel Kurul tutanaklarında da Greta ile benzer umutsuzluğu paylaşan görüşler dikkat çekiyor. HDP İzmir Milletvekili Murat Çepni 1,5 derece hedefine ulaşmanın imkânsız olduğunu bildirirken; iklim krizi acil olarak ilana edilmeli ve enerjide kamulaştırma, şirketlere zorunlu vergi gibi öneriler sundu. Öbür taraftan, İYİ Parti Muğla Milletvekili Metin Ergun ise kitlesel yok oluşun önüne geçilebilmesi için daha radikal adımlar talep ederek, Paris Anlaşması’nın onayının yetmeyeceğini ve Türkiye’nin ivedilikle karbon nötr tarihinin açıklanması gerektiğini vurguladı. Metin Ergun’un söylemlerinde dikkat çeken bir diğer konu ise Türkiye’nin kömür tüketimi oldu. Çünkü, Ergun bir taraftan kömürden tamamen çıkılması gerekliliğini iletirken, diğer taraftan adil dönüşümün altını çizdi. Diğer konuşmalarda bu denli bahsedilmeyen adil dönüşüm oldukça kritiktir. Bunun nedeni ise yeşil, sürdürülebilir ve döngüsel bir ekonomiye ulaşmanın yalnızca kamu finansmanı ile olması imkânsız olarak görülmektedir. Her ne kadar devlet müdahalesi ve niyeti yol gösterici olsa da küresel borçlanma durumu göz önünde bulundurulduğunda, dünya tarihinin zirvesine ulaşmış borçlanma kapasitesi yalnızca kamu kaynaklarının karbon nötr bir dünya sağlayamayacağını ortaya koymaktadır. Bu minvalde, adil bir dönüşüm ile varolan fosil kaynaklı özel üretim zinciri alternatif sürdürülebilir bir sisteme yönlendirilmelidir.

Yukarıdaki söylemler bir yana Türkiye’deki siyasi partilerin sürdürülebilir kalkınmaya hazır oldukları da meçhuldür. Daktilo 1984 çatısı altında yürüttüğümüz Asterisk 2050 Projesi’nde elde ettiğimiz bulgular ise mevcut durumu açık bir şekilde ortaya koyuyor. Asterisk 2050 projesi kapsamında hazırlanan raporda, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) sürdürülebilir kalkınmada kilit rol oynayan sektörleri belirlenmiş ve bu sektörlerin parti programlarındaki sürdürülebilir kalkınma tutarlılığı puanlanmıştır. Aşağıda gördüğünüz tabloda ise birçok partinin aslında ne kadar hazırlıksız olduğu aşikârdır. Yani, TBMM Genel Kurulu’nda çoğu milletvekilinin “Paris Anlaşması bir niyet beyanıdır” sözlerini tekrarlaması aslında doğrudur. Zira, parti programları ve seçim beyannameleri esas alınarak hazırlanan aşağıdaki tablo Türkiye siyasi partilerinin “Yeşil Devrim” için henüz harekete geçecek kabiliyete sahip olmadıklarını göstermektedir.

Tablo 1: Siyasi partilerin sektörel ve toplam olarak sürdürülebilir kalkınmaya uygunluk ölçüsü.

Sonuç olarak, Paris İklim Anlaşması’nın onaylanması dünya için küçük ama Türkiye için büyük bir adımdır. Her ne olursa olsun en azından iklim krizinin resmi bir şekilde tanınması ve bunun için tartışma zeminin açılması önemlidir. Uluslararası bürokratik eşikleri aşmak da ancak bu tür eylemlerin sonucunda olabilir. Türkiye, Paris Anlaşması’nın Ek kategori kriterlerini şu an aşamamış olabilir, fakat 1992’de özel şartlara sahip olan tek ülke olarak kendisini kabul ettirebilmişti. İklim krizi küresel bir meseledir ve aktörler arasında çok güçlü iletişim ve iş birliği ile üstesinden gelinebilir. Bu doğrultuda, her aktör kendi sınırları içerisinde revizyonist politikalar benimserken; uluslararası bütünlüğün farkında olmalıdır. Türkiye’deki siyasi partilerin politikalarına bakıldığında ise çoğunlukla sürdürülebilirlik ve ekonomik kalkınma arasında bir denge güdülmeye çalışıldığını görülmektedir. Her ne kadar ekonomik politikaların çevresel etkilerinin azaltılmasından genel hatlarıyla bahsediliyor olsa da sürdürülebilir ve çevre dostu bir kalkınmanın önünü açacak sektörel dönüşüm ve yatırımlara yeteri kadar önem verilmemektedir. Bu bağlamda, birçok siyasi parti yeni istihdam yaratacak çevreci dönüşümler yerine karbon emisyonu yüksek ve geleneksel kalkınma politikalarına odaklanılmaktadır. Bu geleneksel kalkınma politikalarında yerli üretim önemli bir rol oynasa da Paris Anlaşması’nın teşvik etmeye çalıştığı sürdürülebilir teknolojilerde inovasyon ve döngüsel ekonomi oluşturulmasından yeterli düzeyde bahsedilmemektedir. Bu bağlamda, her ne kadar Türkiye’deki siyasi partilerin çeşitli politikalarla sürdürülebilir kalkınmayla uyumlu ilerleyebileceği bir ortam olsa da hâlâ önemli eksiklerin olduğu açıktır. Bu durumda tutanaklara geçmesi için yineliyorum: Paris Anlaşması’nı onaylamak yeterli değildir.

Fotoğraf: Guy Bowden