Üzerinden yıllar geçse de nefesinizi kesen unutamadığınız anlar vardır. Şimdi sizlerle paylaşacağım yaklaşık 20 yıllık bir öykü. Los Angeles’da eski çete üyelerinin çalıştığı bir kafede (bir papaz tarafından kurulan işletmede sadece eski gang/çete üyeleri çalışabiliyor ve bu fırının ürünleri hem güzel hem de oldukça meşhurdur – Homeboy/homegirl café) tanıdığım orta yaşlı bir adamın sözleri hiç aklımdan çıkmadı: “Okulun salaklar için olduğunu düşündüm ve çeteye katıldım. Şimdi ise hayatımdaki en kıymetli anların eğitime harcadığım anlar olduğunu biliyorum. Öğrenmeden yaşamak aldığımız nefese ihanet”. Yarı İspanyolca yarı İngilizce bu cümleleri söyleyen kişi iyi bir fırıncı oldu şimdi, benim de en sevdiklerim arasında. Trump “az eğitimlileri seviyorum” dediğinde beni arayıp “bu cümle insanları sömürmeyi seviyorum demek” demişti nefes nefese.

Popülizm neden, nasıl arttı sorusunun cevabı sanırım eğitimin küçümsenmesi ile alakalı. Eğitimli, bilgili kişileri toplumda “rahat para kazanan” ama bir şey bilmeyen, bir yaraya merhem olmayan, topluma tepeden bakan, fakiri aşağılayan kişiler olarak gören nüfusun hızla artması sadece basit bir korelasyon mıdır? Anti-intellectualism bir gerçek ve aslında halka çok zararlı. Sosyal bilim bu felaketten ilk nasibini alanlardan. Hamaset yaparak ve siyasi dengeleri incitmeden yorum yapan sözüm ona akademisyenler; dış politikadan başkanlık sistemine, kadınların maruz kaldıkları şiddetten muhafazakarlar ile sekülerler arasındaki gerilime kadar birçok konuda yorum yapıyorlar. Ne bir rasyonalite sunabiliyor, ne bir kavramsal tutarlılık derdindeler ne de analizlerini bir veriye dayandırıyorlar. Görevleri hakikati keşfetmek değil halkın siyasetçiler tarafından kabartılmış hislerini rahatsız etmeden bir şeyler söylemek ve hakim paradigmayı pekiştirmek. Hayatımızda akademik ve entelektüel merkez yok oldu. Uzmanlığa saygı duymama kültürü, uzmanların olmadığı bir tartışma ortamı yarattı. Peki, sosyal bilimlerin hali böyleyken doğa bilimlerinde durum farklı mı?

Hayır tam tersine. Mimarlar ve Mühendisler Odası’nın onlarca defa hayır dediği projeler oldu, hatta onlarca yüzlerce cana mal olarak olduruldu. Doktorların, eczacıların feryatları “onlar da ne bilecek” diye örtbas edildi. Hangi uçağın uçabileceğini bile uzmanından değil bakandan duyuyoruz, neden? Peki bütün bu eğitim nefretinin bize bedeli ne? Karadeniz’de HESler, çirkin TOKİ mimarisi, onlarca hesabı verilemeyen can kaybı, Çorlu’da hızlı trende, Soma’da Ermenek’te madende “kader, kısmet, fıtrat” diyerek ölümleri normalleştirilen insanlar ve 17-18. yüzyılda Avrupa’da yaşanan kaza benzerleriyle mukayese ederek huzur bulmamızı isteyen yöneticiler. Artık hangimiz şaşırıyoruz TÜBİTAK’ın başına getirilen kişinin eğitimine birikimine? Altında gerekli imza olduktan sonra diplomanın önemi var mı? Elbette yok yeter ki seçimde en çok oyu alan kişinin onayını almış biat etmiş olsun… Ötesi teferruat…

Uzmanlığa olan bu düşmanlık ve bütün meseleleri söylevlerle, belagatla hatta iman gücüyle çözme merakı haliyle eğitim sistemimize de yansıyor. Kamunun sağladığı eğitimin kalitesi gitgide azalıyor. Sadece son dört yılda, özel okulların sayısı 74% artmış. Bir dönem özel okullar, “beyaz Türkler” ve sekülerlik ile birlikte anılan bir kavramdı. Artık AKP çocuklarının çoğu da bu özel okullara girmek için savaşıyor. Ardından da yurt dışına gitme yarışı başlıyor. Tek hedef çocuklarının “Türkiye’den kurtulması”. Birçoğunun anne-babası “tabii sonra Türkiye’ye dönecekler” diyor ama o sözde çok nefret ettikleri, her fırsatta yerden yere vurdukları Batı’da çalışma, yaşama hakkı almaları için ellerinden gelen her kapıyı zorlamayı da ihmal etmiyorlar. ABD’de çocuk doğurmak için attıkları taklaları, o çocukların ABD’de vatandaşlık alması için imkanlarını seferber ettiklerini yazmıyorum bile.

Burada da tuhaf ve yanlış olan bir şey var, o da her anne baba gibi çocukları için her şeyin en iyisini istemeleri değil. Bir yandan Türkiye’de eğitim kalitesinin düşmesine kayıtsız kalırken kendi çocuklarının hayatlarını kurtarma çabaları… Ya diğer çocuklar? Diğer çocuklar Türkiye’de kaldılar. Anne-babalarının yemeyip yedirdiği, nefes almadan çalışıp okuttuğu o çocuklar okulları bitirdiklerinde ne oldu? Hangi işlere hangi maaşlarla girdiler? Bu yazıyı buraya kadar okuyabilecek cesareti olanların çoğu biliyor ki biat etmeyenlere en iyi eğitime, en iyi derecelere sahip olsalar da ekmek yok… İlginç bir şekilde, memleketin uzmana, iyi yetişmiş, eğitimli kimselere de ihtiyacı yok. Bütün meselelerini milletin imanıyla ve ferasetiyle çözebileceğini düşünenler için bu durum oldukça normal.

Ülkemizde doktorlar, avukatlar, eczacılar, öğretmenler, akademisyenler öldürülüyorlar… Ölmezlerse de şiddete (fiziksel, cinsel ve psikolojik) maruz kalıyorlar. Bu şiddetin kaynağı en tepeden, entelektüelleri, konunun uzmanlarını aşağılayanlardan geliyor. Topyekûn bir çürümüşlüğe sürüklüyor bu durum bizi. Bilgi küçümseniyor, halka kalbindeki sesi dinlemesi ve onun tüm güçlükleri yeneceği öğütleniyor. Halkın kalbindeki ses duyulsun diye eğitim sistemi mahvediliyor. Ve günün sonunda, bu tablonun müsebbiplerinin çocukları bir şekilde yurt dışında eğitim görüyor. Olan, kalbi iman dolu olmayan ve aklı, emeği, becerileri sayesinde hayatta kalmaya çalışanlara oluyor.

Sonuç olarak iyi eğitim zamanın ihtiyaçlarına uygun bir şekilde, insanlara genel değerleri ve özel becerileri öğretebilmektir. Kalfalık-ustalıktır iyi eğitim. Musluk tamirinden, kablo döşemeye, hamur açmaktan, kumaş kesmeye, taş döşemeye, uçaklar arası haberleşmeyi sağlamaya kadar özelleşebilir. Hasta olduğumuzda bize verilen ilaç da eğitim, o tadında kaybolduğunuz kebap da. Ayağı yaralı kediye huzur vermek de eğitim, bir insanı canına kıymaktan son anda vazgeçirebilmek de… Eğitim her şeyden önce fikir, emek, cesaret, yaşam, direniş, domates, süt, pastırma üretebilmektir…. Aklınıza ne gelirse üretebilmek…

Biz artık inşattan başka bir şey üretmiyoruz. Doğru, biz inşaatı çok seviyoruz ama inşaat mühendislerini sevmiyoruz. Siz bize müteahhit verin lütfen. Göğsü iman dolu olsun, bize yeter.

Fotoğraf: Jonas Jacobsson