Türkiye’deki siyasi atışmalar 2018 seçimleri sonrası giderek hararetlendi. Yaklaşan genel seçim öncesi bugünlerde, iktidar-muhalefet-muhalefete muhalefet dengelerinin akışkanlığı karşısında, entelektüel tartışmaların da farklı bir yön ve ivme kazandığı söylenebilir. Bir süredir kendim de naçizane katkılarla bunlara eklemlenebilmeyi deniyorum.

Zira gerek Daktilo1984 ve Politikyol komşularımı gerekse diğer yayın organlarındaki entelektüel çabaları heyecan verici ve değerli buluyorum. Yine de -biraz (b)ilgili bir okuyucu ve sorumlu yurttaş olarak- bunların toplumsal pratiklere yeterince tercüme edilemeyişine ve birbirleri ile ilişkilendirilemeyişine, dolayısıyla temenni ve öneri deklarasyonları olmaktan kurtulamayışına duyarsız kalmam olanaksız.

Hayırlı Evlatlar

Oysa Türkiye’nin kolektif düşünsel ortamına yurt içinden veya dışından katkı yapanlar; ülkenin onlarca yıldır kendilerine yapmış olduğu “yatırımları”, bu toplum ve insaniyet yararına “geri döndürme” arzusu ve sorumluluğu ile yazıyor, çiziyor, konuşuyorlar. Üstelik öznel yaşantı, üretim ve yorumları ile çoğalmış, “katma değer” kazanmış olan birikimleri ile.

“Ne fayda varsa, yine hayırlı evlattan var” lafını eminim çok duymuşsunuzdur. “Nankör evlat”, “besle kargayı oysun gözünü” laflarını da keza.

Fakat, evlattan veya kargadan beklentiler nedir meselesi de bir yana; eğer bu toplumda “hayır veya iyi” nedir, “şer veya kötü” nedir ve bunlarla ilintili konularda, kafalar ve gönüller hayli karışmışsa, işler sarpa sarar.

Bir kısmının “hayırlı evlat” bulduğuna diğer bir kısmı “hain evlat” gözüyle bakıyor ise, işin içinden çıkılması daha da güçleşir.

“İyi” mi, “Kötü” mü?

O halde, kültürel ve toplumsal alanlarda önce bu temel “iyi/kötü” (ahlaki), “doğru/yanlış” (epistemolojik), “var/yok” (ontolojik), “geçerli/geçersiz” (semantik), “güzel/çirkin” (estetik), “faydalı/zararlı” (pragmatik) gibi temel ikicil ve ilintili tüm diğer paradokslara bakmalı.

Sorunların çözümüne (salt entelektüel egzersiz adına yapılıyor olsa bile!), toplumsal “iyileşme”, “onarım” veya “yeniden yapılanma” çabalarına da önce oralardan başlamalı.

Zira Türkiye’de görünürdeki toplumsal kilitlenmeye ve çürümeye yol açan tüm paradokslar; salt dini gelenekler, yerel kültürel alışkanlıklar, evrenselci bilimsel öğretiler, zamanın ruhu, kişisel eğilimler sonucu oluşmuş “ahlaki” çeşitliğe ve bunların siyaset tarafından istismarına işaret etmiyor.

Tüm bileşenler pek çok yaşamsal konuda “aslında (s/özde) aynı” şeyi, söz gelimi “ahlaklı toplum” istiyorlar: Yani aç kalmayacakları; güvenli ve güvenlikli; tüm kaynak, kazanım ve olanakların hakça dağıldığı; birbirleriyle ve doğa ile huzur içinde yaşayacakları bir adil toplum düzeni arzusundalar.

Düşünce ve Dil

Fakat, toplumsal paydaşların “arasına giren” tüm siyasi, medyatik ve entelektüel aracı oyuncuların niyetlerinden bağımsız olarak, hatta “iyi niyetli” manipülasyon, müdahale ve eleştirilere rağmen; bu toplumda henüz ortak zemin, ortak zaman, ortak zihin, ortak kavramsal çerçeve, ortak yaşam-biçimsel vizyon; özetle ve en geniş anlamıyla “ortak dil” yok!

Öte yandan, yani bambaşka bir açıdan bakıldığında da ısrarla sürdürülen bir “ortak dil” söz konusu. Üstelik tüm dünya ile de son derece entegre ve “devrim”, “Sol”, “yenilik”, “dönüşüm”, “eleştiri” vb adına bile yeniden-üretilen dil aynı. Yukarıda sıraladığım yaşamsal alanlara egemen olan “eril”, “muhafazakar” ve “dijital” dil. Yani, “dünyaya bakış biçimi” olarak “ikicil bölünmüş ve bölücü” zihniyetin dili!

Örneğin, 30 küsur yıldır akademik ve toplumsal pratik olarak da özellikle bu ikicillikler arasındaki alanlarda ve aşılması üzerine çalışmaktayım. Olanaklar dahilinde de içerde veya dışarda bunları paylaşmaktayım.

Kabaca “ne öyle ne de böyle; fakat şöyle” diyorsam da, ısrarla “ya öyle/ya da böyle” şeklinde “okunup, etiketleniyor.” Daha doğrusu işe yarar (=araçsallaştırılabilir!) bir etiket (label) gösteren (signifier) sözcükler varsa alımlanıp, gösterdikleri (signified) ve anlam bağlamları çöpe atılıyor.

Doğru “yer-zaman” meselesi!?

Çevirilerin Önemi

Nitekim, aynı sorun etrafında, hatta aynı akademik veya toplumsal alandan bile ne kadar çok aydın, entelektüel, uzman veya yetkin kişiyi aynı panelde, konuşturursa veya dergide, vb. buluşurursa buluştursun, bu paylaşımların kendi aralarında bile “monologlar” şeklinde kalması ve düşük toplumsal etkisi hayli düşündürücü.

Çünkü söz konusu “ortak dil”, şuradan buradan apartılmış sözcükler veya dini, ideolojik, vb söylemlerdeki ortaklıklar ile gelişemez. Hatta insanlar farklı sebepler ve etkenlerle “anlaştıklarını” düşünebilseler dahi. Metinlerin diyaloğudur esas belirleyici olan.

“Ortak dil” görüş farklılıklarının olmaması da demek değil elbette. Sözcüklerin işaret ettikleri kavram veya şeylerde “dilin tüm belirsizliklerine” rağmen bir entelektüel kültürel “gizil oydaşma” ile ve kavramsal anlamda yeterli anlaşma zemininin olması demek.

Ayrıca tabii ki ülkenin pek çok coğrafi, tarihi ve kültürel hakikatleri “aynı” veya birleştirici ortaklıkları da bolca var. Fakat bunları işaret eden göstergeler çok karışık; bazen keyfi veya kullanımda tutarsız.

Dünya Çeviri Günü’nde, dili geniş anlamıyla tanımlamış ve zihinle yakın ilişkisinin önemini vurgulamışken, “çeviri” meselesini de aynı şekilde ele almakta yarar var. Başka bir deyişle, burada dahil etmek istediğim anlamıyla çeviri, sadece bir doğal dildeki anlamın başka bir dile sözcük karşılıklarının bulunarak aktarılması değil.

Bir metnin anlamının anlaşılmış olarak ikinci dilin kendi sözcükleriyle yeniden üretilmesi de değil.  Özellikle teknik terimlerin işaret ettiği kavramların veya kuramların temsil ettiği ve sıklıkla başvurulan akademik söylemlerin dayandığı düşünsel paradigmaların kendi epistemolojik, ontolojik, vb. gerçekliklerinin tutarlık, karşılık veya denklik seviyeleri.

Zihniyet Dönüşümü

Böyle bir düşünümsellik; salt akademik veya felsefi, teorik veya lüks bir ayrıntı değil. Siyasi söylemlere çeviriler ve toplumsal pratiklerle dönüşümler açısından özellikle anlamlı ve son derece de gerekli.

Özellikle de sıklıkla “özgürleşmek”, “hak, hukuk, adalet” için bir zihniyet dönüşümünden söz edilen bu toplumda.  Ayrıca, değil Türkiye’de “diyalojik akıl” (1), son günlerde yeniden tedavüle giren “diyalog” çağrıları için olmazsa olmaz önkoşul.

Türkiye’nin modernleşme ve demokratikleşme serüveninin, neredeyse tüm modern bilgi alanlarında çoğunlukla gelişmiş ülkeleri model alarak; ithal, intihal, taklit ve parçalı alıntılarla yolu ile veya karşı çıkarak, fakat oldukça geriden seyretmekte olduğu da malum.

Tüm toplumsal pratiklerde olduğu gibi, hatta belki de hepsinden öncelikli ve önemli olarak, düşünsel ve entelektüel alandaki teknolojiler de başka yerlerden naklediliyor.

Bu ve hatta aynı doğal dildeki bir disiplinden diğerine aktarımlardaki ve kullanımlardaki hızlı anlam kaymalarının ve tüketimlerinin, düşlenen özgürleşmeleri ve özerkleşmeleri son derece ketleyici kanımca.

Çünkü ne yeterince güçlü kavramsal altyapı var, ne de bunu önemli ve değerli gören zihniyet veya inanç sistemi.

Oysa, bu toplumda önden aydınlanan “öncüller” bile, eğer yukarıda değindiğim türden kavram kargaşalarına sık düşüyorlar ise, bu durum pek de “hayra alamet” sayılmaz.

Hele “önceller” ile aralarında (yeterince sağlıklı) iletişim olamıyor ise, tüm bu tedavüle giren sözcükler ve monolojik paylaşımlar; değil toplumun “karanlıktan aydınlığa çıkmasına” veya “ilerlemesine” yaramak, kendi içlerinde bile düşünsel karmaşalardan kurtulamazlar. Tabii toplumu da istemeden bile olsa bizzat eski/yeni paradokslara ve çıkmazlara sürüklerler.

O bakımdan da işte, entelektüel veya popüler kültürel, akademik veya gündelik, kişiler arası veya kitlesel iletişim ortamlarında ve en dar anlamından en geniş anlamına kadar “ortak dil” meselesine, bu kısa yazı ile biraz dikkat çekebilmeyi umdum.

(1) https://daktilo1984.com/forum/ulus-devletin-diyalojik-akli/