Pek çok kültürde adettir, çocuklar okula yolcu edilirken “zihin açıklığı” dilenir. Uzunca bir bekleyişten sonra okullar açılırken biz de öyle yapıp, zihin açıklığı dileyelim. Fakat bu kez çocuklara veya gençlerimize değil, büyüklerimize!

Pandeminin tüm dünyayı karşı karşıya bıraktığı en büyük paradokslardan biri de elbette eğitim alanında oldu. Türkiye ise bir buçuk yılda bazı temel problemlerin üstesinden gelemedi. Dolayısıyla, bu aradan sonra okula ve yüz yüze eğitime dönüş, tüm paydaşlarda her zamankinin tersine ve her paradoks gibi heyecan duygusunun her iki zıt durumunu da birlikte barındırıyor: sevinç ve endişe.

Ya eğitim ya sağlık

Elbette pandemi, tüm dünya toplumlarını bazı temel sorunlarda test eder ve yüzleştirirken Türkiye de bunlardan muaf değil, olamaz. Doğrudan eğitime bakmadan önce en az iki küresel gerçeği de akılda tutmak gerek:

(1) Hiçbir “kriz” tablosu, daha önce hazırlayıcı sebepleri ve de “geliyorum” sinyalleri olmadan çıkmaz. Yani zaten mevcut olanı çok daha belirgin biçimde ortaya çıkarır. Nitekim esas sınanan da dayanıklılık ve görünürde yeni veya çoğalmış olan problemlerle başa çıkma becerisi ve yetkinliğidir.

(2) Hiçbir “paradoks” durumundan da “ne şiş yansın ne kebap” anlayışı ile çıkılamaz. Zaten, yöneten öznenin dayanıklılığı, yetkinlik becerisi veya ön hazırlığı da “ya/ya da” seçeneklerinin, daha büyük tabloya katkı ve diğerleriyle etkileşimsel değerlerinin farkındalığı demektir.

Fakat, Türkiye’ye özgü iki yerel “en yeni” (çünkü “en kötü” seviyeyi bulmuş olan) iki gerçeği de vurgulamak gerek:

(1) Toplumda durmuş oturmuş, üzerinde tüm yurttaşlarca açık veya örtük uzlaşma ve normatif biçimde içselleştirilmiş ve adanmış bir toplumsal oydaşma yok. Yenilenen anayasalarla küyerel (glocal) değişimlere daha demokratik biçimde uyum sağlamak ve oydaşmayı tazelemek yerine, siyasi oynaşmalar ile cepten harcana harcana, olan ortaklık duygusundan da giderek uzaklaşılmış durumda. Her iktidarla araçsallaştırılan halkı ve en başta da entelektüel sermayeyi despotik denetleme politikaları sayesinde böylesine kapsamlı ve gelişmiş bir kavramsal çerçeve veya istikrarlı, içeriye/dışarıya güven telkin eden bir siyasi bir vizyon da yok.

(2) Cepten harcanarak tükenen, zaten toplumun hiç ir zaman önemsemediği ve öncelemediği, entelektüel sermayesi değil. Akan üretim ve milli gelir muslukları ve onlardan daha çok ve hızla boşaltan, çarçur ve israf eden, ceptekini tüketen, soyup soğana çeviren kevgire dönmüş delikleri ile milli iktisadi havuzu. Yani en çok önemsediği alanda, parasal sermayesi.  

Eski ve yeni “normal”

Daha da açıkçası, Türkiye’nin bugün okulların yüz yüze eğitimle açılması ile tartışılanlar da elbette ne salt eğitim ve sağlık alanı ile sınırlı, ne bu iki bakanlığın eşgüdümsüzlüğü ile ilgili ve ne de bugüne özgü çözümsüzlük ve tıkanıklık meseleleri.

Soruna da çözüme de çok boyutlu ve düzeyli yaklaşmak şart. Tabii bu aynı zamanda da ikicil meselelerin teker teker ele alınmaması demektir. Nitekim aynı çözümsüzlük ve yetersizlik başka durumlar, örneğin ya özgürlük ya güvenlik paradoksu için de geçerli.

Dolayısıyla, toplumun nitelikli eğitim ve düşünsel seviyesini yükseltmeyi öncelemeden, kökten ve kalıcı sorun çözücü yaklaşmadan, güncel sorunlara palyatif çözümlerle dalmak oldukça anlamsız.

Yoksa kaç zamandır irili ufaklı pek çok konu gündemde. Bugünlerde yüksek eğitimi bile katmaksızın, “görünen köy kılavuz istemez” diye bazı sorumlu ve ilgililerin sıraladıkları ile “deneyelim de görelim” diyen başka bazı sorumlu ve ilgililerin listeleri uzadıkça uzayacak.

Bunlar yine sadece daha çok acıtacak çaresizliğe ve umutsuzluğa sevk edecek. Örneğin; eğitimde fırsat eşitsizliğinin çoğaldığı bölgeler; 18 milyon ve çoğu aşılanmamış öğrenci; öğrenci nüfusu için yetersiz sayıda ve dağılımda, beşte biri henüz aşılanamamış öğretmen; bir yanda seyreltildiği öğrenci kapasitesi yarıya indirdiği söylenen, diğer yanda kapasitesi iki katlanarak tıkıştırılmış sınıflar; toplu taşıma sorunları, emniyet kemeri zorunluğu kaldırılan ve hosteslerden ötürü fiyatları tavan yapmış okul servisleri; depreme dayanıklılık veya genel onarımı yapılmamış eski okul ve boş olup da kullanılmadığı söylenen binalar; okullara tahsis edilen pozitif vaka görüldüğünde öğretmen ve öğrencilere, temaslılara uygulanacak akla ziyan uygulama kararları; okullara tahsis edildiği duyurulan ve alenen yurttaşla dalga geçen ve okul yönetimlerini velilerin ceplerine, kitap-kırtasiye, kantin, servis, vb. diğer yan sektörlerden gizli ranta sevke eden, öğrenci başına 4-5 TL’lik kamusal eğitim bütçesi.

Özetle, Türkiye’nin “yeni normali”: Her alanda kayıt-dışılık; kayıtsız şartsız sahtekarlık; devlet yönetiminin çürümesi; mevcut düzenin çalışmadığının kendinden ol(may)an yurttaşa inatla dayatılması ve zorla yedirilmeye, ödettirilmeye çalışılması; doymak bilmeyen öç; kapanamayan kanata kanata kangren olmuş bir yara.

Paradokslar zinciri çözümsüz kalarak ve daha da katlanarak çoğalacak.

Önümüze bakalım

Bunları havanda su döver gibi ve temcit pilavı gibi nakaratlarla tartışmakla elimize ne ne geçecek? İktidar değişirse ne olacak? Değişmezse ne olacak? Toplumun tarihsel koşulları, nüfusun psikososyolojik dokusu ve köklü sorunların hiç biri birden değişmeyecek. Aynı alışkanlıklar sürdürülürse orta ve uzun vadede de.

Öyleyse biz gene de umutla önümüze bakalım tabii. Eğitimde küresel olarak da hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Teknolojik açıdan da yeni normal, “melez (hibrid) model” olacak.

Çünkü küreselleşme ile türleri çoğalan virüslerın kendi teknolojileri de bir üst modele geçiyor. Bunların başında da zaten SARS gelmekteydi, çeşitli mutasyon ve varyasyonları ile karşımıza çıkmayı sürdürecek. Keza dijitalizasyon virüsü de.

Diğerlerine hiç değinmeden eğitim meselemizde önümüze bakışı bu ikisi ile sınırlayalım. Ayrıntılara ve somut çözüm önerilerine de şimdilik hiç girmeyelim. Zira, bu toplumda en öncelikle kavranması ve kamunun ikna olması gereken bazı temel konular var.

Bunlardan bazıları az çok biliniyor, fakat hayata geçirilemiyor: Okul binadan ibaret değil; eğitim öğrenim veya öğretim değil; okul müfredatı hayattan kopuk, dogmatik ve endoktrinasyona dönük; eğitimcinin eğitimi şart; öğretmenlik mesleğinin prestij ve maddi koşullarını iyileştirmek şart; vb.

Kanımca eğitimle ilgili başka bazıları iyice anlaşılmadan; toplumsal inşa meselesi kökten ve şeffaf toplumsal müzakerelerle gözden geçirilip iyileştirilmeden, yukarıdakilerde herhangi bir “gelişme” kaydedilmesi olanaksız.

Okul, yaşı ne kadar erkene çekilirse çekilsin, salt ev ortamından toplumsal ortama değil, aynı zamanda da özel (mahrem) olandan genel (kamusal) olana da geçiş demektir. Bu da yurttaşların öznel psikolojik ve sosyolojik müzakere konularının, saygı duyularak ve özen gösterilerek ele alınmasını gerektirir.

Hangi toplumsal kesim veya iktidar/muhalefet, aile kurumuna, hangi ideolojik sebep veya rasyonel gerekçeler ile “devrimci karşı” veya “muhafazakâr yandaş” olursa olsun; insan yaşamında ilk, en kalıcı, dayanıklılık ve yetkinlik belirleyici, gerçek hayata yönlendirici vb. etkileşimler, kamusal okul alanına karışmadan çok daha önceki eğitimler sırasında olur.

O bakımdan da nitekim, “gelişmiş, az gelişmiş” tüm toplumlarda tüm alanlardaki “gelişmişlik” göstergelerinin başında ebeveynlerin eğitiminin “niteliği” gelir. Bu da ana akım sosyal bilim araştırmalarının başka bir değişken bakamadığı için sık başvurduğu diploma veya okula gidilen yılların sayısı ile ölçülemez, anlaşılamaz.

Annelerin ve kız çocuklarının eğitimi, bizimki gibi cinsiyetçi, eril egemen ve kapalı zihniyetli toplumlarda elbette son derece önemli ve değerlidir. Türkiye’de okuma yazma oranı bile Cumhuriyet’in ilk yıllarına göre oransal olarak ve dünya ülkelerine göre alt seviyelere düşmüştür. Özellikle bizim mevcut (tarihsel, pandemi ve çok boyutlu alt yapısal olanaklar, vs.) koşullarımızda, okul çağı veya “örgün eğitimin” her iki ucundaki kesimlere, okul-öncesi döneme ve yetişkin eğitimine ağırlık verilmesi elzem ve önceliklidir.

Dijital eğitim teknolojilerine -ki bu salt kişisel tablet, telefon, internet hızı, vs. demek veya buna indirgenebilecek bir konu değildir– erişime eşitsiz dağılım mutlaka göz önünde bulundurularak, ülkenin her yönünde erişimi ücretsiz olarak TV ve sosyal medya kanalları ile “yaygın eğitim” güçlendirilmeli. Bu programlarda nitelikli eğitilmiş eğitimcilerce bilgi aktarımı meselelerine ağırlık verilmeli.  Pandemik maske-mesafe-evde izolasyon durumları vs. göz önünde bulundurularak; mutlaka zaman-mekân düzenlemeleri ile seyreltmeye ve dengeli dağılımlara gidilmeli. Öğrenci ve öğretmenlerin mevcut okul ortamlarını dönüşümlü kullanmaları sağlanmalı.

Okul buluşmaları;  evde yaygın eğitimle öğrenilen ve  öğretmenlerin özel ödevleri ile yapılanların, kendi öğretmenleri ile tartışılmasına;  güncel,  yerel ve öğrencilerin kendi ilgisini çekecek  örneklerle yaşama tercüme edilmesine; arkadaşlarla ve öğretmenlerle sosyalleşmeye; özetle, çocukların evlerinde maskesiz dolaşan çocuk ve gençlerin, okullarda maske altında  fakat evden uzak kamusal alanda bireyleşmek ve özgürleşmek yolunda kendi insani becerilerini diğer gerçek kişilerle müzakere etmelerine olanak sağlamaya ayrılmalı.

Bu yazıyı şimdilik bu temel noktalara değinmiş olarak burada noktalayalım.