Erken baskın seçim söylentilerinin artması ile birlikte bugünlerde çok sık konuşulmaya başlanan konulardan biri de muhalefetin Erdoğan karşısına hangi cumhurbaşkanı adayı ile çıkacağı konusu. Geçenlerde Muharrem İnce adaylık isteğini tekrarladı. Diğer taraftan anketler Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş isimlerini önde gösteriyor. Ayrıca, DEVA Partisi’nin kuruluşu ile birlikte Abdullah Gül muhalefetin ortak adayı olarak zikredilmeyi bir kez daha bekliyor olabilir. Önümüzdeki aylarda bu konu daha da sıklıkla tartışılacak ve belki de yepyeni isimleri konuşuyor olacağız.

Fakat “muhalefetin cumhurbaşkanı adayı kim olmalı?” sorusu yerine cumhurbaşkanı adayı etrafında oluşturulmuş farklı muhalif ideolojileri yansıtabilecek başkan yardımcısı ve önemli bakanlıkları içeren bir “aday kabine” seçenekleri tartışılmalı. 

Niçin?

Bu iddiamın sebebi muhalefetin ideolojik olarak çok parçalı bir yapıya sahip olması: AK Parti’ye hiç oy vermemiş seküler CHP seçmeninden bir kaç yıl önceye kadar AK Parti’yi destekleyen dindar Gelecek Partisi seçmenine, sosyalist HDP seçmeninden milliyetçi İyi Parti seçmenine kadar Erdoğan karşısında bir seçeneğe oy vermeye ikna edilmesi gereken çok geniş bir muhalif seçmen kitlesi var. Tabii bunların dışında, herhangi bir partiye ideolojik bağı olmayan, oy vermek için sandığa gidip gitmeme kararını bile son hafta karar veren seçmenler de söz konusu.

Böyle geniş ve çok parçalı bir kitleyi Erdoğan gibi popüler ve pragmatist bir aday karşısında benzer oy davranışı sergilemeye ikna etmek hiç de kolay değil. En nihayetinde her ideolojik grup kendi fikirlerinin en azından bir miktar iktidara yansıtılıp yansıtılmayacağını sorgulayacaktır. Bir aidiyet hissi kurmak isteyecektir oy vermeye karar vermeden önce.

Günümüz Türkiye’sinde bu aidiyet hissini muhalif seçmen gruplarının tamamına verebilecek bir cumhurbaşkanı adayı ismi bulmak mümkün değil. Fakat, bu amaca matuf önemli bir araç, kendi ideolojisini temsil edebilecek birilerinin kabinede yer alacağını seçmene vaat etmek olacaktır. 

İsim seçeneklerini bir tarafa bırakacak olursak, böyle bir kabine ekibinde yer alacak isimler farklı ideolojileri yansıtan fakat, o ideolojilerin merkeze yakın noktalarını temsil eden, uzlaşıcı, halk tarafından tanınan ve bilhassa alanının uzmanı kişilerden oluşmalı. Elbette, bu şekilde bir ekip ana muhalefet partisi seçmenini mobilize edebilecek fakat, diğer muhalefet partilerinin de onaylayabileceği bir başkan adayı etrafında oluşturulmalı. Başkan yardımcısı ve önemli bakanlıklar için düşünülecek isimler de farklı siyasi geleneklerden gelen ama seçimi kazanırlarsa başkan ile anlaşarak görev yapabilecek kişilerden oluşmalı. Seçim kampanyası baştan sona bu şekilde oluşturulmuş dört-beş kişiden oluşan bir kadro üzerine bina edilmeli.  

Peki bu şekilde bir stratejinin dünyada örnekleri var mı? 

Elbette hem de çok. 

Nihayetinde Türkiye daha bir kaç yıl önce başkanlık sistemine geçiş yaptı. Bu süre zarfında Türkiye’de bu şekilde bir seçim stratejisi henüz görmedik ama bilhassa Arjantin ve Brezilya gibi Latin Amerika ülkelerinde başkan adaylarının farklı partilerden başkan yardımcısı (ve hatta bakan) adayları ile kampanya yürüttükleri sıklıkla görülmektedir. Örneğin, şu an Brezilya’da başkan, başkan yardımcısı, tarım bakanı, ve turizm bakanı farklı partilerden. 

Bu konuda daha detaylı bilgi için 2017’de British Journal of Political Science’da yayınlanan bu makaleye bakılabilir. Bu çalışma Latin Amerika’da seçim kazanmış başkan adaylarının yüzde 46’sının seçimlerin ilk turuna bile bir koalisyonu temsilen girdiklerini belirtiyor ve bu tür destek bir çok zaman kabinede görev vaadi ile mümkün oluyor. 

Keza iki partili Amerika Birleşik Devletleri sisteminde de her başkanlık seçimi öncesi en hayati anlardan biri adayların başkan yardımcısı tercihlerini açıkladıkları an. Başkan adayları bir çok sefer farklı seçmen gruplarına ulaşabilmek için stratejik olarak başkan adaylarını seçerler. Örneğin, 2016’da Donald Trump başkan yardımcısı olarak Mike Pence’i geniş bir seçmen kitlesi olan evanjelistlerin oyunu garantilemek için seçmişti. Ayrıca, bugünlerde Demokratların adayı olan Joe Biden’ın başkan yardımcısı olarak Afrika veya Latin Amerika kökenli bir kadın siyasetçiyi seçmesi bekleniyor.   

Böyle bir stratejinin getireceği önemli faydalardan biri kampanya sürecinde vakti iyi kullanabilmek. 2018’den hatırlanacağı üzere Erdoğan bir kaç haftalık kampanya sürecinde medya hâkimiyeti ve devlet kaynaklarına erişim gücüyle çok hızlı bir şekilde kendini tanıtma fırsatı bulurken muhalif cumhurbaşkanı adayları bir çok ili ziyaret etme fırsatı bile bulamamıştı. Görev paylaşımı ve iyi bir koordinasyon ile tüm illere bir çok kez miting organize etme fırsatı yakalanabilir. Tabii, eğer seçim kampanyası bir kişi üzerine değil de bir kadro üzerine bina edilirse.     

Bu stratejinin bir diğer faydası da kutuplaştırmayı düşürerek AK Parti’nin son yıllardaki en önemli kozunu elinden almak olacaktır. Seçmene de muhalefetin çözüm odaklı bir siyaset güttüğü mesajını verecektir. 

Bilhassa ülkenin son yıllardaki en önemli sorunlarını göz önüne alarak sağlık, adalet, ve ekonomi gibi alanlarda işinin gerçekten ehli ama farklı siyasi geleneklerden gelen insanları bir araya getirmek muhalefet adayına ciddi bir avantaj sağlayacaktır. 

Ama Anketler Erdoğan’ın Zaten Kaybedeceğini Gösteriyor

Muhalefet son bir kaç seçimdir hep bu ümit ile heyecanını korudu. Güzel bir motivasyon kaynağı ama rehavete de düşürebiliyor. Temkinli yaklaşmalı. Ayrıca, anketlerin ne kadar güvenilir olup olmadığı konusunu bir tarafa bıraksak bile, Erdoğan’ın en azından seçimin zamanlamasına karar verecek kadar siyasi gücü olduğu gerçeği unutulmamalı. Kendisi için en uygun zamanı bekleyip ona göre seçim kararı verecektir. 

Dahası bilhassa Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde HDP seçim görevlileri, asker, polis, ve savcı yoluyla yine sandıklardan uzaklaştırılırsa ve bu bölgelerdeki köylüler oy vermek için yine ilçe ve şehir merkezlerine ulaşmak zorunda bırakılırlarsa muhalefetin anket sonuçlarının üzerinde bir performans sergilemesi gerekebilir, seçimi kazanmayı garantilemek istiyorsa. Tüm bunlara ilaveten anketlere yansıtılmayan yurt dışı seçmen meselesi var. 2018’de Erdoğan 1,5 milyon yurtdışı seçmeninin yüzde 60’ının oyunu almıştı.  

Sonuç

AK Parti, son yıllarda bilhassa muhalefetin çok parçalı hali üzerine siyasetini bina etti. Hâlihazırdaki çok parçalı muhalefeti bir şekilde bir araya getirebilecek bir formül bulunmadığı sürece, AK Parti kuvvetle muhtemel iktidarına devam edecek. 

AK Parti’nin ortaya çıkışı ve iktidara gelişi de 28 Şubat sonrası var olan düzenden rahatsız bir çok farklı muhalif siyasetçinin bir şekilde bir araya getirilmesi ile olmuştu. Kim bilir? Belki de AK Parti’nin seçim kaybetmesine sebep olacak formül onun iktidara gelirken kullandığı formüldür!

Fotoğraf: Element5 Digital