“…Siz Avrupalı oryantalistleri Edward Said gibi mi düşünüyorsunuz?… Ben entellektüel olduğu konusunda bile şüpheliyim.”


“İslam dünyası hakkında ne biliyorsak, Avrupalı oryantalistler sayesinde biliyoruz.”


Bu ifadeler Jeolog Celal Şengör’e ait. Şengör hakkında yazının sonunda birkaç kelam edeceğim. Bu yazıda, bu ifadeleri ciddi bir analize tâbi tutmak istiyorum. Belki bunu yapmam, Şengör’ün uzmanı olmadığı bir konuda konuşmasına itibar etmek anlamına geliyor. Amacım bu değil. Fakat söyleyenden bağımsız olarak bu ifadeler popüler bir televizyon programında ifade edildiği ve sosyal medyada işin ehli olanların da dikkatini çektiği için, bu ifadelerin bazı varsayımları ve önermeleri hakkında bir iki söz söylemeye değer.

Edward Said’in Oryantalizm kitabı 1978 yılında basıldı. (Said’in bu kitaptaki argümanlarını biraz daha açan Kültür ve Emperyalizm ise 1993’de basıldı.) Bir liste yapsak, Oryantalizm son 40 yılda sosyal bilimlerde basılmış en önemli 5-10 kitap arasında zirveden girer. Bir kitabı anlamak için ilk önce basıldığı zamana bakmak gerekiyor ki, bilhassa sosyal bilimler politik bağlamdan asla bağımsız değildir. Oryantalizm, 1978’in sonunda, Batı ve kolonileri arasında 2. Dünya Savaşı öncesinden kalma kolonyalist ilişki formları hala devam ederken basıldı. 1979’daki İran Devrimi’nin tüm müslüman coğrafyada yaratacağı entelektüel heyecan kapıdaydı ama henüz devrim gerçekleşmemişti. Batı’nın siyasi, ekonomik, kültürel tahakkümü hem sıradan hem okur yazar müslümanların sırtında bir kamburdu. İnternetin, sosyal medyanın ve bugün gemi (yeniden) azıya almış milliyetçiliğin herkese bol keseden Batı karşıtlığı fırsatı verdiği günümüz devri çok uzaktaydı. 

Müslüman ülkeler, yerel görünümlü ama esasen Batı dostu ve hatta çoğu yerde göbekten Batı’ya bağlı rejimler tarafından yönetiliyordu. Hem Batı’da hem Müslüman coğrafyada, bilgi üretimine koloniler çağının son kırıntıları olan Batılı paradigmalar yön veriyordu. Bu paradigmalara göre Doğu, bilhassa İslam dünyası, Oryantalizm kitabının ilk baskısına kapak resmi olan 1880 tarihli “Yılan Oynatıcısı” tablosunun anlattıklarıydı. Bu resimde neler görüyoruz: Bir cami duvarına yaslanmış havastan bir kişi (bir kabile reisi? tüccar?) ve yanındaki askerler ve köleler, bir kaval eşliğinde performansını sergileyen tamamen çıplak bir yılan oynatıcısı çocuğu izliyorlar.

Said, kitabının kapağı ve içeriğiyle âleme şunu ilan etti: Batı; sanatıyla, akademisiyle, siyaset ve ekonomisiyle koloniler çağı boyunca Doğu’ya ve İslam dünyasına tahakküm etmiştir. Kolonyalist ve emperyalist Batı’nın nazarında; Doğu irrasyoneldir, metafizikçidir, maddeten geri kalmış ve vurdumduymazdır. Doğu ilkel bir fantezidir ve ciddiye alınacak bir tarafı yoktur. Said bu tavrı “Arap ve Müslüman topluluklara ve kültürlerine karşı ustaca ve ısrarla sergilenen Avrupa-merkezci bir önyargı” olarak tanımlar.

Edward Said’in yaptığı tam anlamıyla sarsıcı bir ifşa, bir manifestoydu ve sosyal bilimlerde son kırk yılda gerçekleşen en büyük paradigmatik kırılmalardan birisine yol açtı. Bugün, bilhassa Amerika ve İngiltere’deki seçkin akademik kurumlarda, “Yılan Oynatıcısı” resminin çağrıştırdığı varsayımlardan hareketle değerlendirmeler yaptığınızda sizi kimse ciddiye almaz ve itibarınız olmaz. Hatta, zamanında Doğu’yu aynen bu resimde olduğu gibi anlatan oryantalistlerin meşhur ettiği bu akademik kurumlar, bizzat kendi ülkelerinin emperyalist geçmişlerinin ipliğini pazara çıkaran araştırmacıların elindedir. Dahası, Said’in sebep olduğu paradigmatik kırılma, Batı-dışı dünyadan gelen akademisyenlere Batı’nın saygın kurumlarının kapısını açmış ve bu kurumlarda zamanla anadili Türkçe, Arapça, Farsça, Urduca olan akademisyenlerin mevzi kazanmalarına vesile olmuştur. Bu kurumlarda üretilen metinlerin ve tartışmaların hakikaten ne kadar bağımsız olduğu tartışılır; bilim, zaman ve mekandan bağımsız olmamıştır hiç. Ama Said’in kitabının bir dönüşümün kıvılcımı olduğu gerçeği reddedilemez.

Nihayetinde Oryantalizm, kitap yayınlanana kadar bir araştırma alanı ismi olan Oryantalizm (Doğu Çalışmaları veya Şarkiyatçılık) kelimesi ve o alanın uzmanına verilen oryantalist (şarkiyatçı) kelimesine pejoratif anlamlar yüklemiştir. Batı akademisi, Doğu’yu çalışmaya halen son sürat devam ediyor ama çoğu akademisyen (tek tek hepsi olmasa da) Said öncesi dönemle ilişkilendiren oryantalist tavırdan uzak durmaya çalışırlar.

Son olarak Said, yayınlarını ve kendisini tanımayan televizyon kadılarının fevkinde bir entelektüeldi. Said’i bizzat dinleme fırsatım olmadı ama onu dinleyen ve yakınında bulunmuş Batılı Osmanlı tarihçilerinin Said hakkında söylediklerine şahidim. Tanıyanların nazarında Said, muazzam derecede etkileyici bir entelektüeldi ve zekasıyla muhataplarını çok etkilemiştir. Said hakkında, “entelektüel olduğu konusunda bile şüpheliyim” diyebilmek için şişirilmiş bir cehalet balonununda sınırsız dikey uçuşa geçmeniz gerekiyor.

***

Klasik anlamda Oryantalizm geri gelir mi?

Eğer yazının buraya kadar olan kısmı hoşunuza gitmişse, kalan kısmında aynı derecede eğlence taahhüt etmiyorum. Şimdi madalyonun arka yüzüne bakalım. Oryantalistlerin “aktif ve dinamik” Batı’nın zıttı olarak tasavvur ettikleri “pasif ve statik” Doğu imajı akademik metinlerde demode oldu ama oryantalistlerin bilimsel metodolojileri hala Batı akademisinin şiarıdır. Hakkında hiçbir şey öğrenmeden büyüdüğünüz uzak bir coğrafyanın dillerine, kültürlerine, ve yerel dinamiklerine hâkimiyet; kılı kırk yararak, sabırla, ihtimamla çalışma gerektiriyor. Mesela, Çek Cumhuriyeti’nin 100,000 nüfuslu Olomouc şehrinde yer alan Palacký Üniversitesi tarih bölümünde bir Latin Amerika tarihi uzmanı, Çekçe ve İngilizce yanında en az iki dili daha aktif araştırma dili olarak kullanıyor, en az birkaç sene o bölgede yaşamış ve sıklıkla o coğrafyaya seyahat ediyor. Mesela, Trabzon’da, Erzurum’da, Adana’daki üniversitelerde üç yabancı dili aktif olarak kullanan bir Latin Amerika, Asya, ve hatta Avrupa tarihi uzmanı var mıdır? Şengör’ün, Said hakkında atıp tuttuklarının kaale alınacak bir tarafı yok, ama—Şengör bunu hepimizin sinirini bozan bir lümpenlikle ifade etmiş olsa da—oryantalistlerin çalışma disiplinlerini anlamak gerekiyor. Türk akademisi, işini ciddiye alan ve ciddi yayın yapan sayılı akademisyenler haricinde, bilimsel ciddiyette oryantalistlerin yanına dahi yaklaşamaz. Televizyona uzman diye çıkıp Batı hakkında konuşan akademik titr sahibi birçok kişi Batı dünyası hakkında bilimsel hiçbir yeterliliğe haiz değil.

Kendini beğenmiş ve tahakküm edici oryantalist tavrın, Said’in kuvvetli başkaldırısı sonrasında bir darbe aldığı doğru. Peki, Said’in çözümlemelerinin Doğu’nun eline bol miktarda sosyal cephanelik temin ettiğini düşünürsek, 1970’lerin sonundan bu tarafa İslam dünyası oryantalistlerin kurguladıkları gibi pasif, statik, irrasyonel ve körü körüne metafizikçi bir dünya olmadıklarını ispat için ne yapmıştır? 

Maalesef bugün İslam dünyasında, oryantalistlerin abartılı bir biçimde küçümseyerek ve dışlayarak tasvir ettikleri siyasi, sosyal, ve ekonomik formların yeniden üretildiğini ve hatta mesela 20-30 yıl öncesine kıyasla yeniden ön plana çıktıklarını görüyoruz. 20. Yüzyıl boyunca, Oryantalistlerin incelediği Doğu’da şu unsurlar vardı: Baskıcı tek-adam rejimleri, rantçı ekonomiler, dini yorumların içine sarılmış teslimiyetçilik, yersizce ve amaçsızca kutsanan bir tarih algısı, en önemlisi de dünyayı anlama biçimi olarak nedenselliği reddetme ve bunun yerine sosyal, siyasi ve ekonomik dengelerin ilahi müdahaleyle düzenlendiğini varsayan bir tavır. Bugün itibariyle, bütün mikro ve makro siyasi, sosyal, ekonomik, hukuki ve eğitimle alakalı global indeksler dikkate alındığında, performası sürekli geriye giden bir İslam coğrafyası, oryantalistlerin argümanlarına nasıl karşı çıkacak?

Son 10 yıl içerisinde, İslam coğrafyasında gördüklerimiz şunlar: 600-700 sene öncesine ait dini yorumlardan beslenen bir terörizm, halkların taleplerine baskıyla cevap veren rejimler, global bilgi üretimine çok sınırlı katkı, doğal kaynaklar sayesinde elde edilen zenginliğin bir türlü tüm halka yayılan bir refaha dönüşememesi, üstü örtülü biçimde dini yorumlardan beslenen insan hakları ihlalleri… Bunların hepsi bir üst aklın, dış mihrakların, gizli konseylerin, ya da oryantalistlerin suçu mu? Sonuç olarak “İslam dünyası hakkında ne biliyorsak, Avrupalı oryantalistler sayesinde” bilmiyoruz ama oryantalistler, Said’in yarattığı paradigmatik kırılmaya rağmen, bugün bile ciddiye alınması gereken bazı gözlemler kaydetmişlerdir. Son 20 yılda İslam dünyasında şahit olduğumuz ve dış müdaheleler kadar iç dinamiklerin de ürünü olduğunu bildiğimiz gelişmeler devam ettiği sürece, oryantalizmin kuvvetli bir geri dönüş yapmasına engel olunamayabilir. Nihayetinde, sürekli olarak bardağın dolu tarafına bakma nezaketini gösteren Said sonrası Batı akademisi bir gün bundan sıkılırsa şaşırmamak gerek. 

***

İronik biçimde, Jeolog Şengör’ün kendisi bile oryantalistlerin varsayımlarına delil olabilir: Şengör, iyi bir jeolog olabilir ama biz onu uzmanlığı olmayan bir alanda uzman edasıyla konuşmasıyla nam salmış bir çok bilmiş olarak tanıyoruz. Mesela, Netflix’deki Rise of Empires: Ottomans serisine yaptığı katkılarda, İngiliz aksanıya İngilizce konuşması haricinde bir yetkinlik söz konusu değil. Halbuki, Şengör’ün hiç durmadan kendini tek maliki zannederek övündüğü Batılı bilimsel gelenek, bir jeoloğun Orta Çağ tarihi hakkında ya da kapsamlı teorik tartışmaların olduğu beşeri bilimler hakkında yaptığı değerlendirmeleri bilimsel olarak kâle almaz. Peki, biz Celal Şengör’ü, onu sürekli davet eden kadı tavırlı televizyoncuları ve Şengör’ü bir bilim ilahı zanneden kalabalığı “tipik Şarklılar işte!” diye geçiştirme günahını işlemek istemezsek, onları nereye koyacağız?