Demokrasi söylemleriyle başlayan halk hareketleri, tarih boyunca bazen hazin sonuçlar üretmiştir. Demokrasi aşıklarını yazar tarih kitapları, hak ve özgürlükler için mücadeleler verenleri… Ancak, bu hareketlerin iyi örnekleri olsa da genelde otoriter rejimlere evirilmesi, “tek adamın” dudaklarının arasındaki “göklerden gelen kararın” halk iradesi sanılması hiç de az değildir.

Fakat, bazı dönüm noktaları vardır ki, tarihten ve bilimden sebeplerini buluruz. Bir karakter ya da bir kanat çırpışın etkisi bize bazı şeyler anlatır.

Marie Antoinette Sendromu

Krallara, sultanlara karşı ayaklananların temel mottosu, ekmek bulunamamasıdır ve Marie Antoinette örneğinde olduğu gibi dünyanın çehresini değiştirecek bir harekete de sebep olmuştur. Peki ya demokrasi, ulus-devlet, özgürlük gibi “modern” kavramların ortaya çıktığı Fransız İhtilali’nin sonucu nedir? Kısa süre sonra tekrar “tek adam…”

“Ekmek yoksa pasta yesinler” sözünün sonucunu görenler, elbette ki aynı hatayı tekrarlama gafletine düşmeyecekler. Erdoğan’ın Malatya’da bir vatandaş ile konuşması tüm Türkiye’nin, sadece muhaliflerin değil, tüm Türkiye’nin dikkatini çekti. Servisçi esnafı/servisçiler odası başkanı/bir vatandaş; “Pandemiden dolayı Sayın Cumhurbaşkanım büyük bir mağduriyetimiz var. Servisçi esnafımız Malatya’da sizden müjdeler bekliyor” dedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ise, “Ne müjdesi? Ben müjdeyi verdim zaten” diye karşılık verdi. Esnaf, “İşsiziz. Evimize ekmek götüremiyoruz” deyince; Erdoğan, “Bu biraz bana abartılı geldi. Çok abartılı geldi bana” dedi. Derdini anlatmaya devam eden Esnaf, “Sayın Cumhurbaşkanımız bütün ödemelerimiz devam ediyor, işlerimiz düştü” dedi ve Erdoğan, “Çok abartı…Düştü ifadene tamam, eyvallah. Ama eve ekmek götüremiyoruz dediğin zaman…” diyerek konuşmasını noktaladı. Ardından da “Keyif çayı bu. Bu çayı iç” diyerek çay dağıttı. Diğer bir ifadeyle, “Keyif çayı bu. Bu çayı iç” diyerek Marie Antoinette sendromu ile karşı karşıya kaldı.

Trumpizm Out – Bidenizm In

Ronald Reagan ve Margaret Thatcher aynı dönemde ABD ve İngiltere’de iktidara geldiler. İkisi için de Soğuk Savaş sonrası dünyanın gitmesi gerektiği yön, olması gerektiği eksen belliydi. Kamunun ekonomideki varlığı minimize edilmeli, ekonomik kalkınma için piyasaya yönelik tüm kısıtlamalar kaldırılmalıydı.

ABD ve İngiltere’de olan bir paradigma değişimi dünyayı er ya da geç etkiler. Ya uyarsınız ya da en azından etkilenirsiniz. ABD’de nasıl Reagan varsa, İngiltere’de de Thatcher varsa, Türkiye’de de 24 Ocak kararlarının mimarı Turgut Özal vardı. Aynı dönemlerde iktidara geldiler. ABD’de kanadını çırpan “kelebek” İngiltere’de “Demir Lady” olarak fırtınaya döndü ve Türkiye de Tonton Başbakanı ile liberal ekonomiyle, kısıtlamaların kaldırılmasıyla, özelleştirmelerle, özgürlük, katılımcı demokrasi ve bireyin değeri ile tanıştı. Yabancı arabalara, dövize, Marlboro’ya “kaçak olmadan” merhaba dedi.

ABD’deki kelebeğin kanat çırpması Türkiye’de demokrasi rüzgarları estirebilir. Son 4 yıldır dünyayı saran öngörülmezlik, keyfilik, popülizm, din satma, milliyet satma, oportünist kalabalıklar, troller de ABD’de çırpılan kanat, Donald Trump’ın tezahürüydü. Trumpizm dediğimiz bu gerçek, Türkiye’de de karşılığını buldu. 15 Temmuz sonrası giderek artan güvenlikçi politikalar ve korku ikliminin meşrulaştırdığı; Batı’ya bağırarak hamaset, rakibi terörize ederek konsolidasyon, din ve milliyetçilik pompalayarak motivasyon sağlama yöntemleriyle kitleler kontrol edildi. Doğal olarak bu paradigma değişimi ile karşımıza, ekonomik ve siyasi kısıtlamalar yeni projeleri “iktidar yandaşı iş adamlarına” ihale etmek, kayyımlar gibi anti-demokratik uygulamalar, yani “şahsım siyaseti” çıktı.

Sonuç mu? Ekonomide, yargıda, kurumlarda, kurallarda, zihinlerde koca bir enkaz.

Antoinette ve Trump’ın Bu Ülkeye İyiliği Dokunacak mı?

Erdoğan, kelebeğin dalga dalga gelecek etkisini, “yaparsam ben yaparım” diyerek; “reform” adı altında Türkiye’ye getirmek istedi.

Cumhurbaşkanı, İletişim Başkanlığı, Adalet Bakanı, Milli Savunma Bakanı, SETA’nın medyadaki köşe yazarları, “yargıda, ekonomide, özgürlüklerde reform” demeye başladılar.

Şahsım siyasetinin, akrabalık bağlarının, bir şahsın faydasını gözeten pragmatist dış politika anlayışının ekonomiyi getirdiği sonuç başka bir çözüm yolu bırakıyor muydu? Merkez Bankası’nın net döviz rezervi eksideyken, yedek akçe dahi yokken, pandemi şartları ağırlaşmışken başka bir çıkış yolu olabilir miydi?

Ayrıca bütün dünyada otoriter yapıların pandemiyle güç kazanacağı düşüncesi, Trump’ın hezimeti ve diğer popülist, otoriter lidere sahip ülkelerin pandemide başarısız olması ile birlikte doğru olmadığı görüldü ve “sorumlu demokrasi” “sosyal devlet” gibi kavramların öne çıkmasına sebep oldu. Rasyonel politikaları, rasyonel düşünebilen politikacıların uygulayacağı gerçeğiyle de dünya yeniden tanışmış oldu.

İşte Türkiye’de iktidar partisi, sendromun (Antoinette) dakelebeğin (Trumpizmin çöküşü) de farkına vardı.

Türkiye; Bush ABD’si ile, AB müzakereleri ile, Obama ABD’si ve Arap Baharı ile, Trumpizm ile yaptığı manevralara şimdi de “U dönüşü” eklemeye niyetlendi ve şu sözü söyledi; “yaparsa Erdoğan yapar.”

Akıldaki sorular; MHP ne der, halk inanır mı, Erdoğan samimi mi, bürokrasi kadroları nasıl etkilenir?

Antoinette ve Trump’ın Bu Ülkeye İyiliğinin Dokunmasını Bekliyor muyduk?

Halkın inanmaması ihtimaline karşı eskiden beri Trumpizm karşıtı görüşleri ile bilinen ve sosyal medya hesabı üzerinden Biden taraftarı tweetler de atmış olan Bülent Arınç televizyona çıktı ve Türkiye’de Trumpizmin bitişini sembolize edecek ve samimiyet sorununu ortadan kaldıracağını düşündüğü Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş’ın serbest kalması yönünde açıklamalar yaptı.

İktidarın yüzde 10 oy alan ortağı MHP, Bülent Arınç’ı da Arınç gibi düşünenleri de hain ilan etti. Ayrıca AK Parti tabanının MHPlileştiği gerçeği karşımıza çıktı ve bu çıkışlar destek buldu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “AB tek yoldur, reform şarttır, MB bağımsızdır” dedikten günler sonra; Bülent Arınç’a cevap verdi ve Demirtaş ile Kavala’ya Trumpizm döneminden sözlerini sarf etti.

Bürokrasi kadrolarının nasıl etkileneceği sorusu günceme gelmeden ilk maddelerde Trumpizmden kopuş için şartların oluşmadığı görüldü. “Yaparsa, Erdoğan yapar” anlayışının da tam olarak doğru olmadığı da görüldü.

Ez cümle…

Marie Antoinette, insanları anlayamayan, gözünü lüks, zenginlik, şatafatın kör ettiği, halk ile bağı kopmuş bir iktidarın 18. Yüzyılda vücut bulmuş halidir. Bu hâl, günümüz dünyası için de geçerli, iktidarların kapıldığı ve günden güne kendini eritmesine sebep olan bir davranıştır. Demokrasilerde bu hastalığa kapılmak çok arızalıdır. Koptuğun halktan oy isterken, onların sorunlarını bilmen gerekir. Ekmek isteyince onlara pasta verirsen iktidarda duramazsın ama ekmek isteyince onlara; din, milliyetçilik, bekâ, yüksek ses ve düşmana karşı mücadele verirsen gözleri bir süre boyayıp iktidarda kalabilirsin. İşte burada karşımıza Trumpizm çıkıyor. Trumpizmin ömrü her toplumda farklılık gösterse de çok uzun olmadığı kesindir. ABD, pandemi ile beraber Trumpizm sendromundan çabuk uyandı ve rasyonalizme tekrar dönüş yaptı. Çünkü orada henüz tam anlamıyla tahrip edilmemiş kurallar ve kurumlar var. Sistem hâlâ rasyonel dönemden kalma ve hafıza çok taze.

Türkiye’de ise; Trumpizm etkisini kaybetmeye yüz tutsa da iktidarın kapıldığı bu sendrom; kuralların şahsi ve keyfi hâle gelmesine, kurumların sistem eliyle “tek bir adama” bağlanmasına sebep olmuş, iktidarın ve ortağının tahrip olan kural ve kurumlar yerine getirdiği yeni yapılar ise; bizzat iktidarın “değişim, reform” hevesine bir tehdit haline gelmiştir.

Marie Antoinette hiçbir zaman unutulmayacak bir figürdür ve Trump da unutulmayanların arasında yerini alıyor. Türkiye’nin de unutmayacağımız figürleri var ve sanırım yenileri de ekleniyor…

Fotoğraf: Jude Infantini