Vizesiz ve sorunsuz geldiğimiz Bangkok seyahatinin ilk kısmı sona erdi. Şimdi geldik zurnanın zırt dediği yere, Kamboçya!

Yargı ve endişe dolu yolculuğun ilk durağı otobüsle gittiğimiz Tayland’ın Chantaburi kenti. İnsan açıkçası bir irkiliyor, kafamda en ufak bir olumlu imaj yok: Kızıl Kimerler, ölüm tarlaları, halen süren krallık ve halkın yoksulluğu, yiyecek sıkıntısı. Tabii ki bunlar hep TV’de belgesellerden arta kalanlar. Bu arada yeri gelmişken, milyarlarca TC vatandaşı gibi ben de TV’den hazzetmem; hep belgesel seyrederim. (Yav he belgesel, yedik biz de.)

Chantaburi Tayland- Kamboçya sınırında. Otogardan sınıra gitmek için “tuktuk” denen arkası römorklu motosiklet taksiyi kullandık. Tuktuku 2 dolara kiraladık. Bu arada ayak üstü sohbet ederken tanıştığımız Belçikalı bir çifti de davet ettik araca. Yolda devam eden sohbette evden 2 yıl önce çıktıklarını ve 4 ay daha gezmeye devam edeceklerini söylediler (İki yıl mı Yuh, 2 ramazan 2 kurban tam 4 bayram eve uğramamış hayırsızın evlatları. Şimdi bunlar seferiyiz diye oruç da tutmamışlardır. Ooh, otuzardan altmış gün borç, yaz deftere). Ülkelerinde ne iş yaptıklarını da sordum, okuldan sonra 1 yıl çalışıp para biriktirdiklerini söylediler. Bu iki yıllık süre içinde önce Amerika kıtasını bitirmişler kuzeyden güneye. Arjantin’den Yeni Zelanda’ya geçmişler. Orda paraları bitince birlikte işe girip çalışmışlar 4ay kadar. Biriktirdikleri parayla da Asya’da gezmeye devam ediyorlar. Buradan, Yeni Zelanda’da vasıfsız kaçak işçi olarak 4 ayda biriktirilen paranın nelere yetebileceğini görmek mümkün.

Daha sınırdan geçerken bismillah, her yer dilenci. Maalesef kolu bacağı olmayan dilenciler. Mayın mağduru olsalar gerek. Sözleştiğimiz gibi Belçikalıları bekledik birlikte araç bulmak için, ancak bir türlü gelmediler. Polisin onlara izin vermediğini düşündük ve yolumuza baktık. Etrafta devlet namına işaret yok. Üniformalı biri var ama asker mi, polis mi, postacı mı, hiçbir şey anlaşılmıyor. Soru sorduğumuzda kesinlikle umursamıyor. (İyi olmuş sana, rahat mı battı da Bangkok’tan çıkıyosun? Böyle acıların çocuğu, yollarda çilekeş triplerine girersin işte.)

Hedefimiz Siem Reap. Taksiyle 3 saat sürüyor. Yollar çok tekin değil. Yolculuğun ortasında hava kararmış olacak. Bize zorla taksi pazarlamaya çalışan kişilerin hiç de güven vermeyen görüntüleri yüzünden içimizden bir ses “ keşke gelmeyeydik, kalaydık Bangkok’ta” diyor. “Kalabalık iyidir” diyerek, otobüs kullanmaya karar verdik. Otogara giden servis aracına bindik. 1970’lerden kalma küçük bir servis otobüsüydü, hemen ardımızdan az önce bize taksi pazarlamaya çalışan iri yarı, epeyce esmer, teleğzonda filimde görsen, “kesin suçlu aha bu adam” diyebileceğim tipteki o kişi de bindi. “Zaten otogarda Japon turist var, onunla gidersiniz” dedi. İçimize düşen kurt öyle böyle değil. Kardeşim, etrafta bir sürü insan var, otogarda bekleyen Japon’u nereden biliyorsun? Hadi Japon turist var diyelim, bizi mi bekliyor sabahtan beri? Otobüsüne binip gitmiştir. Hem aynı kente mi gidiyor bakalım?

Bu sahneyi hangi filmde gördümdü?

Otogara vardık, korkunç bir manzara. Herkes bize bakıyor. Ama bu bakışlar “yeni oltalıklar geldi” bakışı. Bu nasıl otogarsa, ortalıkta otobüs yok! Polis, asker ve hatta sivil memur yine hak getire, hiç kimse yok! Yıkık perişan duvarlar, toz bulutu ve kir. Kesinlikle bir şeyler ters gidiyor. Az ötede bir masada birkaç kişi yemek yiyor. Bizimle beraber otobüse binen (Halbuki asıl işi sınırda taksicilik olan ve “babasının hayrına” bize otogar servisinde eşlik eden) adam yanımıza geldi ve “işte Japon turist orda” dedi. Birincisi adamda Japon tipi yok, estauzübillah, sima ile alay olmaz, küfre girer ama bu başka bir şey! Hadi bu adam Japon, ne zaman geldi de diğer adamlarla kaynaştı ve yerel dilde konuşarak şakalaşıyor? Biz iki kişi olduğumuz halde tedirginken, neden tek başına bu kadar rahat? Hadi bunu da geçtik ve turist olduğuna inandık, neden bizi bekliyor ve önceki otobüslere binmedi? Hadi bizi bekledi diyelim, tek amacın hava kararmadan otele ulaşmak olduğu bir yerde, neden bizi görünce yanımıza gelip tanışmadı da, planı belliymişçesine “eroin kaçakçısı” tipli adamlarla eğlenmeye devam etti?

Kaçanın anası ağlamamış. Evet, biz de Türkiye’de bıraktığımız analar ağlamasın diye hızlıca bir kararla otobüsten vazgeçtik ve sınıra dönmeye karar verdik. Sınırda muhtemelen kumarhane olarak da iş gören lüks görünümlü bir otel vardı. Belki onlarla konuşup güvenilir bir taksi buluruz. Bulamazsak kaç para olursa olsun otelde kalırız, ertesi gün de geri döneriz

Tayland’a! Tüm bunlar kafamızda dolaşıp yol arkadaşım Gökhan’la aramızda birkaç saniyede planlandı. Fakat o da ne, sınırdan buraya otobüsle geldik ama geri dönüş servisi yok!

Sırtımızda onca yükle yürümeye başladık. Harabe otogarın bir kaçak taksicisi peşimizde yürüme hızında bizi takip ediyor.

–Gökhan bu niye geliyo abi sence?

–Bilmiyorum Sefo, yürü abi bakma!

İnna ateyna kel kevser!

Allahım, nolur hava kararmadan şu sınıra varalım diye dua ederek, etraftaki leş gibi toz, duman, 50 yıllık kamyonetlerin yanmış yağ kokuları ve egzost dumanları arasından, artık yokuş aşağı inen güneşe doğru yürüdük, yürüdük ve yürüdük. (Yokuş aşağı inen güneş derken, vakit ikindiden sonra diyor yani, teşbih var burda. Gerçi, mecaz-ı mürsel de olabilir, garantisi yok) Bu 5 dolara adam vurabilecek taksici 2-3 kez yolumuzu kesip arabaya davet etti ve 100 dolardan başlayıp her seferinde fiyat kırarak istediğimiz yere bizi götürebileceğini söyledi. Yani silah, insan ve madde kaçakçılığının bölgesel üssünde çok da cazip bir teklif değil.

Sağır ve dilsizcesine taksiciyle muhatap olmadan ilerledik. Yol boyunca Elham, Kulhüvalla, Felak ve Nas’ı birer tur çevirdikten sonra, en son İnna ateyna kel kevser’i de okuyup sıfırı tükettim!

Şimdi ne olacaktı peki? Tefsir, hadis, kelam, fıkıh falan bilmiyorum, bilsem de konumuzla alakası yok. Allahım! Şükür, oh be! Sınıra geldik!

“I’m from İstanbul”

Sınıra varınca yığılıp kaldığımız bankta planlar kurmaya devam ettik. Hakikaten, insan beyni zorda kalınca çözüm üretiyor. Kapıdan geçen diğer turistlerle anlaşıp aynı araçla devam etmeyi teklif edelim dedik. Uzaktan bir beyaz adam gördüm. Gökhan çantaları beklerken yanına gidip tanıştım. İspanyoldu. Kendisinin Siem Reap değil başka bir şehre gittiğini, ama arkadan gelen iki başka ispanyolun olduğunu söyledi. Askerden abisini, gurbetten babasını bekleyen çocuk gibi bekledik ispanyolları. Ve işte tarife uyan adamlar göründü. Yanlarına gittim. Kendimi tanıttım, nereli olduğumu sorduklarında “from Turkey, İstanbul” dedim.

İstanbul deyince tedirginlikleri bitti. Evet, dost ve akraba topluluklardan değildik, bir millet iki devlet hiç değildik ama sırf Avrupa kıtasından olduğumuzdan bir güven oluştu aramızda. Beklenen İspanyollar geldi. İki Barcelonalı, bir Kırşehirli ve bir Bartınlı aynı takside düştük yola.

Yolda  sohbete başladık, Barcelonalı ya bunları futboldan açtık tabi mevzuyu. Futbol sevmiyorlarmış. İlginç. “İş ya da okul arkadaşı mısınız” diye sorduğumda, birbirlerine bakıp inceden güldüler. Bu işte bir incelik olduğunu hissettim. Yolun sonuna doğru şoförümüz telefon açtı ve yerel dilde konuştu. Nihayet Siem Reap’e vardık, ama o da ne? Araç, otel kapısına kadar anlaşmamıza rağmen şehir girişinde ıssız bir yerde durdu. Etrafımızda 10-12 adam toplaştı. Bizi sınırdan getiren taksicinin oteli bilmediğini, bizi kendilerinin götüreceklerini ve bunun için ekstra para almayacaklarını söylediler. “Madem şoför oteli bilmiyor, siz ona tarif edin gidelim” dediğimde sinirlendiler. “Ücret almayacağız, bizim taksimize bineceksiniz” diye ısrar ettiler. “Madem ücret yok, o zaman siz önden gidin otele götürün biz de bu araçla” dediğimde daha da sinirlendiler. Evet, soyulma ihtimalimizin % 99 olduğu bu işten en azında bıçaklanmadan çıkmak bile razı olduğumuz bir durumdu şu anda. Afrika’da yamyamların eline düşmenin bir tık altıydı bu.

Taksimizin parasını verdik, adamların araçlarına binmeyi reddedip yürümeye başladık Türkçe, İspanyolca, İngilizce küfürlerle rahatladık biraz. Nihayet yoldan geçen bir tuktuk çevirip 4 kişi ve 4 koca çantayla araca sıkıştık. Az sonra bizim tuktukçu da açtı telefonu, başladı yerel lisanla konuşmaya. Haydaaa, ”Abi taze böbrekleri buldum” diye haber mi veriyor acaba?” Sonra, karanlık ve çukurlu bir yola girdik ve ben “nereye gidiyoruz, heey!” Diye çığlık attım. İspanyollardan biri “sakin ol” dedi, “doğru yoldayız, ben tabelayı gördüm.”  Tarif edilmez bir duyguyla otele girdik.

Evet, daha bu sabah Tayland’daydık, sahte Japon turist, otogar gangsterleri, soyguncular derken her şey geride kaldı öyle mi? Odaları ayarlarken, 2 ayrı yataklı 2 kişilik oda istedik Kırşehirli arkadaşımla. Sonra İspanyollara dönüp “sizin ki de ayrı yataklı mı olsun” diye sorunca “hayır” dediler, “tek yatak olsun!” Ben demedim mi bu işte bi incelik var diye?

Odaya yerleştikten sonra açlığımızın farkına vararak İspanyollarla birlikte şehre gidip yemek yiyelim dedik. Resepsiyon görevlisi bize birer telefon verip, “başınız belaya girerse burdan bizi arayın” dedi. Telefon rehberinde kayıtlı tek bir numara var: Otel resepsiyonu. Bizim için bir tuk tuk da ayarladı. Özel telefon, bela vs. bunlar James Bond, Indiana Jones hadi olmadı Yedi Bela Hüsnü filminden sahnelerdeyiz sanki.

Angkor Wat

Yol arkadaşım Gökhan sağolsun gelmeden önce araştırmış, burada Angkor Wat denen, Budist dünyasının en ünlü tapınaklarından birinin bahçesinde güneşin doğuşunu izlemek çok ünlü bir ritüelmiş.

-Abi bırak doğacaksa doğsun güneş, biz uyuyalım Gökhan!

–Saçmala Sefo, buraya kadar geldik, bunu da yapalım bence.

Otelden tuktuk ayarlayıp gece 4’e kurduk saati. Gece farkettim ki, o saatte insanlar yaya, bisikletle, motorla geziyorlar, Angkor Wat’a gidiyorlar. Aslında şehre vardıktan sonra güvenli, sıkıntı buraya gelene kadarmış. Angkor Wat, 12. yüzyılda inşa edilmiş ve bir mimari sitile adını vermiş. Ülkenin en önemli turistik değeri. Girişi bir gün için 20, 3 günlük kombinesi 40 USD. Kamboçya’da yapılabilecek en pahalı aktivite de bu zaten. O kadar önem veriyorlar ki, sırf bu tapınağa giriş için fotoğraflı geçici kimlik belgesi düzenliyorlar.

Güneşin doğuşu anında gökyüzündeki pembelik tapınak önündeki göle yansıdı ve her yer kısa süreliğine pembeye boyandı. Anın güzeliği, dedikleri kadar varmış. Gündüz tapınağı gezerken heykellerin birinin önünde durduk ve bir rahip efendi yaklaştı yanımıza. Ben diyeyim okuyup üfledi, siz deyin kutsadı. Sonra da heykel önündeki bezi kaldırdı ve alttaki paraları gösterdi.

Vay muskacı cinci rahip! Meğer tezgahı kurmuş burda, turiste eşlik edip bahşiş alıyor.

Tapınağı gezerken motosiklete atlayıp İran-Hindistan-Myanmar-Tayland üzerinden Kamboçya’ya gelen bir karı-koca gezgin çiftle tanıştım. Biraz para biriktirip, ikisi de işlerinen istifa etmişler. Konaklamayı çadırda yapıp ulaşımı da motosikletin benzinine indirgeyince çok ucuza gelmiş gezi. Bu cesaret ve heyecanları için kendilerini tebrik ediyor, Belçikalı çiftin üniversiteye gitmeden 1 sene çalışıp 2 sene yapabildiği dünya turunun çok daha azını, Türk çiftin bilmem kaç sene çalıştıktan sonra yapabilmesinin yorumunu size bırakıyorum.

En önemlisi Angkor Kat olsa da, Siem Reap tapınak cenneti. Tapınaklar bölgesi diye koca bir bölge bile var.

Ufak da bi anı ekleyeyim mi? Benden sonra iş arkadaşım Okan da Kamboçya’ya gitmişti. Bir sabah uyandığımda instagramda paylaştığı Angkor Wat fotosunu gördüm. 1-2 dakika sonra da liseden arkadaşım Serpil’in de neredeyse ayanı açıdan fotoğrafını gördüm. Okan’ın fotoğrafına yorum yazdım, arkadaşım @serpilXYZ de orada diye. Meğer iki farklı yerden arkadaşım orada tanışmışlar fotoğraf çekerken. Seforotti Travel takipçileri her zaman dayanışma içerisindedir. 🙂

Var mısın iddaaya?

Gün boyu süren düşük tutarlı birkaç alışverişin ortasında bir de iddiaya tutuştuk. Küçük bir kız çocuğu, alışveriş yapmak istemediğimi söyleyince o zaman oyun oynayalım, ben seni yenersem paranı alırım, sen yenersen sepetten bir şey hediye edicem dedi. Yerde kumun üstüne 3 dik 3 yatay çizgi çekti. Bildiğiniz S-O-S oynamaya başladık, X-O-X olarak.

Yanlış hatırlamıyorsam ben yendim, ama bedava ürün almadım tabii. Küçük bir şeyi gene parasıyla satın aldım.

Az ilerde bir grup çocuk, ilkokuldan hatırladığım -hala var mı bilmiyorum- ip atlıyorlardı. Hani ipin 2 ucu birleştirilir, 2 kişi içine girerek karşılıklı gerer, 3. bir kişi de bu ipin içinde hoplayıp zıplar ya, hah oyundan işte. Selam verdim, ben de oynayabilir miyim dedim. Anadolu insanı sıcaklığıyla kabul ettiler.

İnsanlık onuru, yoksulluğu yenecek (mi?)

Her ülkede az çok yoksulluk var, ama Kamboçya’da bu insanın gözünün içine içine giriyor. Size yaklaşıp yanında bir çocuk, sırtında bir çocukla bir şey satmaya çalışan kadıncağızlar, küçücük kızlar, oğlanlar. Yardım olsun diye gereksiz şeylerden satın alıyor insan ama bunun sonu yok. Tüm paranızı birer dolardan dağıtsanız da etrafınız sakinleşmeyecek.

Tuktukçumuzla kayıt dışı anlaşıp, akşam otele dönmeden önce şehrin başka taraflarını da gezdirmesini istedik. Bu ekstra işin maliyeti 1 dolar. Zaten tüm gün için 3 dolara mı ne anlaşmıştık. sahip olduklarımız için ne kadar mutlu olsak yetmeyeceğini hatırlatan bir ilave gezi oldu. Karada gece kondu yapacak kadar dahi parası olmayan bu insanlar, nehirlerin ve bataklığın içine 4 ağaç direk üstüne kurulmuş evler yapmışlardı. Altından ırmak akan bu evlerden birinde, evin hanımı ırmağa inmiş, tüm vücudunu peştemalle kapatmış, akıp giden ırmak suyuna elindeki süngeri batırıp sonra da kafasına sıkıyordu. Bu onun kendi çapında bir eğlencesi mi, yoksa herkes böyle mi duş alıyor bu bölgede, bunu soramadım.

Yol kıyısındaki evlerin içlerine dikkat etmeye çalıştım. Hemen hemen hiç eşya yok. Bazısında TV’ler var ve maç sesi geliyor. Tüm şartları zorlayıp “ölmeden bi teleğzon sahibi olalım” dediler herhalde. Bu gezdiğimiz mahallelerde İslami bir iki işaret/afiş de gördüm. Ancak hava kararmadan otele dönmek istediğimizden inceleme fırsatı bulamadık. Zaten, turistik yerde değil, Cambodia National Rescue Party afişlerinin her yerde olduğu bir bölgedeydik. Kamboçya Milli Kurtuluş Partisi yani.

Dönüş yolunda bir bakkalda durdum. Tam bir sinekli bakkal. Bazı sigaralar havada asılı bir torbanın içinde. Ben de içlerinden birini aldım. Fiyatı da bedavadan ucuz. Kamboçya’daki 3 gün içinde 1 adet düzgün araba gördüm ve Gökhan’a gösterdim arabayı. “Kesin iktidardan birinindir” dedi. Süper tespit! Kafamı tuktukun tentesinden eğip baktım: Cambodian People’s Party binasının önünde park etmiş bu araba. Yani iktidardaki Halk Partisi’nin.

Asya Misafirperverliği

Bu ülkedeki son günümüzde erkenden yola çıkmak için resepsiyona geldik. 1 gün önceden taksici için anlaşmıştık. Ödemeyi yaparken bize birer kamboçya dokuması mendil fular arası bir şey hediye ettiler. Sabah erken çıkıp kahvaltıya kalamayacağımız için de yolluk hazırlamışlar. Bir poğaça, 2-3 dilim ekmek, reçel, muz vardı yolluk paketinde. Bu önceden hazır standart bir paket değil, kendileri koymuşlar poşete.

Dönüş Yolu

Ülkeye girerken ağzımız fena yanınca, dönüşte yoğurdu epeyce üfledik. 1 gün önceden otelle konuşup ayarlattığımız taksiyle düştük yola. Çok da genç olmayan şoför abinin kolları dövmeli. Bir zamanlar baya hızlı geçmiş belli ki. Telefonla bir şeyler konuştu, yerel lisan olduğundan anlayamadık. Sonra telefonu bize verdi. Karşıdaki bozuk İngilizce konuşan ses “Ben sizi otelinizden arıyorum, az sonra arabaya birisi binecek, merak etmeyin o da personelimiz” dedi. Acaba yanlış mı anladık diye, Gökhan’la konuyu hızlıca müzakere ettik.

Otel düzgündü. Parasını verdiğimiz taksiye neden adamı koysun ki, üstelik otelden değil, ileriden biniyor taksiye. Telefondaki adama hangi otelden aradığını sorduk. Yanlış bir otel adı verdi.

Çok açık bir tuzaktı bu. Bizi otelden alan taksici muhtemelen “malı teslim aldım, otelden epey uzaklaştım” demişti. Senaryonu devamı olarak da arabaya birini almak için bu yalanı uydurdular. Ancak A Haber belgesi gibi eksikti senaryo. Otel adını eklemeyi unutmuşlardı. Bi yol bulup bu tuzak Taksiciye, çantalardan birini otelde unuttuğumuzu söyleyip geri dönmesini istedik. O da kendi oyununu bozmadı ve geri döndü. Otele dönünce bizi beklemesini söyleyip araçtan ayrıldık ve otelin içine geri girdik. Resepsiyona başımıza gelenleri anlatıp çantalarımızı arabadan almalarını söyledik. Böyle kısa anlattığıma bakmayın, saatlerimiz kaynadı. Otel görevlileri, anlaşmalı taksicileri boşta olmadığından dışardan birini bulduklarını, bu tatsız hadise için üzgün olduklarını söylediler.

Aradan 1 saat geçtikten sonra, şoktan normale döndük. Yeni gelen taksiye atladık. Biraz ilerleyip şehir dışına yaklaşınca, “benzin almamız lazım” deyip ormanın içine girdi. Haydaa, yok artık! Ne benzini kardeşim, etrafta istasyon yok, sadece ağaçlar var! Kalp ritimleri 1.500’e vurdu. Çok geçmeden birkaç ev göründü. Birinin önünde durduk. Off Allah’ım, ne olur bitsin artık bu heyecan! Adrenalin paçadan akıyo, heyecandan ishal olucam yeter ya! Bu ev değil bir benzin istasyonuydu. Benzini 1 Lt ve 2,5 Lt’lik kola bidonlarıyla satıyorlardı. Bu da bir Kamboçya gerçeği. Soyulmayacağımızı anlamak gerçekten mutlu etti bizi. Adrenalin yerini mutluluk hormonuna bıraktı. Ben diyeyim dopamin, siz deyin seratonin. Endoplazmik retikulumlar secdeye vardı secdeye! Rabbim yüzümüze güldü, “yürü ya retikulum” dedi de, vücudumuzun kimyası düzeldi.

Taksiden sonra Tayland sınırında, o ana kadar hayatımda en müthiş yağmura yakalandım. Hani öyle romantik sahneler olur ya, sevgilinle yağmurda el ele falan? Ne sevgilisi, kapalı bi yer bulmak için adam babasını satar bu yağmurda babasını! Oradan da yolda bir golf arabası aldı bizi! Wolksvagen Golf değil arkadaşlar, hani şu Kaya Çilingiroğlu’nun bindiği golf arabalarından. Bu arabanın burada ne işi vardı, aksiyon-maceradan komedi filmine mi geçiş yaptık anlamadım. Otogara kadar bıraktı Allah razı olsun. Otobüsle Bangkok’a yola çıktık. Yolda ıslak tişörtümün çamurlu sularını sıkıp çantadan ıslanmamış bir şey bulup giydim. Çantanın kuru yerinden Cambodia Times gazetesini çıkardım. Bulduğum tek İngilizce şeydi. Alışkanlık, son sayfaya baktım spor haberleri için. Ve tüm bu olayların üstüne gördüğüm yarım sayfayı kaplayan fotoğraf: Avusturya milli forması içinde Veli Kavlak.

Eğer bu Covid salgınını atlatırsak ve de TL-USD biraz toparlarsa, sizlerin de yolu Bangkok taraflarına düşerse kesinlikle gezinize Kamboçya’yı ekleyin. Ama bizim yaptığımız hatayı yapıp taksi geçişini düşünmeyin, otobüs kullanın. Siem Reap’in ağaçlı yolları arasında kendinizi belgeselin ortasında bulacaksınız. Sevgiliniz ya da eşinizle giderseniz de aşk filminin içinde, yeniden aşık olacaksınız. Gariban ve misafirperver insanlara yabancılık hissetmeyeceksiniz. Bu arada ufak bi uyarı, biz Kamboçya’yı terkettikten bir gün sonra, internette gördüm, seçime hile karıştı diyen taraf parlamentoyu bombalamış. O kadar kusur her demokraside olur, benim vallahi de billahi de olaylarla ilgim yok.

Sevgili dostlar, Kamboçya ve başka birçok ülkeden fotoğraf ve hikayeler için instagramda Seforotti Travel hesabıma beklerim.