Geçtiğimiz hafta İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in “Cumhurbaşkanı adayı değilim, başbakan olacağım” çıkışı kamuoyunda büyük yankı uyandırarak, gündemi adaylar yerine tekrar sistem tartışmasına çevirdi. Halihazırda kamuoyu araştırmaları AKP’nin geçmiş yıllarla benzeşmeyen bir düşüş trendinde olduğu gösterirken biz de Siyasal İletişim Danışmanı Dr. Gülfem Saydan Sanver ile yaşanan bu dönüşümün partilerin iletişim stratejilerine nasıl etkiler yaptığını konuştuk.

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in adaylık tartışmalarında Cumhurbaşkanlığı yerine Başbakanlığa vurgu yapması, Cumhurbaşkanı adayının belirlenmesi, sistem değişikliği ve geçiş aşaması tartışmalarına nasıl bir etki meydana getirebilir? 

İsterseniz Meral Akşener’in adaylık açıklamasını ikiye ayırarak değerlendirelim. Öncelikle Meral Akşener ve İYİ Parti açısından ve Türkiye genel siyasetine etkisine bakalım. Birincisi; kampanyalarda siz kendinizi ne kadar farklı bir kulvara çıkarabilirseniz o kadar başarılı olursunuz. Aksi takdirde kamuoyunda hep o kalabalık toplu adaylarla beraber konuşulursunuz. Örnek olarak, adaylık için ismi geçen diğer siyasetçilerle aynı anda anılırsınız. Zaman geçtikçe ismi geçen adaylar belli bir takım aynılaşan kalıplar içerisinde anılmaya başlarlar. Oysaki bir siyasetçi için toplu şekilde anılmak iyi bir şey değildir. Bir siyasetçinin lider olarak ortaya çıkabilmesi için özgün olması gerekmektedir. Özgün olabilmesi için de kendisini diğerlerinden farklı bir kulvarda konumlandırması oldukça önemlidir. Başbakanlık vurgusu, Meral Hanım’ın adaylık tartışmaları içinde kendisini bambaşka bir kulvara çıkarmasını sağladı. Daha önceden belediye başkanları, Kemal Kılıçdaroğlu, Meral Akşener vb. gibi karma bir gruptan bahsederken, şu anda Meral Hanım sistem üzerinde bir tartışma başlatarak artık o gruptan çıktı.  Kendisine yepyeni özgün bir kulvar açtı. Bu, siyaset iletişimi açısından baktığınız zaman çok doğru bir taktiktir. Doğru bir taktik olmasının bir başka nedeni de sadece adaylık tartışmasıyla yani “Ben adayım-aday değilim ya da ben bir sonraki döneme adayım” tartışmasıyla da kendisini diğer adaylardan yine ayrıştırabilirdi. Fakat, Akşener bunun yerine çok iddialı şekilde meydan da okuyarak sistem üzerinden söylemini geliştirdi. Dolayısıyla kendisini pasife çekerek değil, aksine meydan okuyarak bir kulvar değiştirdi. Bu da kendisi açısından bence değerlidir.

Diğer açıdan, yani muhalefet partileri açısından baktığımız zaman bir noktadan daha bahsetmemiz gerekiyor Muhalefet partileri ile ilgili aday tartışması kısır döngü ortaya çıkarıyor. Elbette ki seçmenler için lider çok önemlidir ama seçmenler için aynı derecede önemli olan gündelik hayat problemlerinin çözüme kavuşmasıdır. Gündelik hayat problemlerinin çözülmesi için de seçmenlere çözüm sunuyor ve politikalar üretiyor olmalısınız. Güncel problem tartışmalarında seçmeni, sorunları sizin çözebileceğinize veya neden bir sistem değişikliğine gitmek istediğinize ikna etmeniz gerekiyor.

Millet İttifakı’nın aday tartışması üzerinde durması, çözümlere uygun politika geliştirilmesini mi engelliyor?

Millet ittifakı, ne kadar kendini aday tartışmasının içine sokarsa aslında o kadar kısır bir döngüye sokmuş oluyor. Zaten dikkat ederseniz, sadece adaylar tartışıldığı zaman çözümler tartışılamıyor. Oysaki sizin seçmenleri ikna edebilmeniz için meselenin çözümünü de tartışmanız lazım. Bu noktada Meral Hanım’ın “Ben Başbakan olacağım” söylemi adaylık tartışmasını bir sistem tartışmasına dönüştürdü. Dönüşümün bu yönde olması, Millet İttifakı açısından son derece olumlu bir gelişmedir. Sıklıkla dile getiriyoruz: Seçmenleri sistemin gerçekten değiştirileceğine inandırmak ve ikna etmek gerekiyor. Akşener’in söylemini düşündüğümüzde meydan okumanın merkezinde sistem değişikliğini görüyoruz. Seçmenlere “biz iktidara geleceğiz, bu sistemi değiştireceğiz ve ben yeni sistemin ilk Başbakanı olacağım” mesajını iletmeye çalışıyor. Dolayısıyla adaylık temelinde isim döngüsünden çıkılması, Akşener’in kendisi açısından da olumludur.

Bununa beraber, Meral Hanım her ne kadar kendini ayrı bir kulvara çekmiş olsa da aday tartışması birden sıfırlanmış olmuyor. Fakat, şunu belirtmekte fayda var, kamuoyunda muhalefetin olası isimler üzerinden aday tartışması ne kadar kısa sürerse, aday seçimlerde rakibine karşı o kadar ivme gösterecektir. Bunu destekleyecek bir örnek yurt dışından verebiliriz. Şu anda popülist liderlerin olduğu Brezilya gibi ülkelere bakabiliyoruz. Örneğin; Bolsonaro ciddi bir düşüş grafiği çiziyor ve partisi de yerel seçimlerde başarısızlıkla karşı karşıya kaldı. Brezilya seçimleri için, Bolsonaro’nun karşısına çıkacak adayı tartışmak yerine yönetim başarısızlığına odakladıkça Bolsonaro’nun oy düşüşünün hızlandığı görülüyor. Günün sonunda Millet İttifakı’nın temel argümanlarından biri tek adam rejimine karşı olmak, tek kişinin komple yönetime karşı olmak. Yani siz “tek kişinin yönetimine karşıyız” deyip, bütün bir siyaseti kişiler ve isimlere indirgerseniz, söyleminizin bir inandırıcılığı kalmaz. Eğer tek kişi yönetimine karşıysanız o zaman sizin seçmenin karşısına başka bir şey koymanız gerekmektedir. O başka bir şey de sadece başka bir isim değildir. Mesele sadece isimler üzerinde tartışarak “kim yener?” sorusunu sormak değildir. Yapılması gereken bir diğer tartışma da “Bu sorunlar nasıl çözülür? Bu çözümler halka nasıl anlatılır? Ve halk nasıl ikna edilir? ” üzerine olmalıdır. Dolayısıyla özetle, bu çıkışın Meral Akşener açısından son derece başarılı bir taktik olduğunu, Millet İttifakı açısından ise kısır isim söyleminden çıkmak için bir fırsat kapısı açtığını düşünüyorum.

Akşener’in Başbakanlık vurgusu, iktidar medyasının sürekli biçimde olası Cumhurbaşkanı adaylarını kendi aralarında karşılaştırarak gündeme getirme stratejisini de zayıflattı mı? 

Siyasette gündemi belirlemek önemlidir. Konuyu siz belirlediğinizde, karşınızdakiler kendilerini size göre konumlandırarak söylem geliştirmeye ve bir nevi takipçiniz olmaya başlıyor. Bu açıdan da geçtiğimiz birkaç aydan itibaren “128 milyar nerede?” sorusunda olduğu gibi, farklı zamanlarda muhalefet gündemi belirleyeme başladı. Devamında iktidarın, medyasıyla, partileriyle, siyasetçileriyle hep bir cevap verme durumuna düştüğünü gözlemledik. Kısacası siyasal iletişimde siz karşı tarafı ne kadar cevap vermek zorunda bırakırsanız, o kadar da başarılı sayılırsınız. Adaylardan birinin “Başbakan olacağım” çıkışının iktidar medyasını da takipçi duruma düşürdüğünü gördük. Artık önümüzdeki süreçte, Akşener’in sistem temelinde yaptığı bu çıkışı tartışmaya başlayacaklar. Bununla birlikte ben şundan eminim. Karşı tarafı temsil eden medya, ne olursa olsun konuyu sürekli isim tartışmasına döndürmeye çaba sarf edecek. Her ne kadar Meral Akşener bu kulvardan çıkmış olsa bile isim tartışmasını devam ettirilebilecek başka adaylar var. Örnek olarak, Kemal Bey, İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanları gibi. Konuları sürekli isimler üzerinden açıklama, isimler üzerinden takip etme durumlarının devam edeceğini düşünüyorum. Nitekim biliyorsunuz zaten Meral Akşener’in çekilmesi de işte “İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’na yol vermek için mi çekiliyor” gibi yorumlara neden oldu.

2019 yerel seçimlerinden itibaren Cumhur İttifakı oy kaybediyor. Buna karşılık muhalefet seçmenlerinin bir kısmında ciddi bir karamsarlık mevcut. Sizce bu karamsarlık Cumhur İttifakı’nın bir söylem başarısı mı?

Karamsarlığın ana nedenlerinden birinin öğrenilmiş çaresizlik olduğunu düşünüyorum. Yerel seçimlerden bir buçuk yıl önce farklı mecralarda verdiğim röportajlar var. Bu röportajlarda kentlere uygun ittifaklar kurulursa matematiksel olarak muhalefetin Ankara, İstanbul gibi büyükşehirleri kazanabileceğini iddia etmiştim. Bunu söylediğimde o zaman bile bana bunun nasıl olamayacağını anlatmaya başlamışlardı. Halbuki biz siyaset iletişimde hep deriz ki; önce matematiksel duruma bir bakmak lazım. Dolayısıyla bugün de böyle bir karamsarlığa gerek yok ama genel bir öğrenilmiş çaresizlik durumu olduğu gerçek. Karşınızda 2002 yılından itibaren hep kazanan Adalet ve Kalkınma Partisi ve en kötü dönemde rüzgarları çevirmeyi başarmış bir Cumhurbaşkanı var. Hala biz bugünün siyasetini ve ruhunu geçmiş yenilgilerin dinamikleri ile okumaya çalışıyoruz.

Fakat artık şöyle çok büyük bir değişiklik var: Eski seçimlerde dönemin ruhu istikrar ve devamlılıktan yanaydı. Oysa bugün dönemin ruhunun da değişimden yana olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla, karamsarlığın en temel nedenini, eski seçimlerden gelen öğrenilmiş çaresizlik olarak görüyorum. “Seçmen duracak duracak ve Ak Parti’ye geri dönecek” gibi bir korku var. Oysa ki içinden geçtiğimiz dönem farklı bir dönem. Toplumun geçmişte şikâyet ettiği meselelerle bugün şikâyet edilenler artık çok farklılaştı. Ak Parti’nin en yüksek oy aldığı 2007 seçimlerini hatırlayalım mesela. Benim doktora tezimi de yazdığım seçimlerdir. Muhalefetin demokrasinin aşınması ile ilgili çok ciddi eleştirileri vardı ama buna karşılık 2007 seçimlerinde Adalet ve Kalkınma Partisi’nin anlattığı ekonomik vaatler ve başarılar vardı ve bu 2002 ekonomik krizinden geçmiş seçmeni doğrudan ilgilendiriyordu. Türkiye’nin her bir yanına “5 yıl boyunca hiç zam yapmadık” diye reklamlar vermişlerdi örneğin. Toplumun sorunlarına daha hakimdiler ve çözüm öneriyorlardı. Bugüne baktığımızda ise toplumsal sorunlardan uzaklaştıklarını görüyoruz.  Halka anlatacak hikayeleri sonra erdi ve bir siyasi parti her seçimde sıfırdan yeni bir hikaye yazamaz.

Ekonomik krizin derinleşmesi, Cumhur İttifakı’nın üzerine kurulmuş olan yerli ve milli söylemlerinin seçmen düzeyinde karşılığına ne şekilde yansıyor?

Ünlü Amerikalı stratejist James Carville’in 1992 Bill Clinton kampanyası için kullandığı ünlü bir söz vardır: “It’s the economy stupid”. Bizdeki benzeri Süleyman Demirel’in “Boş tencerenin deviremeyeceği iktidar yoktur.’’ söylemi.  Şunu net biliyoruz ki ekonomi, seçmenler açısından iktidarın başarısını değerlendirmede de çok büyük bir kriterdir ve seçmenlerin ekonomik kaygısı seçimlerde öncelik haline geliyor. Dolayısıyla, ekonomide başarısız bir iktidarın söylemle bunu değiştirebilme şansı yok.

Ekonominin yıkıcı etkileri, siyasal iletişim stratejileri ile ne kadar süre ötelenebilir?  

Ancak ve ancak karşısına çok büyük başka bir kriz koyarsanız öteleyebilirsiniz. Genelde de bu güvenlikle ilgili çok büyük bir kriz olabilir. Biz araştırmalarda şunu görüyoruz ki ancak büyük bir güvenlik kaygısı veya tehdidi olduğu zaman ekonomik kaygıların önüne geçebiliyor. Bunun olmadığı şartlarda da siyasal iletişimle ekonominin etkilerini azaltmak pek mümkün gözükmüyor. Örneğin, Ayasofya açılıyor ama etkisi iki gün sürüyor. Eskiden olduğu gibi artık çılgın projeler de insanları büyülemiyor. Şu anda seçmenin derdi üzerinden geçemediği köprü değil. Hakikaten mutfağına alamadığı gıda haline geldi.

Mesela bu noktada artan gıda fiyatları seçmenlerin yaklaşımlarına nasıl yansır?

Buradaki çok kilit noktalardan biri de şu anda yaşanan ekonomik krizin özellikle gıda pahalılığı ile de anılmasıdır. Gıda fiyatlarının artması söz konusu olduğunda 7’den 77’ye tüm hane ekonomisi etkileniyor. Özellikle Adalet ve Kalkınma Partisi’nin bir dönem ev kadını seçmenler tarafından çok büyük desteği vardı. Halbuki gıda fiyatlarının yükselmesi, birebir sürekli mutfakta olan ve çocuklarını besleme kaygısı olan kadın seçmenler için çok öncelikli bir noktaya geliyor. Dolayısıyla siz ne yaparsanız yapın, hangi söylemi kullanırsanız kullanın, ne derseniz deyin, olmadığını inkar edin… Sonuçta bu insanlar markete, alışverişe gidiyor. Günün sonunda bu insanlar yemek içmek için alışveriş yapıyor ve bunu birebir yaşıyor. Dolayısı ile söylemlerle önüne geçmenizin imkânı yok. Dediğim gibi sadece ve sadece güvenlikle ilgili bir korku yaşarlarsa bu kaygı, ekonomik kaygıların önüne geçebilir.

Geçtiğimiz günlerde endişeli muhafazakarların varlığı gündeme geldi. Böyle bir kitlenin varlığını nasıl değerlendiriyorsunuz? Gerçekten AKP’den kopmak isteyen ancak kazanımlarını kaybetmekten korktuğu için oy tercihini değiştirmeyen bir kitlenin varlığından söz edebilir miyiz?

Her iktidarın ve partinin bu tarz iktidarı kaybetmekten endişeli kesimi elbette vardır. Biliyorsunuz biz uzun dönem “endişeli modernler” diye konuştuk. Şimdi de “endişeli muhafazakarlar” çıktı. Aslında düşünürseniz her kesimin bir endişelisi var. Endişeli modernler, endişeli muhafazakarlar, kaçmaya çalışan Z Kuşağı… Herkesin zaten bir endişesi var. Dolayısıyla evet bu dönemdeki kazanımlarını kaybetmekten korkan, belli bir takım muhafazakar kesim olabilir. Ama ben bunların Adalet ve Kalkınma Partisine eski seçim başarısını yakalamasını sağlayacak bir çoğunlukta olduklarını düşünmüyorum. Bununla birlikte, bu tartışmada şuna dikkat çekmek isterim: Endişeli muhafazakârlar aslında bize çok geniş bir küme olarak resmediliyor. Halbuki, siyaset iletişiminde özellikle böyle büyük kümelere artık karşı çıkıyoruz. Her seçmen grubunu kendi içinde de farklılaştıran birçok farklı etken bulunuyor. Yani bu eskiden kadın erkek ayrımı yapmak gibi. Oysa sosyoekonomik, demografik, sınıfsal, kültürel farklılıklar var. Yani “muhafazakâr seçmen” deyince çok tek tipleştiriyoruz. Oysaki siz seçmeni tek tipleştirirseniz kaybedersiniz. Hiçbir seçmen grubu tek tip değildir. İçinde mutlaka farklı kırılımlar vardır. Örneğin tektipleştirme senelerce başörtülü kadınlar için de yapıldı. Mesela, başörtülü kadınlarda benim çok net gözlemlediğim noktalardan biri; demografinin çok etkili olduğudur. Örneğin, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin döneminde başörtüsü ile ilk kez kamusal alana çıkmış kadınlarınla, bu hakların içine doğmuş başörtülü genç kadınların oy verme dinamikleri aynı değil. Onlara yeni bir vaat vermeniz lazım ve Adalet ve Kalkınma Partisi onlara yeni bir vaat veremiyor. Belki hatırlarsınız, Babacan’ın ilk kurultay konuşmasını eleştirmiştim. Kız kardeşinin başörtüsü ile üniversiteye gidemediğini anlatmıştı. Ben açıkçası bu okumaya artık şaşırıyorum. Bu çok eski bir okuma. Yani Adalet ve Kalkınma Partisi 2002’de bu okumayı yaparken çok haklı bir okuma yapıyordu. Çok da doğru bir noktadan yapıyordu ve oradan çok destek alıyordu. Halbuki artık dönemin dinamikleri farklı ve sizin de başörtülü kadınlara başka bir şey vadediyor olmanız lazım. 2002 Adalet ve Kalkınma Partisi okumasının dışında daha yeni okumalar yapmak gerekiyor.

Döneminin ruhunun değiştiğinden bahsettiniz. Mesela, biz genç kuşakların siyasete etkisini hemen bu seçimde görecek miyiz? Gençlerin etkisi sayısal olarak mı yoksa niteliksel olarak mı hissediliyor? 

Bu genç seçmen çok enteresan bir konu. Biliyorsunuz, dünyanın her yerinde genç seçmenlerin partiler tarafından kazanımı adına farklı görüşler ortaya atılıyor. Çok büyük yatırımlar, siyasal iletişim kampanyaları yapılıyor. Seçim sonrasındaki istatistiklere bir bakıyorsunuz yine beklenen etkiyi gösterememişler. Belki şöyle bir şey söyleyebiliriz: Genç seçmen Türkiye’de özellikle hane içinde konuşulan sohbeti farklı alanlara çekebiliyor. Türk toplumunda biz aile içinde ve sosyal çevrede siyaset konuşan bir milletiz. Bizde siyaset çok konuşulan gündelik bir konu olduğundan, genç seçmen özellikle bu dijital iletişime önceki nesillere göre daha hakim. Farklı bilgi kanallarına açık bu genç kesim, hane içindeki diyalogları etkileyebiliyor ve siyasette diyalogları etkilemek çok önemlidir. Fakat sorunuza dönersek, başlı başına bir akım olarak gelirler ve seçimin dinamiğini değiştirirler mi? Açıkçası, dürüst olayım, ben çok beklemiyorum ama dediğim gibi diyalogları etkilemek de başlı başına bir katkı.  

Bugün TBMM’de grubu bulunan iktidar ve muhalefet partisi liderlerinin yaş ortalamalarının 66. 4. Jenerasyonları itibarıyla Genel Başkanların öğrenim yılları ve tecrübelenmelerinin dünya siyasetinin sıfır toplamlı oyun olarak algılandığı Soğuk Savaş dönemine denk gelmesi, parti liderlerinin kendilerinden önceki kuşaklara söylem geliştirmesinde bir dönemin ruhuna uygun dezavantaja dönüşüyor mu?

Genç seçmen dediğimiz seçmen grubuyla ilgili bir problem yaşadıkları aşikâr. Problemin temel başlangıç noktası “genç seçmene ne diyelim? ” diyerek işe başlayınca oluyor. Gözlemlediğim kadarıyla, gençler bize ne söylensin diye bakmıyorlar. Onlar her şeyden önce sürecin doğrudan içinde olmak istiyorlar. Yani oturup da 50-60 yaş grubunun, hadi diyelim 40-45 yaş grubunun ” biz gençlere ne istiyorlar vadedelim”… muhabbeti o kadar komik bir şey ki. Bu ne demek oluyor? Gençler sizin sadece söylemlerinizde var olan bir oy potansiyeli mi? Yoksa gerçekten Türkiye’yi beraber tasarlamaya çalıştığınız bir grup mu? Genç seçmen bu ikinci grupta olmak istiyor. Gençleri partilere kanalize edebilecek birtakım yolları açmanız gerekiyor. Ama tabii ki özellikle bu partiler, parti hiyerarşileri, geçmişten bugüne getirdikleri bütün o gelenekler, alışkanlıklar, o kapıların genç seçmenlere birden açılmasını da maalesef ki mümkün kılmıyor. Ama bu da bir kısır nokta. Yani siz eğer oturup parti kurmaylarına gençlik politikası yazdırırsanız, en baştan bu siyasal iletişim stratejisinin tutmayacağı belli. O ölü doğan bir bebek.

Peki, temel olarak genç seçmene yönelik siyasal stratejilerin geliştirilmesinde izlenmesi gereken yöntem ne olmalıdır?

Gençlik politikası olmasını istiyorsanız bunu gençlerle beraber hazırlamanız lazım. Örneğin; “Obama gençleri sürükledi” diyoruz. Obama kampanyasında genç seçmenle çok iyi iletişim kurmuştu. Neden? Obama’nın seçim kampanyasına bakıyorsunuz. Kampanya çalışanları, saha direktörü, dijital direktörü, metin yazarı, hepsi o dönem 25 yaşın altındaki insanlardan oluşuyordu. Düşünebiliyor musunuz? Amerikan Başkanı bütün dijital kampanyasını, bütün metin yazarlarını, hepsini 25 yaşın altındaki insanlara verecek kadar güveniyor. Oysa bizde gençler sadece “teknolojiden, sosyal medyadan anlarlar” veya “Bunlar da dijitalde bir iki bir şey yapsın” diye bakılıyor. Halbuki gençler dijitalde bir iki bir şey yapmak istemiyor ki. Gençler iklim değişikliğinden konuşmak istiyor. Kafalarındaki yeni kurguyu anlatmak istiyorlar. Yeni sosyal yaşamı ve dinamiklerini kendileri anlatmak istiyorlar. Bunların hepsini yok sayıp “hadi biz gençlere dijital bir kampanya yapalım. Peki ne yapalım? Twitch’e yayına çıkalım, Spotify’da albüm yapalım…”. Bunu yaptığınız zaman gençlere ulaşmıyorsunuz. Sadece onların oyunu istiyorsunuz. Burada ayrımı iyi yapmamız lazım: Gençlerden oy mu istiyoruz? Yoksa gençlerle bir bağ mı kurmak istiyoruz? Bağ kurmak istiyorsanız yöntemi kesinlikle bu değil. Bağı kurmadan da oy alamıyorsunuz.

Muhalefet için dönemin şartlar ve ruhuna uygun biçimde temel prensipler etrafında muhalefet partileri merkez bir siyasetin ve söylemin inşasında, temel birleştirici unsur nedir veya ne olmalıdır? 

Muhalefet için temel birleştirici unsur kimliklerin üstüne çıkarak yaşam pratikleri ve endişeleri üzerinden siyaset üretmek olmalıdır. İktidar cephesi kutuplaştırma siyasetine devam edecektir. Ayrıca, iktidar cephesi kutuplaştırma siyasetine devam etmek mecburiyetindedir. Kutuplaştırdığı müddetçe, seçmenlerini konsolide ederek çözülmeleri engellemeye çalışacaklar. Kutuplaşmanın temel işlevlerinden birisi de zaten seçmeninizin diğer tarafın söylemlerine kulaklarını kapamasını sağlamaktadır. Muhalefetin de diğer taraf olarak, bunun tam tersini yapması lazım. Onlar neyi kutuplaştırıyorsa, sizin bunun üzerine çıkmanız lazım. Örnek olarak, eğer onlar bir kimlik politikası üzerinden kutuplaştırıyorsa, sizin farklı bir alanda bu insanları birleştirmeniz gerekmektedir. İçinden geçtiğimiz dönemde de, gördüğüm kadarıyla da insanlar birçok noktada birleşmeye hazırlar. Özellikle gündelik yaşam pratikleri ve endişelerini giderme üzerinden insanları farklı bir noktada toparlayabilmek mevcut dönemde çok mümkün.

Güncel siyasi tabloya ve dinamiklere baktığınızda erken seçim ihtimalini görüyor musunuz?

Erken seçim meselesinde birkaç nokta var. Eğer iktidar cephesi seçim kanununda değişiklik yaparsa, zaten bir yıl içinde bunu uygulayamıyor. Dolayısıyla, seçim kanununda değişiklik yaptıkları anda bir yıl seçim tarihinin ötelenmesi gerekecek. Yani zaten bir yıl geçmesi gerekecek. 2023’te seçim yapıldığı takdirde Cumhurbaşkanı’nın dönem tartışmasının da içine gireceğiz. Aday olmaya hakkı var mı, yok mu tartışmaları olacak. Bu tartışmanın içine girmek ister mi Cumhurbaşkanı? Çok emin değilim. Dünyadan da farklı örneklerini gördük. Örneğin; Bolivya’da bu tip tartışmaların seçmeni nasıl yorduğunu gördük. Öte yandan bugün iktidarın seçime gidebilmesi de kolay değil… Anketler çok net gösteriyor ki çok ciddi bir oy kayıpları var. Bu oy kayıpları da artık eskisi gibi dalgalanmalar seviyelerinde değil. Eskiden biraz oy kaybettiklerinde bir gündem yaratırlar ve tekrar aynı seviyeye çıkarlardı. Böyle inişli çıkışlı bir dönemi vardı. Oysa şimdi farklı bir düşüş trendi görüyoruz. Özellikle Adalet ve Kalkınma Partisi açısından baktığımızda sistematik bir düşüşleri var. Siyasette geçmiş yıllara da baktığımız zaman şunu görebiliriz: İvme kazanıp hızla yükselmeye başlayan siyasetçinin, partinin, o ivmesi devam ediyor. Bir kez düşüşe geçtiği zaman da düşüşü durdurmak kolay olmuyor. Adalet Kalkınma Partisi de Sayın Cumhurbaşkanı da bir zamandır o düşüşe geçti. Kurumsal ve sistematik bir düşüş gözlemliyoruz. Dolayısıyla, böyle bir düşüş varken, seçim kazanmaları zor durumdayken seçime girmek isterler mi? Bu noktada da önümüzdeki yıl, ekonomik krizin derinleşmesi tartışmaları geliyor. Mesela, bu ekonomik kriz daha da kötüleşirse ne hale gelir? Bana göre Ak Partililer, sürekli ellerinde kalem kağıt, hangi ittifaklarla, ne şekillerde, hangi seçim kanunlarını ne şekilde değiştirirlerse kendilerine en yararlı olabilirin hesapları yapıyorlar. Ama şunu da unutmamak lazım. Evet kağıt üzerinde yapılan bu matematiksel ve mühendislik hesaplarının çok önemi vardır. Fakat, tek başınıza kâğıtta yaptığınız hesap gerçeklerle uyuşmayabiliyor. Yani toplum laboratuvar ortamında yaşamıyor. Böyle istediğiniz gibi ısıtıp istediğiniz gibi soğutamıyorsunuz. Dolayısıyla her zaman hesap kitap tutmayabiliyor. Bu noktada dönemin ruhu daha belirleyici olabiliyor.

Muhalefetin Cumhurbaşkanı veya Başbakan adayını, seçime kısa bir süre kala mı açıklamalı yoksa çok daha önceden mi duyurulmalı?

Önceden açıklanırsa aday yıpranır gibi genel bir anlayış var. Fakat, Amerika Birleşik Devletleri’ne bakıyorsunuz, seçim kampanyaları 2 yıl sürüyor. Bana göre, adayın açıklanmasından önce ittifak partilerinin seçmene net bir beraber duruş göstermeleri gerekiyor… Yani hangi prensipler ve ilkeler üzerinde anlaştıklarını, neyi nasıl çözeceklerini önce net bir şekilde göstermeleri gerekiyor. Sonrasında da bu birlikteliğin öncü lideri de “budur” diye ortaya çıkarmaları gerekiyor.

Bahsettiğiniz birleşmenin başarılabilmesi adına Millet İttifakı partileri arasında yeteri kadar sağlıklı ve istikrarlı bir iletişimi olduğunu düşünüyor musunuz?

Evet zaman zaman gözlemliyorum. Örneğin ekonomi gibi belli konularda ortak çalışma dinamiklerine de girdiklerini görüyorum. Söylemsel düzeyde partilerin ortaklaşa organize ettiği “128 milyar nerede?” kampanyası çok ses getirdi örneğin.  Dolayısıyla, önümüzdeki süreçte ekonomi, sistem değişikliği ve Anayasa’da yapılacak değişiklikler, sosyal haklar vs. gibi konularda belli programları ortak açıklamaları gerekiyor. Ortak adayda birleştiklerinde, seçmenin zihninde ortak liderin arkasında birçok partinin olduğunu hissetmesi lazım. Çünkü muhalefet ne diyor “tek adam yönetimine karşıyız”, “tek adamla olmuyor”. O zaman seçmene, kurulan güç birliğinin anlatılması gerekiyor. Yönetimde ortak akıl nasıl kurulabilir anlatması gerekiyor. Muhalefet iktidarın karşısına bir isim çıkarmaktansa, ortak aklın temsilcisi olarak bir kişi sunması gerekiyor.