Koronavirüs (Covid-19) salgını devletlerarası düzeni sarsmamakla birlikte global ekonomiyi ciddi anlamda etkiledi. 300 yıl önce benzer bir salgın sadece ekonomiyi değil uluslararası dengeleri de ciddi biçimde sarsabilirdi. Nitekim, 2. Viyana Kuşatması’nı hazırlayan birçok kısa ve uzun vadeli faktörden birisi de bugüne kadar tarihçilerin pek üstünde durmadıkları bir salgındı. Kaynaklardan öğrendiğimize göre, 1670’ler boyunca hem Avrupa’da hem de Osmanlı topraklarında öldürücü veba salgınları yaşanmıştır. Habsburg Monarşisi’nin başkenti Viyana’da, 1679-81 yıllarında yaşanan Büyük Viyana Salgını (Die Große Pest von Wien) şehirde hayatı ciddi biçimde etkilemiştir. Bu salgının doğudan, Osmanlı topraklarından gelmiş olma ihtimali çok yüksektir, çünkü 1670’lerin ortalarında Sultan 4. Mehmed’le birlikte Edirne’de bulunan Avrupalı elçiler vebanın etkileri hakkında detaylı tasvirler kaydetmişlerdir.

17. yüzyılda Avrupa’da birçok büyük salgın olmuştu. 1593-1606 arasındaki Osmanlı-Habsburg savaşları esnasında salgınlar bilhassa Transilvanya’yı ciddi biçimde etkilemişti. Otuz Yıl Savaşları esnasında (1618-1648) Avrupa’da şehirleri ve köyleri sadece ordular yakıp yıkmamış salgınlar da kasıp kavurmuştur. Okuyucuların bir kısmı, 14. yüzyılda Avrupa nüfusunun yarısından fazlasını öldürdüğü tahmin edilen Kara Veba’nın Avrupa’ya İtalya üzerinden yayıldığını biliyorlardır. Ancak muhtemelen birçok okuyucu bugün koronavirüs (Covid-19) salgınının çok hızlı yayılması nedeniyle yine dikkatleri çeken İtalya’da, 1575-76 ve 1629-31 yıllarında yaşanan büyük salgınları duymamıştır. İlginçtir, bu salgınlar aynen bugün olduğu gibi en çok Kuzey İtalya’yı etkilemiştir. 1575-76’daki salgında kayıtlara göre Milano’da 17,239 kişi ölmüştür. Yine ilginç bir şekilde, 1629-31 salgınıyla ilgili ilk ölüm kaydı aynen Covid-19 salgınında olduğu gibi Milano’da olmuştur. Kiliselerin doğum ve ölüm kayıtları üzerinden toplanan rakamlara göre Temmuz 1630 – Kasım 1631 arasında Venedik’te 46,490 kişi hayatını kaybetmiştir. Ölenler arasında denizciler, tüccarlar, işçiler gibi her sınıftan insan vardı. Modernite öncesinde böyle büyük salgınlardan kurtulmak için hükümdarlar ve yöneticiler Tanrı’ya adaklar adamışlardır. Ziyaret edenler görmüşlerdir, kuzey İtalya’daki bu iki büyük salgın, Venedik’in meşhur silüetine iki kiliseyi hatıra olarak bırakmıştır: Birincisi, 1575-76 salgını sonrasında şükür için inşa edilen Il Redentore, ikincisi ise 1629-31 salgını ertesinde yapılan La Salute’dir.

Viyana’ya geçelim. Viyana şehir merkezinde Graben üstünde büyük bir veba anıtı mevcuttur: Pestsäule. Bu sütun, 1679-81’de Viyana’yı etkileyen büyük salgından şehrin kurtulması halinde İmparator Leopold’ün yaptırmayı vaat ettiği bir adaktı. Bu salgın şehri o kadar ciddi etkiler ki, Leopold saray halkıyla birlikte ilk önce Prag’a taşınır, fakat salgın oraya da gelince Linz’e geçer. Ferdinand Ordell, 1973 yılında Viyana Üniversitesi’nde sunduğu doktora tezinde tek tek Viyana’nın mahalleleri ve civarındaki köylerde ölenlerin sayısını vermiştir. Bu listeye göre toplam 4,000 civarı kişi ölür. Bazı kaynaklar bu salgının toplamda 120.000’e kadar can aldığını belirtse de kayıtlı ölü sayısı 8,000 civarındadır. Modernite öncesinde bu tip kayıtların kusursuz olmadığını bildiğimizden daha fazla ölü olması kuvvetle muhtemeldir.

Büyük Viyana Salgını’nın bize kalan miraslarından birisi Pestsäule ise, bir diğeri de Viyana Şehir ve Eyalet Arşivi’nde (Wiener Stadt- und Landesarchiv) mevcut kaynaklardır: İçlerinde en önemlileri Infektion Ordnung olarak bilinen salgın talimatnameleri ve Patent denilen imparator hükümleridir. Daha önce yaşanmış salgınlardan tecrübeli olan Viyana hükümeti, elinde mevcut olan talimatnamelerin benzerlerini 1679 ve 1680’de yeniden uygulamaya koyar. 1679 Ocak’ta yayınlanan talimatname vebanın sebebi olarak insanların günahkarlığını ve Tanrı’nın gazabını hatırlatıyor, insanları Tanrı’nın inayetini hak edebilmek için doğru davranmaya, günahlarını terk etmeye ve daha iyi bir hayat yaşamaya davet ediyordu. Bunun yanında, Viyanalıların hayvanlarına ve kendilerine nasıl bakmaları gerektiği, hangi hayvanları kesip kesemeyecekleri, yemeklerini nasıl yiyecekleri ve ne zaman ne kadar şarap içebilecekleri gibi konularda detaylı yönergeler mevcuttu. Haftada iki kere komiserler evleri ziyaret edecekler ve şehir sakinlerinin talimatnameye uyup uymadıklarını kontrol edeceklerdi. Ben bu satırları yazarken, diğer pek çok Avrupa ülkesi gibi Avusturya hükümeti de Covid-19 dolayısıyla sıkı tedbirler ilan etti, ehemmiyet arz eden market, eczane gibi yerler haricinde tüm dükkanların kapalı kalmasına karar verildi, restoranların çalışma saatleri kısıtlandı ve de ülke sınırlarında çok sıkı kontroller uygulanmaya başlandı. Ocak 1679 talimatnamesinde de, gelen gidenleri kontrol etmek için şehir duvarlarının dışında istasyonlar kurulması, kuryelerin ve posta arabaları ile seyahat edenlerin sorgulanması kararlaştırılmıştı. Talimatnameden okuyalım: “Kuryeler ve posta arabaları dikkatlice teftiş edilecektir… Hastalığın bulunduğu yerlerden gelen, seyahati esnasında buralardan geçen veya buralarda kalan kişiler şehre alınmayacaktır… Kuryeler ve posta arabaları ile seyahat eden yolcuların geçerli belgeleri olmalı ve gerektiğinde beyan edebilmelidirler.” Mesela “geçerli belge” gibi uygulamaların bugün ile hiçbir farkı olmadığını söyleyebiliriz. Benim şu anda yaşadığım Çek Cumhuriyeti’nin özellikle sınıra yakın yerlerde yaşayan bazı vatandaşları, günlük olarak Avusturya’ya çalışmak için gidip gelmektedir. Çek Cumhuriyeti’nin Viyana elçiliği yaptığı bir duyuru ile, bu şekilde günlük işe gidip gelmesi gerekenlerin özel bir izin belgesine ihtiyaçları olduğunu ve ancak bu belgeye sahip oldukları takdirde sınırdan geçmelerine izin verileceğini ilan etti.

Bugün ile başka bir paralellik, insanların türlü sebeplerden bu tip talimatnamelere uymamasıdır. Mesela 1679 Şubat’ında yayınlanan bir patent, Viyana halkını talimatnamelere uymaları konusunda uyarır. Yine de 1679 boyunca salgın hızlı biçimde yayılır. Eylül 1679’da yayınlanan yeni bir talimatname cesetlerle nasıl ilgilenileceği ve hastalara nasıl bakılacağı hakkında bilgiler içermektedir. Şehir dışında oluşturulan kontrol noktalarında toplanan bilgilere göre hastalığın olduğu yerlerin bir listesinin hazırlanması ve bu listenin Viyana halkı ile paylaşılması alınan başka bir tedbirdir. Neticede salgın, 1680 sonbaharı itibariyle şiddetini kaybetmiş gözükmektedir.

Osmanlı topraklarına geçelim. İngiliz, Fransız, Leh, İtalyan ve Avusturyalı diplomatların geride bıraktıkları kayıtlardan salgının 1670’lerin ortasından itibaren Osmanlı topraklarını ciddi biçimde etkilediğini anlıyoruz. Salgına görgü tanıklığı yapmış olan diplomatlar, bilhassa Edirne ve İstanbul’da korkunç manzaralar tasvir etmişlerdir. Avrupalı elçiler, 1675 yazında Sultan 4. Mehmed’le beraber Edirne’delerdi. Öncelikle, Venedik Bailo’su G. Quirini’nin yazdıklarından 1675-76’da Edirne’de 6,000 yeniçerinin öldüğünü öğreniyoruz. Rakam birebir gerçeği yansıtmıyorsa bile ölü sayısının çok olduğu muhakkak. İngiliz elçi John Finch, Quirini’yi doğrular şekilde yüzlerce insanın öldüğünü not etmiştir. Bu esnada 4. Mehmed’in şehrin 15 km. kadar kuzeyindeki bir köye gittiğini, elçilik heyetlerininse şehrin güneybatısındaki bir Rum köyüne sığındığını öğreniyoruz. İngiliz elçilik heyetinin vaizi John Covel durumu dramatik bir biçimde tasvir eder: “O kadar fazla insan ölmeye başladı ki yol kenarlarında ölü insan cesedi görmekle ölü sığır görmek arasında fark kalmadı”. Elçi Finch, elçiliğinin esas hedefi olan yenilenmiş İngiliz ahidnamesini aldıktan sonra vedalaşmak için görüştüğü sadrazamın kahyasından, kahyanın dört aile ferdinin öldüğünü öğrenir. Sonrasında, Finch ve heyeti Edirne’den ayrılırken eşyalarını arabalara yükletmek için hizmetliler tutarlar ancak bunlardan beşi 24 saat içinde hastalanır. Bu esnada Rum bir hizmetlileri ölür. İngilizler cesedini öylece açıkta bırakırlar, ve bunun üzerine diğer hizmetlilerle aralarında bir tartışma çıkar.

Salgın, 1677 baharında 450 kişilik bir heyetle İstanbul’a gelen Polonya elçilik heyetini tam anlamıyla kırıp geçirir. Heyetten 150 kişi İstanbul yolunda veya şehre vardıktan sonra ölür. Ölenler arasında elçi Jan Gninski’nin kardeşi, birçok asilzade, seyisler ve faytoncular da vardır. Gninski günlüğünde sadece İstanbul’da 110 kişi için cenaze merasimi yaptıklarını not etmiştir. Birçok atı da kaybederler. Bu yaşanılanlardan dolayı İstanbul’da bir yerden bir yere hareket etmek Leh heyeti için aşırı zorlaşmaya başlar çünkü ihtiyaçları olduğunda arabalarını yükleyecek hizmetli bile bulamazlar. 1678 sonbaharında Polonya’ya dönüş yolunda 15 kişi daha ölecektir.

1670’lerin sonunda ve 2. Viyana Kuşatması’na doğru gidilen süreçte, salgın en şiddetli biçimde Avusturya elçilik heyetlerini vurur. Elçi Kindsperg 1677 sonlarından itibaren hastadır ve aralıklı olarak uzun sürelerle istirahat eder. İstanbul’daki görüşmelerini Viyana’ya anlattığı bir raporunda Kindsperg, görüştüğü Osmanlı devlet adamına “altı yıldır buradayım, bunun dört yılını hasta olarak geçirdim; artık Hristiyan topraklarına dönmek istiyorum ama dönmeden önce barışı yenileyerek misyonumu yerine getirmek istiyorum ” dediğini aktarır ki bu aslında Viyana’daki bürokratlara yapılmış bir ‘beni artık geri çağırın’ çağrısıdır. Viyana bu sese kulak verir. Yeni atanan temsilci J. M. Sattler, Nisan 1678’de Viyana’dan ayrılır. Sattler, Kindsperg Osmanlı başkentinden ayrılmadan oraya varmalı ve sadrazam huzurunda yapılacak bir törenle görevi devralmalıdır. Ancak Sattler, İstanbul’a ulaşamadan Belgrad’da ölür. Bu arada, İstanbul’da hasta olarak daha fazla beklemek istemeyen Kindsperg Viyana’ya geri dönmek üzere yola çıkar. Raporlarını okuya okuya haleti ruhiyesine biraz nüfuz ettiğimi düşündüğüm Kindsperg ciddi ve görevine sadık bir diplomattır. Ölüm onu 14 Aralık 1678 günü Edirne’de bulacaktır. Edirne’de İtalyan Kilisesi’nin bahçesine defnedilir. (Burada bir detay olarak belirteyim: Kindsperg muhtemelen hastalığının ağırlaşacağını ve öleceğini anlamıştı. Katolik inancına göre ölüm döşeğindeki hastalara yapılan ayini (Viaticum) gönül rahatlığı içerisinde yapabilmek için memleketine dönmeyi çok arzu etmiş olabilir.)

Sattler ve Kindsperg’in ölmesi üzerine elçilik görevi Internuncio payesiyle P. F. von Hoffmann’a verilir. Hoffmann, İstanbul’a varmayı başaracak, birkaç görüşme yapacaktır. Ancak Eylül 1679’da Hoffmann da hayatını kaybeder. Osmanlı ile barış imzalamanın aciliyetine inanan Viyana, bu ölümlere rağmen yaşlı ve zaten hasta olan J.C.T. von Guzman’ı da İstanbul’a yollar. Raporlardaki tartışmalardan anlıyoruz ki Guzman’ın ayrılışı öncesinde Viyana sarayında tartışmalar olur ve hem yaşından hem de sağlık durumundan dolayı Guzman’ın gönderilmemesi gerektiğini düşünen bürokratlar vardır. Nihayetinde, bu zavallı elçi erken modern dönem diplomasisinin kurbanı olacaktır. Elçi İstanbul’a varır ama Ocak 1680’de orada ölür. Ancak bu dördüncü ölümden sonra Viyana, bir ölüm yolculuğuna eşdeğer hale gelen Balkan seyahatinden diplomatlarını korumaya karar verir. Atanan bir sonraki elçi, o esnada İzmir’de bulunan ve Avusturya Doğu Kumpanyası’nın başında olan G. C. von Kunitz’dir. (Kunitz hastalanmayacaktı ama maceralı bir elçilik geçirir. Muhtemelen salgından dolayı para transferlerinin de yavaşlamasıyla maddi zorluklar yaşamaya başlar. Viyana Kuşatması esnasında Osmanlı garnizonunda esir olacak tutulacak; 12 Eylül 1683’de garnizona giren Avrupa askerleri üstündeki Osmanlı kıyafetlerinden ötürü onu esir almak isteyeceklerdir.) Nihayetinde iki yıl süren salgın Avusturya heyetinin barış girişimlerini ciddi anlamda etkiler. Kindsperg gibi tecrübeli ve dirayetli bir diplomatı salgından dolayı kaybeden Viyana, birkaç sene boyunca diplomatik anlamda nafile bocalayıp durmuştur.

Son olarak, bu kadar büyük miktarda ölümlerin ortasında mucizevi bir biçimde hayatta kalan, hem gariban hem şanslı elçilik katibi J. G. Pecher’in öyküsüne kısaca bakalım. Pecher, İstanbul’da geçirdiği zaman hakkında bir rapor hazırlamış ve Viyana’ya geri döndüğünde tazminat talep etmiştir. Çünkü elçiler bir bir ölürlerken o bütün masraflarını kendi cebinden yapmıştır. Bu rapordan, katibin birkaç kere yüksek ateşli olarak hastalandığını, diğer bir Avrupa elçiliğinden kendisini ziyarete eden doktorun ona ilaçlar yazdığını ve bu doktora da kendi cebinden ödemeler yaptığını öğreniyoruz. Pecher’in talebi Viyana’da önce reddedilir çünkü, Avusturya sarayının uygulamalarında elçilik heyetinin masraflarını heyetin başındaki elçi ödemeliydi. Lakin, katip daha sonra tazminatını alır.

Erken modern yüzyıllarda İstanbul’da hastalıktan kaçmanın en etkin yolu havanın temiz olduğu düşüncesiyle Belgrad ormanlarına veyahut Boğaz’a çekilmekti. Salgın dönemlerinde elçiler de aynısı yapmışlardır. Lakin, bu inziva döneminde ölen elçiler de olmuştur. Mesela 1670 yazında, olağanüstü yetkili Venedik elçisi Alvise de Molin salgından dolayı şehirden kaçtığı bir esnada İstanbul Boğazı’nda kaldığı evde ölür. Başka elçilik raporlarında da gemi seyahatleri veya kara yolculukları esnasında birçok elçilik görevlisinin öldüğünü okuyoruz. Bu bilgiler ışığında, 17. yüzyıl şartlarında bir elçinin psikolojisini hayal edelim: Yazdığı mektuplara en iyi ihtimalle üç-dört ayda cevap alabilecektir ve bu esnada kafasına estiği gibi hareket edemeyecektir. Ailesiyle İstanbul’a gelen elçiler biliyoruz ama çoğu tek başına gelmiştir. Yanlarında yakın dostu olan elçiler olmakla birlikte çoğu elçi yalnızdır. Dinin günlük hayatın akışında çok görünür olduğu bir devirde, başka dinden yabancı bir milletin içinde kralını ya da imparatorunu temsile çalışır. Bu esnada da ev sahiplerinin değişken tavırlarıyla mücadele etmesi gerekmektedir. Bunların üstüne bir de evden çok uzakta ölüm korkusunu eklediğimizde, Avrupalı elçilerin muhtemelen ne kadar tedirgin olduklarını anlayabiliriz. Bu ortamda elçiler için bir çözüm yolu bolca içmekti. Mesela John Finch, Edirne’deki felaket günlerde böyle yaptıklarını yazar. 

Nihayetinde, özellikle Habsburg-Osmanlı ilişkilerine bakan boyutuyla, salgın dolayısıyla Avusturya’nın İstanbul’daki barış girişimleri ciddi anlamda sekteye uğramıştır. Sadrazam Kara Mustafa Paşa durumu kendi lehine kullanır ve 1664 barışını yenilememek için türlü bahaneler ortaya atarak görüşmeleri daha da geciktirir. Hikayenin devamını biliyoruz.

 
17. yüzyıl sonu ve 18.yüzyıl başında, salgın Avrupa’yı etkilemeye devam edecektir. Kuşatmayı takip eden yıllardaki savaş yıllarında salgınların büyük sayıda can aldığını biliyoruz. 1700’lerin başında, Avrupa’da büyük bir veba salgını daha olur. Danimarka ve İsveç’e kadar yayılan bu salgın, mesela benim şu anda ikamet ettiğim Moravya topraklarını da çok ciddi biçimde etkilemiştir. Bu salgının ertesinde Tanrı’ya şükür ifadesi olarak Olomouc şehir meydanına yerleştirilen ve bugün şehrin alameti farikası olan veba anıtı, Viyana’nın Pestsäule’sinden daha büyüktür ve esasen Orta Avrupa’nın en büyük veba anıtıdır. Bugünlerde Covid-19 salgınından dolayı alınan tedbirler dolayısıyla hayatlarında bir ilki yaşayan birçok Viyana ve Olomouc sakini, bu anıtların yanlarından geçerken şehirlerinin eski sakinlerini yad ediyorlar ve insan olma durumu (human condition) hakkında bir ders alıyorlardır diye tahmin ediyorum: Bütün bilimsel birikimine rağmen insan, doğa ile mücadelesinde hep aciz olmuştur.

Foto: Rade Šaptović