“Kendi içine kapanmış her insan, bütün öteki insanların kaderlerine ilgisiz bir yabancı gibi davranır. Yalnız kendi başına ve kendisi için vardır. Ve bu şatlarda kafasında bir aile mefhumu kalmışsa bile artık bir toplum mefhumu yoktur.”

– Alexis de Tocqueville

Küresel LGBTİ+ (lezbiyen, gey, biseksüel, trans ve interseks) hareketi tüm dünyada seçimle başa gelenlere ve kamu idarecilerine yönelik LGBTİ+’ların insan haklarının iyileştirilmesi için savunuculuk çalışmaları yapmaktadır. Bu savunuculuk faaliyetlerini toplumda değişimi mümkün kılabilecek “uygulama”, “yasa” ve “kültür” üçgeni içerisinde yer alan uygulama ve yasayı değiştirmeye ve meşru taleplerini iletmeye yönelik hamleler olarak görebiliriz. Bazı ülkelerde sivil toplum örgütleri seçim arifelerinde politik partilere ve adaylara ulaşarak cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği meselesini ajandalarına sokmaya çalışırken, bazı örgütler de hali hazırda seçilmiş parlamenterlere ve diğer katılım mekanizmalarına yönelik lobi ve savunuculuk çalışmaları yaparak, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğinin bir engel oluşturmayacağı şekliyle bütün yurttaşların sisteme katılımını sağlamaya çalışmaktadır. Hatta, Batı demokrasilerinde açık kimlikli LGBTİ+ öznelerin senatör, temsilci, parlamenter, bakan veya başbakan olarak bizatihi temsiliyeti mevcuttur.

Çeyrek asırdan fazladır süregelen Türkiye LGBTİ+ hareketi, belki de bulunduğu coğrafya içerisinde yer alan en örgütlü, dinamik ve giderek güçlenen, görünür olan toplumsal hareketlerinden birisidir. En başta yaşam hakkıyla ilişkili bir varoluş mücadelesi olarak ortaya çıkan LGBTİ+ hareketi, zaman içerisinde ekonomik, sosyal ve kültürel hakları, siyasi katılım konusunu da kapsayacak şekilde yaşamın pek çok noktasına nüfuz ederek, bütün bu alanlarda yapısal reformlar talep eden büyük bir sosyal harekete dönüştü. Hareket 1990’lardan bu yana çeşitli politik partilerle temas kurmuş ve seçimlerde açık kimlikli ya da LGBTİ+’ları destekleyeceğini beyan eden adaylar çıkarmış olsa da 2010’lardaki yeni anayasa yapım süreci, daha sonrasında 2014 ve 2018 yerel seçimleri kadar bu anlamda çok ses getiren bir görünürlük ve kazanım elde edememiş, kurulan ilişkiler de çoğunlukla tabana yayılmış bir farkındalığa, genel anlamda kanıksanmış bir eşitlik ilkesine ve bireysel hak ve hürriyet değerlerine sırtını dayamayan, zayıf ilişkiler olmuştur. 

LGBTİ+ hareketi, 2010 yılında başlayan ve birkaç sene devam eden yeni anayasa yapım sürecinde temel taleplerini ortaya koymuştur. Bunlar en temelde, kanunlar önünde eşitlik talebi, yargı ve denetleme mekanizmalarına yönelik talepler ki, bu talep içerisinde en öne çıkanı nefret suçunun kapsamının cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli ayrımcılık ve nefreti de içerecek şekilde genişletilmesidir, anayasa ve devletin yapısı, anayasada geçen “genel ahlak”, “kamu düzeni” ve “adap” gibi ibareleri, temel hak ve özgürlükler ve siyasal sisteme yönelik taleplerdir (LGBT Yurttaşların Yeni Anayasaya Yönelik Talepleri, SPoD). Bu talepler aslında 2002 yılında bir araya gelen LGBTİ+ örgütleri ve bağımsız aktivistlerin kaleme aldığı “Eşcinseller Ne İstiyor?[1]”  bildirisinden beri 2015’e kadar güçlenerek yükseldi. O bildiride, “​Yasalardaki ‘genel ahlak’, ‘yüz kızartıcı suç’ gibi muğlak ifadeler aleyhimize kullanılıyor. Eşcinsel olduğumuz için öğrenci yurtlarından, işyerlerinden, evden atılıyoruz. Evde, sokakta, okulda, işyerinde, hastanede, kamu kurumlarında ve özel kuruluşlarda aşağılanma, dışlanma, tehdit ve şiddete maruz kalıyoruz. Bu yüzden anayasanın vatandaşların yasalar önünde eşitliğini vurgulayan 10. maddesine ‘cinsel yönelim’ ibaresinin eklenmesini ve diğer yasalarda gerekli düzenlemeler yapılarak bu değişikliğin hayata geçirilmesini istiyoruz.” ​diyordu. Yeni anayasa yapım sürecinde de benzer talepler ortaya konuldu ancak anayasa yapım sürecinde LGBTİ+’lar, güçlü muhalefete ve dönemin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin’in anayasa yapımı sürecinde sivil toplum örgütleriyle bir araya geldiği toplantıda LGBTİ+ örgütlerini işaret ederek “Sizlerle aktif çalışmak isteriz. Bunları öğrenmek, bilmek isteriz. Tasarıyla ilgili sürece katılın, önerilerinizi iletin” demesine[2] rağmen yok sayılmaya devam edildi ve bütün taleplerinin görmezden gelindiği daha sonrasında çıkarılan nefret suçu kapsamına cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ibarelerinin girmeyişi gibi pek çok konuda görülmüş oldu.

Türkiye’de LGBTİ+ hareketinin siyasi görünürlüğü, 2013 yılının Haziran ayında başlayan Gezi eylemleri boyunca parkta süren LGBT Blok deneyimi, ardından Sosyal Politika, Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği’nin (SPoD) çağrısıyla İstanbul’da bir araya gelen bağımsız LGBTİ Siyasi Temsil ve Katılım Platformu ve yerel seçimlere yönelik kampanya süreciyle önemli bir ivme kazandı (Yerel Siyasette LGBTİ Hakları 5). Gezi eylemleri ile birlikte LGBTİ+ hareketi en görünür ve güçlü dönemini yaşadı. 2014 yılına geldiğimizde Taksim’in İstiklal Caddesi 100.000 kadar insanın İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşüne katılımlarıyla belki de zirve noktasını gördü. Hareket, o dönemdeki toplumsal hareketler rüzgarını da arkasına alarak çeşitli siyasi partilerle meclis çatısı altında görüşerek bu taleplerini tekrar yineledi. Sosyal Politika, Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği, çeşitli parlamenterlerle ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile görüştü[3]. Yine 2014 yılında, LGBTİ+ hareketi yerel seçimlerde açık kimlikli adaylar çıkararak mücadelesini siyasi katılım alanına güçlü bir şekilde taşımayı başardı. Açık kimlikli LGBTİ+ hak savunucuları, CHP, HDP, BDP, DSP ve TKP içerisinden meclis üyesi adaylıkları ardı ardına açıkladılar. CHP’den Beyoğlu, Beşiktaş ve Şişli’den belediye meclis üye adayları, HDP’den Kadıköy, Beyoğlu, Avcılar, Şişli ve Ankara Çankaya’dan meclis üyesi adayları, BDP’den Mersin Yenişehir belediye meclis üyesi adayı, TKP’den Ankara Çankaya belediye meclis üyesi adayı, DSP’den ise Mersin Mezitli belediye meclis üyesi adayı açık LGBTİ+ kimlikleriyle seçimlere katıldılar (Yerel Siyasette LGBTİ Hakları, 14). Sedef Çakmak, Türkiye’de belediye meclisine seçilen ilk açık kimlikli LGBTİ+ oldu. Daha sonra trafik kazasında hayatını kaybeden LGBTİ+ hareketinin emekçisi Boysan Yakar ise Şişli Belediye Başkanı seçilen Hayri İnönü tarafından danışmanlık pozisyonuna getirildi. Yine 2014 yılında, SPoD’un, yerel yönetimlerin LGBTİ+ haklarının hayata geçirilmesindeki sorumluluklarını hatırlatmak üzere hazırladığı LGBTİ Dostu Belediyecilik Protokolü’nü Halkların Demokrasi Partisi (HDP), Barış ve Demokrasi Partisi (BDP), Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Türkiye Komünist Partisi (TKP) ve Demokratik Sol Parti’den (DSP) 40 belediye başkan adayı imzaladı. İmzacılar arasında beş büyükşehir belediye başkan adayı da vardı (Yerel Siyasette LGBTİ Hakları 16). Keza Ankara’da Kaos GL Derneği, İzmir’de Genç LGBTİ+ Derneği, Bursa’dan Özgür Renkler Derneği, Mersin’de Mersin Muamma LGBTİ+ ve 7 Renk Derneği, siyasi katılım faaliyetlerini sürdürdü. 2018 yılında gerçekleşen genel ve 2019 yerel seçimlerde de bu ve benzeri kampanyalar ve savunuculuk çalışmaları devam etti ancak önceki dönemler kadar görünür ve etkili olamadı. LGBTİ+ örgütlerinin ve hak savunucularının kriminalize edilme çabalarının etkili olmasıyla birlikte siyasi partiler LGBTİ+ örgütleriyle çok fazla yan yana gelmek istemedi.

Son beş yıldır LGBTİ+ örgütlerine yönelik hükümet ve hükümet destekli medya kuruluşları tarafından uygulanan sistematik saldırı ve başkent Ankara’da başlayan ve daha sonra bütün ülkeye yayılan LGBTİ+ yasaklarının bir sonucu olarak siyasi katılım anlamında bu talepler, LGBTİ+ hareketinin de gündeminde öncelik sıralamasında gerilere düştü.  Mevcut duruma baktığımızda, LGBTİ+ hareketinin siyasi partilerle kurduğu ilişki, bu partilerden birkaç milletvekilinin ve siyasetçinin önemli günlerde yaptığı Twitter paylaşımlarına kadar geriledi, bu noktada çaresiz bir şekilde sıkışmış ve geçmişten gelen kazanımların kaybedilmesi tehlikesi ile karşı karşıya kalmış durumda.

Tam da bu noktada Türkiye siyasetinde uzun yıllar sonra yeni ve aynı zamanda yenilikçi bir söz söyleme iddiası ile ortaya çıkan Demokrasi ve Atılım Partisi’nin, bireysel hak ve özgürlüklere ve eşit yurttaşlığa dair söylediği sözleri de göz önünde bulundurursak, partinin LGBTİ+’ların taleplerini ne ölçüde karşılayabileceği, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine dayalı ayrımcılık ve şiddetle mücadeleye dair ne tür adımlar atacağı merak konusu haline geldi. Bu yazıda, henüz yolun başında olan Demokrasi ve Atılım Partisi’nin LGBTİ+ hareketi için bir paydaş olup olamayacağına dair yanıt aramaktansa, partinin bu anlamda ne tür bir potansiyel taşıdığına bakmaya çalışacağım. Çünkü, 1990’lardan bu yana siyasi katılım alanında LGBTİ+ haklarının bilinirliği artmış ve özellikle yerel yönetimlerde bir takım siyasi partilerin politikalarına tesir etmeyi başarmış olsa da siyasi katılım ve LGBTİ+ hareketinin ilişkisine dair hala keşfedilmeyi bekleyen büyük bir potansiyel mevcut ve LGBTİ+ hareketi mücadele alanını genişletmek, daha önce ulaşamadığı toplumun farklı kesimlerine erişebilmek ve bu gruplara yönelik hak temelli farkındalık çalışmaları yapmak için siyasi arenaya katılan ve insan haklarından bahseden bütün aktörleri birer paydaş olarak görmektedir.

Uzun zamandır kurulması beklenen ve hatta daha çok ne zaman kurulacağı ya da kurulup kurulmayacağıyla ilgili tartışmalar ve spekülasyonlarla gündeme gelen Demokrasi ve Atılım Partisi, kısa adıyla Deva Partisi, 9 Mart 2020 tarihinde İç İşleri Bakanlığı’na resmi kuruluş başvurusunu yaptı. Bundan tam iki gün sonra Ankara’da Genel Başkan Ali Babacan’ın parti programını tanıttığı günün, Türkiye’de ilk korona virüs kaynaklı ölüm vakasına denk gelmesiyle, Deva Partisi belki de beklediği çıkışı ve görünürlüğü sağlayamadı ve bütün dünyayı etkisi altına alan pandemi gündeminin gölgesinde kaldı. Buna rağmen, kurulduğu günden bu yana pek çok konuda, özellikle ekonomiyi ilgilendiren ve özgürlükler konularında söz söyledi ve sınırlı da olsa yazılı ve dijital medyada kendine yer buldu. Ancak, partiye olan ilginin çevrimiçi mecralarda artmasıyla beraber Deva Partisi’nden en gür ve kolektif ses 24 Nisan’da Diyanet İşleri Başkanının LGBTİ+’ları, HIV ile yaşayanları ve evlilik dışı cinsel ilişkide bulunanları ayrımcı ve nefret saikli bir dille hedef göstermesi ve pandemi döneminde bu grupları “hastalık yaymakla” suçlamasından sonra çıktı.  Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, ülke genelinde camilerde okunan Cuma hutbesinde şu sözleri sarfetmişti[4]: “Ey insanlar! İslam zinayı en büyük haramlardan kabul ediyor. Lûtîliği, Eşcinselliği lanetliyor. Nedir bunun hikmeti? Hastalıkları beraberinde getirmesi ve nesli çürütmesidir, bunun hikmeti. Yılda yüzbinlerce insan gayri meşru ve nikahsız hayatın islamî literatürdeki ismi zina olan bu büyük haramın sebep olduğu Hiv virüsüne maruz kalıyor. Geliniz bu tür kötülüklerden insanları korumak için birlikte mücadele edelim.” Bu açıklamanın ardından başta LGBTİ+ örgütleri ve hak savunucuları olmak üzere pek çok insan hakları ve kadın örgütleri, sendikalar ve barolar karşı açıklamalarda bulundu.

Bu açıklamaya yönelik karşı seslere, Demokrasi ve Atılım Partisi’nden pek çok isim katıldı. Partinin kurucu üyelerinden, 3H hareketinin kurucusu ve finansal ekonomist İbrahim Alper Akalın, 27 Nisan 2020 tarihinde sosyal medya platformu Twitter üzerinden Diyanet İşleri Başkanı’nın açıklamalarını hedef alarak, ifade özgürlüğünün sınırlarından ve toplumun bir kısmının ötekileştirildiğinden bahsettiği ve “Hiçbir kamu görevlisinin eşit vatandaşlık ilkesini çiğneme imtiyazına sahip olmadığını” söylediği bir paylaşımda bulundu[5]. 22. ve 23. dönem Adalet ve Kalkınma Partisi Düzce milletvekili olan, bir diğer DEVA Partisi kurucularından Avukat Metin Kaşıkoğlu, Twitter hesabından Diyanet İşleri Başkanı’nın LGBTİ+’lar için söylediklerini “Tamam, biliyoruz. Sonuç ne? Fırınlarda mı yakacaksınız bunları? Vatandaşlıktan çıkarıp, sınır dışı mı edeceksiniz? Hastaneye yatırıp tedavi mi edeceksiniz? Nedir istediğiniz? Millet sokakta travesti, gey, lezbiyen, biseksüel avına mı çıksın istiyorsunuz? Amacınız hiç iyi gözükmüyor.” açıklamasıyla eleştirdi[6].

Partinin Genel Başkan Yardımcısı ve Hukuk ve Adalet Politikalarından sorumlu İstanbul milletvekili Mustafa Yeneroğlu, 3 Mayıs 2020 tarihinde Habertürk’te Kübra Par’ın sunduğu Açık ve Net adlı programda, “Diyanet işleri başkanı haram ve helalden bahsediyor, bundan daha doğal bir şey olamaz, burada tabi şu farkı gözetmemiz gerekiyor, din alimi bundan bahsederken, devlet ricali eğer bu tartışmayı, kısaltarak yani yüzeysel bir biçimde sloganlara dönüştürerek ele alıp sahipleniyorsa ve bununla birlikte toplumu ayrıştırabiliyorsa dinden yana olanlar ve dinin dışında olanlar, bunu doğru değerlendirmemiz lazım” (Habertürk, Açık ve Net, 20:28) dedi. Yeneroğlu bu açıklamasında bu söylemin en temelde ayrıştırıcı olduğunun altını çizdi ve ekledi:

“Ramazan’da ayrıştırmaları bir kenara bırakın, tartışmaları, çatışmaları bir kenara bırakın. Ben Ramazan’ın başında Diyanet İşleri Başkanlığımızın bu meseleleri gündeme getirmesinden rahatsız değilim. Ancak, DİB’in cümlesinin sonunda kullandığı mücadele etmeliyizin ne anlama geldiğini keşke açıklasaydı diye ifade etmek istiyorum. DİB, bu yaşam biçimleriyle veya haramlarla mücadele etmemiz gerektiğini ifade ediyor. Sonuçta tebliğ tavsiye anlamında hiçbir Müslüman’ın buna itiraz etmesi mümkün değil ancak, bu noktada tekrar ediyorum, biz kanunların hakim olduğu bir hukuk devletinde yaşıyoruz. Dolayısıyla, devletin ölçüsü günahlar değildir, devletin ölçüsü suçtur. Devlet günahla mücadele edemez, devlet sadece suçla mücadele edebilir. Bu çerçevede baktığımız zaman kamu gücünü kullananlar sözlerine dikkat etmeli, anayasal değerleri dikkate almalı ve bu çerçevede söylem geliştirmeli. DİB’in böyle bir konumu yok, topluma bir yaşam biçimini dayatma misyonu yok, dolayısıyla DİB’in sözlerini biz ancak tavsiye niteliğinde değerlendirebilir. Gönül isterdi ki Ramazan’ın ilk günün sözlerini daha hikmetli seçseydi”.

Kübra Par, Mustafa Yeneroğlu’bu biraz daha zorlayıp Deva Partisi’nin özgürlükçü bir parti iddiasıyla yola çıktığını ve bu anlamda LGBTİ+ hakları konusuna nasıl baktıklarını, DEVA’nın özgürlükler kavramına bu meselesin de girip girmediğini sorduğundaysa. Mustafa Yeneroğlu partinin LGBTİ+ haklarına nasıl baktığını şu şekilde açıkladı;

“Bu tartışmada böyle bir problem de var, devlet özel hayata, bireylerin kendi özel tercihlerine müdahale ediyor gibi bir algı oluşturan tartışmalardan kaçınmak gerekiyor. Herkesin özel hayatını korumak devletin en öncelikli görevlerinden birisidir. Biz burada yaşam biçimleriyle ilgilenmeyiz, yaşam biçimleri içerisinde insanların tercihleriyle ilgilenmeyiz. Bu tercihler insanların kendi özgür hür iradeleriyle karar verecekleri hususlardır. Bizim ilgileneceğimiz tek şey, her bir insanımız, her bir vatandaşımız hangi tercihlere sahip olurlarsa olsunlar, başkasının hakkına tecavüz etmediği, suç işlemediği sürece devletin onun özgürlüğünü korumasıdır. Meseleye biz bu çerçevede bakıyoruz. Bu noktada elbette özgürlükçü bir partiyiz ve biz ne dedik, bu ülkede biz huzur istiyoruz, bizim gibi düşünmeyen, bizim gibi inanmayan, bizim gibi yaşamak istemeyen, çoğunluk toplumdan bahsediyorum, her bir kişi bu ülkede en az benim kadar huzurlu yaşayabilmesi lazım, ben bunun bizim en öncelikli sorumluluğumuz olduğunu düşünüyorum çünkü anayasamızın en temel meselesi insan onurunu korumaktır. Biz devletçi bir parti değiliz, vatandaşı merkeze alan, yurttaşı merkeze alan, onun özgürlüğünü, onun onurunu merkeze alan bir partiyiz ve bütün meselelere bu çerçevede bakarız. Devletin de yükümlülüğünün onun özgürlüğünü teminat altına alması yönünde olduğunu, onun da ötesinde devletin hal ve hareketlerinin anayasal çerçevede kısıtlanması gerektiğini söylüyoruz.” (Habertürk, Açık ve Net)   

Mustafa Yeneroğlu’nun meseleye yönelik görüşü, özel hayatın korunması ilkesi etrafında dönüyor ve bu parti programında karşımıza çıkan bir olgu. Programda herkesin özel hayatının, aile hayatının ve haberleşmesinin gizliliğinin korunması devletin bir görevi olduğu söyleniyor[7]. Yine Mustafa Yeneroğlu 11 Mayıs 2020 tarihinde Karar TV’de “Devlet Kutsalsa, O Zaman 28 Şubat’ta Sussaydık” adlı, Ahmet Taşgetiren, Elif Çakır ve Yıldıray Oğur’un sorularını yanıtladığı programda[8], İstanbul Sözleşmesi’ne dair görüşlerini aktarırken şu sözleri sarf ediyor;

“İstanbul Sözleşmesi için toplumdaki algı eşcinsellerin yaşam biçimini teşvik etme amacını taşıyan bir anlaşmaymış, özellikle mütedeyyin kesimde böyle bir korku var. Peki, İstanbul Sözleşmesi ne diyor? İstanbul Sözleşmesinin başlığı bakın şu “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”. Yani sözleşmenin amacı kadına karşı şiddetle devletin her türlü imkanlarıyla mücadele etmesi ve bunu devletin yükümlülüğü haline getirmesidir. Bırakın herhangi bir dine mensubiyetinizi, şeref ve namus gibi kavramların altında şiddet eylemlerinin bahane edilemeyeceğini söylüyor. Bunun altına her bir Müslüman imzasını atmaz mı? Atar. Bunun ötesinde ne var, mesela aile değerlerimizi zayıflatıyor deniliyor, efendim LGBT hareketini ve eşcinselleri yayıyor. Peki sözleşmede böyle bir madde var mı? Kesinlikle böyle bir madde yok. Tek şu var, LGBT topluluğunun da şiddetten korunmalarını dile getiren bir içerik var, bunun dışında bir içerik yok. Bu ülkede herhangi bir Müslüman, şu veya bu biçimde yaşama sahip olan, şu tercihlere sahip olan insanlar saldırılara maruz kalsın diye çıkıp söyleyebilir mi? Bunu insan olan birisi iddia edebilir mi? Yapamaz. Bu sözleşme doğru bir sözleşmedir, bu sözleşmede bir Müslümanın endişe duyacağı bir şey yoktur çünkü burada sadece ve sadece başta kadının olmak üzere herhangi bir yaşam biçiminin şiddetten korunması ile ilgili bunun mücadelesi noktasında devlete yükümlülük veren bir sözleşmedir. Başta Müslümanların bunu savunması lazım (Karar TV 1:07:21).

Son olarak, Demokrasi ve Atılım Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın 12 Mayıs 2020 tarihinde BBC Türkçe’ye verdiği mülakatta[9], eşcinsellerin Diyanet İşleri Başkanı tarafından salgın hastalıkların kaynağı olduğuna ilişkin verdiği Cuma hutbesine dair sorulan soruya, “Keşke Diyanet İşleri Başkanlığımız tamamen bağımsız çalışsa, tamamen kendi değerlendirmelerine göre İslam dininin kurallarını esaslarını anlatsa, o zaman açıkçası hepimiz çok rahat ederiz. Olması gereken budur. Günlük siyasetten, siyasi yönlendirmeden uzak, tamamen ilmin ışığında çalışsa hepimiz için daha iyi olur ki, görevidir de bu. Bir yandan şu da var tabii ki, parti programımızda da çok açık, toplumumuzda her birey için özgürlükleri önemsiyoruz” şeklinde bir yanıt veriyor (BBC Türkçe, Ayşe Sayın Röp.).

Diyanet İşleri Başkanı’nın hedef göstermesine ve aynı zamanda bir süredir yükselerek devam eden İstanbul Sözleşmesi’ne yönelik örgütlü saldırıya karşın Deva Partisi’nden yükselen bu muhalif ses, LGBTİ+ örgütlerine farklı kesimlere dertlerini anlatabilmeleri için geniş ve önemli bir meşruiyet alanı açıyor. Partinin kendisini merkez sağ olarak tanımlamasının, cinsiyet eşitsizliği, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli ayrımcılık ve şiddete karşı durmanın önünde bir engel olmayacağının göstergesi olan bu açıklamalar aynı zamanda önce Diyanet İşleri Başkanı’nın açıklamasıyla başlayan, daha sonra farklı siyasi parti liderleri, devlet bakanları, Cumhurbaşkanlığı içerisindeki bazı yüksek bürokratlar ve en nihayetinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da katıldığı LGBTİ+’lara yönelik gerçekleşen bu nefret kampanyasının, AKP seçmen kitlesini konsolide etmek yerine, görüş ayrılıklarını derinleşmesi ve farklı seslerin gün yüzüne çıkması olarak da okunabilir.

Bir bütün olarak baktığımızda, kurucu üyelerinden, MYK içerisindeki önemli isimlere, milletvekilinden genel başkanına, Deva Partisi’nin en azından şimdilik, karşı oldukları şiddet ve ayrımcılığın farklı nedenlerle ama çoğunlukla insan hakları bağlamında, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine dayalı şiddet ve ayrımcılığı da kapsayabileceği potansiyelini gösteriyor. Elbette, Demokrasi ve Atılım Partisi’nden azılı bir LGBTİ+ hakları savunuculuğu yapmasını mevcut durumda kimse beklemiyor. Ancak, şimdiye kadar bu konuda söylenmiş sözlerin Türkiye’de klasik bir merkez sağ parti söylemlerinden farklılaştığını da görmek gerekli. Bu tarz görece “ilerici” ve “özgürlükçü” söylemlere parti programında da pek çok kez rastlamak mümkün. Partinin anayasası olan tüzüğünde ve parti çalışmalarına vizyon veren parti programında LGBTİ+’lar ne kadar varlar, hangi temel hak ve hürriyetler açısından kapsanmışlar buna bakmak gerekiyor. 14 konuya ayrılmış Deva Partisi’nin programında, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine dair herhangi bir atıf bulunmuyor. Ancak, LGBTİ+’ların yaşadığı problemleri ve LGBTİ+ hareketinin talepleriyle uyuşabilecek kısımları kapsayabilecek bazı konu başlıkları mevcut. Bunların en başında “Özgürlükçü, Katılımcı, Çoğulcu Demokrasi” başlığı geliyor.

Bu kısım Deva Partisi’nin, insan aklının, sağduyusunun ve vicdanının beslediği birliktelik ruhunun, topluma yönelen her türlü ayrıştırıcı söylem ve eyleme karşı en doğal savunma mekanizması olduğuna inandığını ve bu bağlamda, huzur ve güven, adalet ve hukuk, insan hakları ve özgürlükler, insan onuru ve insana saygı, sosyal refah gibi gelişmiş değerlerle her kesimden insanı buluşturmanın temel hedefi olduğunu ifade etmesiyle başlıyor[10]. “Özgürlükçü, Katılımcı, Çoğulcu Demokrasi” başlığının, parti programının en başında yer alıyor oluşu bize bir şeyleri ifade etse de bahsi geçen ve herkes için geçerli olduğu öne sürülen temel hak ve özgürlüklerin[11] etnik köken, dil, din, mezhep, cinsiyet, siyasi ve sosyal aidiyet farketmeksizin uygulanacağının söylendiği kısımda, “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği” ibarelerinin eksik olduğunu görüyoruz. Bu eksikliği, keza eşit yurttaşlık ve fırsat eşitliğinin ayrılmaz bir parçası olarak sadece “cinsiyet eşitliğinden” bahsedildiği kısımda[12] da görmek mümkün. Ancak, parti programının en çarpıcı yönü, LGBTİ+ hareketinin yıllardır süregelen eşit yurttaşlık talebine karşılık düşebilecek ‘herkesi kucaklayan bir vatandaşlık anlayışından’ bahsedilmesi ve ayrımcılığa yol açan mevzuatın yeniden düzenleneceğinin söylenmesidir[13]. Programda, Kürtlerin ve hangi gruplardan bahsedildiğinin muğlak kaldığı “bazı toplumsal grupların” kendini dışlanmış hissettiği saptaması yapılırken, Deva Partisi, daha kapsayıcı ve kuşatıcı yeni bir vatandaşlık anlayışının geliştirilmesi gerektiğini ve güçlü bir vatandaşlık anlayışının hâkim kılınarak, hiç kimsenin bir ayrımcılığa maruz kalmamasını ve herkesin kendini bu ülkenin eşit ve özgür bir vatandaşı hissetmesini sağlayacak temel dayanaklardan biri olduğunu söylüyor[14].

Deva Partisi, programında, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ve tarafı olunan bütün uluslararası sözleşmelerin ihlali iddialarının etkin bir şekilde soruşturulmasını teminat altına alacağını söylüyor[15]. Buradan anlıyoruz ki, Deva Partisi, sadece LGBTİ+’ların değil, toplumdaki her kesimin toplanma ve protesto hakkının ihlali ile sonuçlanan ve yükümlülük hakkının doğasına aykırılık oluşturan, dolayısıyla AİHS Md. 11’i ihlal eden, “önceden izin alma” ifadesinin toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının ihlal edilmesinin bir gerekçesi olmaması için çalışmalar yürütmesi gerektiğini söyleyebiliriz. Zaten parti programında da konuyla ilgili olarak bireylerin bir araya gelerek toplanmasının ve toplu olarak seslerini duyurmasının demokrasinin temel unsurlarından olduğu, yine bu çerçevede, toplanma, gösteri ve örgütlenme özgürlüğü alanındaki bütün engellerin kaldırılacağı, mevcut düzenlemelerin de demokratik toplumun gerekliliğine uygun hale getirileceği söyleniyor[16]. Yine bu kısımdan yola çıkarak, Deva Partisi’nin İstanbul Sözleşmesi’nin tam randımanlı ve etkin bir şekilde uygulanması ve cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine dayalı şiddetin engellenmesi için çalışması gerektiğini de düşünebiliriz.

Parti programının göze çarpan diğer noktaları, eğitim müfredatının, insan hakları, demokrasi kültürü, birlikte yaşama, insan onuru ve toplumsal cinsiyet eşitliği bakımından tekrar tasarlanması gerektiğini söylüyor olmasıdır[17]. Programda aynı zamanda kamu maliyesini düzenlerken, bütçe çalışmalarında, doğa ve çevrenin korunmasına, dezavantajlı grupların gözetilmesine ve “cinsiyete duyarlı bütçeleme anlayışına” özen gösterileceği yer alıyor[18]. “Cinsiyete duyarlı bütçeleme” kavramı, kadın hareketi için de oldukça yeni bir talep olmakla birlikte, üçüncü dalga feminizmin kapsamına girmektedir. Özellikle yerel yönetimlerde, belediyelerin stratejik planlama süreçlerine dahil olan kadın örgütleri, bu konuya sıklıkla değiniyor. Bu anlamda Demokrasi ve Atılım Partisi programının toplumsal cinsiyet meselesine dair en ilerici söyleminin bu kısım olduğunu ifade etmek gerekiyor.

Demokrasi ve Atılım Partisi’nden, Diyanet İşleri Başkanı’nın LGBTİ+’ları hedef göstermesine karşı gelen bütün açıklamalara rağmen, 7 Mart 2010’da kabinede bulunduğu dönemde “Ben eşcinselliğin biyolojik bir bozukluk, bir hastalık olduğuna inanıyorum. Tedavi edilmesi gereken bir şey bence. Dolayısıyla eşcinsel evliliklere de olumlu bakmıyorum. Bakanlığımızda onlarla ilgili bir çalışma yok. Zaten bize iletilmiş bir talep de yok. Türkiye’de eşcinseller yok demiyoruz, bu vaka var” şeklinde bilimsellikten çok uzak ve ayrımcı açıklamasıyla hatırladığımız Eski Ak Parti Denizli Milletvekili ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı yapan Selma Aliye Kavaf’ın, Demokrasi ve Atılım Partisi’nin kurucular kurulu üyesi olduğunu unutmamak gerekiyor. Kavaf aynı zamanda, Avrupa Konseyi Aileden Sorumlu Bakanlar Konferansı’nın Haziran 2009’da Viyana’da gerçekleşen toplantısında, “Farklı aile formlarında yetişen çocukların haklarına ilişkin” düzenlemeler ele alınırken, “farklı aile formları” tanımının eşcinsellerin evlat edinmesinin önünü açabileceğini öngören maddeye ilişkin Avrupa Konseyi’ne gönderdiği yazıda, “Biz ülke olarak eşcinsel evliliği kabul etmediğimiz gibi eşcinsel aile ebeveynlik kurumunu da kabul etmediğimizi belirtmek isteriz” geri bildiriminde bulunmuştu[19]. Sebebi bu açıklamalar mıdır bilinmez ancak Aliye Kavaf’a, ne Genel Merkez Başkanlık Kurulu’nda ne de parti MYK’sında herhangi bir görev verilmemiş olması, bu konuda söylem ve politika üretirken partiye ayak bağı olma ihtimalini azaltan bir faktör olarak karşımıza çıkıyor.

İngiliz felsefeci Thomas Hobbes’un devlet kuramına göre, devletinin en temelde vatandaşları tarafından imzalanan bir sosyal kontrat olduğu ve devletin meşruiyetini aldığı temel nokta savaşı durdurma, sürekli korku halini ve şiddet yoluyla ölüm tehlikesini ortadan kaldırma vaadidir. İnsan hakları felsefesi üzerine çalışmaları olan İoanna Kuçuradi, İnsan Hakları: Kavramları ve Sorunları adlı kitabında devletin her şeyden önce bir insan kurumu olduğunu yani temelini tarihsel koşullardan değil, insanın varlığından aldığını söyler (42). Kuçuradi’ye göre devletin iki ana işlevi vardır; yurttaşların temel insan haklarını güvence altına almak ve yaşanabilmesini sağlamak (43). Tam da bu noktada, LGBTİ+’ların özellikle trans seks işçileri, mülteci LGBTİ+’lar ve interseks çocukların maruz kaldığı nefret, şiddet ve ayrımcılık, yine bu gruplar açısından sürekli korku hali ve şiddet yoluyla ölüm tehlikesinin halen sürdüğünü ve yaşam hakkı ihlallerinin LGBTİ+ toplumunun karşısına çıkan en büyük problem olduğunu biliyoruz. Özetle LGBTİ+‘lara yönelik devlet eliyle ve toplum tarafından yöneltilen şiddetin aslında bu sözleşmenin bir ihlali olduğu ve devletin aslında kendi vatandaşları olan ve onlara koruma vaad ettiği LGBTİ+’ları korumaması, kendi meşruiyetini sarsmaktan başka bir anlama gelmemektedir. Bu anlamda, sürekli savaş halinden, zulümden ve düzensizlikten endişe duyan toplumun bütün kesimlerinin, bu sistematik saldırı ve ayrımcılığa yine başta kendi refahları ve güvenlikleri açısından karşı çıkmaları gerekir. Yapılması gereken sosyal kontrattaki boşlukları doldurarak ve eksiklikleri gidererek kontratı güçlendirmek ve devletin yurttaşlarına eşit muamelede bulunması ve onları koruması sorumluluğunu tekrar hatırlatmaktır. Bunun yolu da LGBTİ+’lar için anayasada eşitlik ve nefret suçu yasasının, LGBTİ+ları ayrımcılıktan, nefret suçları ve şiddetten koruyacak şekilde kapsamının genişletilmesidir. Konuyla ilişkili olarak, Ali Babacan’ın, Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde bir öğrencinin liberal ekonomilerin kendi başlarına kalkınamaması eleştirisine verdiği yanıt daha da önem kazanıyor. Ali Babacan, Daron Acemoğlu’nun Dar Koridor adlı kitabını referans vererek, “toplumun gücü, demokrasi, haklar, özgürlükler önemli ama bir o kadar da devletin de güçlü olması lazım, devletin de düzenleme yoluyla piyasadaki olası aksaklıkları önleyecek tedbirleri zamanında alması lazım” diyor[20]. Ali Babacan’ın söylediğinde eksik kalan kısmı doldurmak gerekirse, sadece ekonomi politikalarında değil, temel hak ve hürriyetler ve sosyal politikalar konusunda da devletin vatandaşlarını koruyacak yasal düzenlemeleri zamanında yapması ve bu anlamda pozitif yükümlülüklerini yerine getirmesi de çok önemlidir. Mesela Mustafa Yeneroğlu’nun arkasında durduğu İstanbul Sözleşmesi buna çok iyi bir örnek teşkil ediyor, sözleşme, cinsiyet, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli şiddetle mücadele için devlete pozitif yükümlülükler vermektedir.

Daron Acemoğlu, asıl meselenin koridora girmek olmadığını, aslolanın devletlerin içinde bulunduğu dar koridoru hasarsız geçebilmeleri olduğunu söylediği Dar Koridor kitabında, İsveç modelini örnek olarak gösterir ve çıkış noktasının uzlaşı oluşturmak ve Leviathan’ı prangalaştırmak, yani devletin gücünü elinden tamamen almamak ama onu ehlileştirmek ve yeni politikaları destekleyecek geniş bir koalisyon kurmak olduğunu ve yeni koalisyonların çoğunlukla yeni düşünceler, bakış açıları ve kurumsal yenilikleri getirdiğini söyler (535). Türkiye için iktisadi ve toplumsal dönüşümün önünü açabilecek olan yeni ve yenilikçi bir söyleme ihtiyaç olduğu ve muhalefetin de hükümetin dizayn ettiği ve tamamen kutuplaştırıcı söylem üzerine kurulu siyasi sıkışmışlıktan kurtulması gerektiği aşikardır. Demokrasi ve Atılım Partisi’nin bu yeni ve yenilikçi bakış açısı sadece geniş bir koalisyon kurmayı değil aynı zamanda marjinalize edilmiş, toplumun dışına itilmiş ve hatta kriminalize edilmiş gruplar üzerinde yoğunlaşan baskın olumsuz söylemin ve imgenin de dönüştürülmesini beraberinde getirmek zorundadır. Bu yaklaşım, yoğun bir şekilde popülist ve kutuplaştırıcı söylemlere maruz kalan ve kendinden farklı olanla artık temas etmek istemeyen gruplar arasında bir köprü kurmak, bu gruplar için eşit yurttaşlık tanımını yeninden yapmak ve bu eşit yurttaşlık şemsiyesi altında herkese yer var demek gerekliliğini ortaya da koyuyor. Demokrasi ve Atılım Partisi’nin de kendisine vizyon olarak belirlediği, yeni bir sosyal gerçeklik tahsis edebilecek söylemin, LGBTİ+ haklarını kapsamaması için hiçbir neden yok. Bu meseleyi imkansız ya da olağan dışı görmek yerine, devletin aynı kadın hakları, çevre hakları, gençlik hakları ve diğer göreceli olarak toplumsal uzlaşının “daha kolay kurulabileceği meselelerde” olduğu gibi pozitif yükümlülüklerini yerine getirmesi, demokratik, şeffaf ve katılımcı bir toplumun gerekliliklerindendir çünkü Acemoğlu’nun da belirttiği gibi hakların evrensel kabulü geniş koalisyonların temelini yaratır (Acemoğlu 546).

Demokrasi ve Atılım Partisi ne tür genişlikte bir koalisyon tahayyül ediyor şu aşamada ön görmek çok mümkün olmasa da bu koalisyonun bir parçası da LGBTİ+ hareketi olmak durumunda, partinin herkesi kucaklayan vatandaşlık anlayışı, lezbiyen, gey, biseksüel, trans ve interseks yurttaşları da kapsamak zorundadır. Deva Partisi’nin şimdiye kadar kurmuş olduğu söylemin karşısına çıkan asıl samimiyet sınavı burada yatmaktadır. Judith Butler, Biziz, Halk! kitabının, Kırılgan Yaşam ve Birlikte Yaşamanın Etiği kısmında, şunu açıkça ifade ediyor, eğer yalnızca bana yakın olanlara, zaten aşina olduklarıma bağlıysam, o zaman benim etiğim her zaman dar görüşlü, toplulukçu ve dışlayıcıdır (97). LGBTİ+’lar en temelde yaşam haklarının güvence altına alınması, mesele LGBTİ+’lara yönelik işlenen suçlar olunca cezasızlığın son bulmasını, adalete erişim haklarının onarılmasını, anayasal eşitlik ve nefret suçu yasasının kapsamının cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli ayrımcılık ve suçları da kapsayacak şekilde genişletilmesini talep ediyor. Bu taleplerin karşılanması ve düzenlemelerin yapılmasını mümkün kılacak anlayış sadece LGBTİ+’ların sorunlarını da çözmeyecek, aynı zamanda mevcut iktidarın tanımladığı ‘makul vatandaş’ dışında kalan bütün grupların da kendini güven içerisinde eşit bir yurttaş olarak tanımlayabilmesine vesile olacaktır. Butler, Hanna Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı kitabına referans vererek bölümü şu sözlerle sonlandırır: “ucu açık ve çoğul birlikte yaşamı aktif bir şekilde muhafaza ve tasdik eden kurumlar ve politikalar bulmak zorundayız. Hiçbir zaman tercih etmediğimiz ve dolaysız bir toplumsal aidiyet hissi duymadığımız kişilerle beraber yaşadığımız gibi, küresel nüfus denen ucu açık çoğulluğu ve yaşamları da muhafaza etmekle yükümlüyüz” (104).

Küresel anlamda LGBTİ+ haklarını destekleyen dini pek çok muhafazakar oluşum olduğu gibi, LGBTİ+’ların da homojen bir grup olmadığını ve topluluk içerisinde pek çok farklı inanca ve felsefi görüşe ait olan bireyler olduğunu unutmamak gerekiyor. Bu perspektifle, bireysel hak ve özgürlükler bağlamında kurulması muhtemel olan koalisyonun paydaşlarının toplumun farklı kesimlerine kadar sirayet etmesi mümkün çünkü tek tip bir eşcinsel, bir trans vatandaş olmadığı gibi, tek tip bir muhafazakar vatandaş da yoktur. Muhafazakar toplumu ve siyaseti tek parça olarak görme davranışı, kendini “ilerici” olarak tanımlayan yapılar açısından olduğu gibi “muhafazakâr” olarak tanımlayan yapılar açısından da yanılgı halini alabilir (Dikmen, Duvar Gazetesi). Tek tip birey yanılgısının en büyük göstergesi, Diyanet İşleri Başkanı’nın yaptığı açıklamanın sadece özgürlükçü politikaları olan Deva Partisi içinden değil, aynı zamanda içinde yazar, gazeteci, ilahiyatçılar ve eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in de olduğu, muhafazakâr kesimin farklı gruplarından da tepki almasıdır. Muhafazakâr yazar Mustafa Akyol, Twiter üzerinden yaptığı paylaşımda[21]

“Muhafazakarların anlaması gereken bir husus var: Eşcinsellik, Batı’nın, seküler dünyanın teşvikiyle “yayılan” bir “tercih değil.” Bazı insanlar için doğuştan gelen (yani “fıtri”) bir eğilim. Onun için her toplumda var. Batı teşvikiyle “yayılan” şey, bunun hoş görülmesi fikri. “Bize ne, bizim dini metinlerimize göre haramdır, mel’undur diyebilirsiniz tabi ki. Çünkü “tasvip etmeme özgürlüğünüz” elbette var. Ama iki hususu görmeniz lazım: Eşcinseller de sizin gibi eşit vatandaş. Bir arada yaşamanın asgari kurallarını kabul etmeniz lazım” şeklinde açıklamada bulundu. Keza ilahiyatçı Cemil Kılıç, Cumhuriyet Gazetesi’nden İpek Özbey’in sorularını yanıtlarken,

“Malum tartışma eşcinsellik üzerinde yoğunlaştı. Lut kavminin helak edilmesi üzerinden bir takım görüşler açıklandı. Denildi ki ‘Kur’an eşcinselliği yasaklamıştır.’ Halbuki böyle çok netlikle ifade edebileceğimiz, kesin bir durum söz konusu değil Kur’an’da. Zira eşcinsellik veya başka bir cinsel yönelim, bu konularda uzman değilim ama anlatıldığı kadarıyla fıtri, doğuştan gelen bir duygu olabiliyor. Fıtri olan bir şey günah olarak telakki edilemez. Lut Kavmi ile ilgili anlatılanlar doğru yorumlanmalıdır” açıklamalarında bulunuyor[22] (Cumhuriyet Gazetesi ,İpek Özbey Röp.).

Aynı röportajda Kılıç: “Dolayısıyla Kur’an, kim eşcinselse onu öldürün, yakın, ateşe verin demiyor. Evet, eşcinsellik bana da gayri tabii / anormal geliyor. Bu belki eleştirilebilir ama eşcinsellere saygısızlık etmek istemem. Bu benim görüşüm. Onlar farklı düşünebilir elbette. Bununla birlikte bugün abartıldığı gibi ‘Eşcinseller katledilmesi gereken insanlardır, hastalık yayarlar’ gibi bir anlayış insafsızdır ve Kuran’a uygun değildir. Çünkü Hazreti Muhammed’in döneminde de eşcinsellerin, hatta travestilerin olduğunu biliyoruz. Kadın gibi giyinen erkeklerin, erkek gibi giyinen kadınların olduğunu biliyoruz. Bunlara karşı Hazreti Peygamber’in bir ceza uygulamadığını da biliyoruz. Normal karşıladığını söylemiyorum. Onlarla kendi arasında bir mesafe koymadı da demiyorum ama onlara karşı bir ceza uygulamıyor.” ifadelerini kullanıyor (Cumhuriyet Gazetesi ,İpek Özbey Röp.).

Karar Gazetesi yazarı ve Karar TV programcısı Yıldıray Oğur, Karar Gazetesi’nden yayımlanan “Bu ülkeyi başkalarıyla paylaşmak zorundayım, bu ülkeyi başkalarıyla paylaşmak zorundasın” adlı yazısında, Diyanet İşleri Başkanı’nın sözlerini merkezine alan ve eleştiren bir yazı kaleme aldı. Oğur yazısında, LGBTİ+’lara yönelik nefret kampanyasını destekleyen ve kampanyaya katılanlara seslenerek: “Sadece inancınız olması yetmiyor, bu inançla ne yapacağınız, onlarla nasıl birlikte yaşayacağınızla ilgili bir fikriniz, teklifiniz de olması gerekiyor. Tabii ki bu teklifin, insan haklarına uygun olması, onlarla bunu konuşmak için medeni bir diyalog kurmanız da gerekiyor. Sevseniz de sevmeseniz de fikirlerinden, inançlarından ya da inançsızlıklarından, yaşam tarzlarından, cinsel tercihlerinden, ırklarından, mezheplerinden hoşlanmadığınız milyonlarca insanla birlikte yaşamak zorundasınız.” sözlerini ifade etti (Karar Gazetesi).

Demokrasi ve Atılım Partisi, kendini merkez sağ ve liberal olarak tanımlayan ve bu anlamda bireysel hak ve özgürlüklerden, katılımcı demokrasiden ve şeffaf yönetimden bahsetmesiyle ön plana çıkan bir siyasi parti olarak, ulaşabileceği ve dönüştürme potansiyeli olan, mevcut iktidarın kutuplaştırıcı ve saldırgan söyleminden bıkkın, yeni ve yenilikçi bir harekete angaje olması çok muhtemel seçmen kitlesi bulunuyor. Demokrasi ve Atılım Partisi’nin topluma neyi nasıl anlatacağı, kuracağı söylemin ve bu söylem içerisinde kimleri kapsayıp kimleri dışarıda bırakacağı büyük önem arz ediyor ve Demokrasi ve Atılım Partisi’nin potansiyeli tam da burada yatıyor.

LGBTİ+ hareketi ile ideolojik bir ortaklıktan bahsetmek çok mümkün olmasa da Demokrasi ve Atılım Partisi temel insan hakları ve demokratik değerler üzerinden kurulabilecek bir koalisyonun potansiyel bir parçası olabilir. Bu koalisyonun parçası olmak dini anlamda muhafazakar değerlerle çelişmek anlamına gelmediği gibi bu koalisyonun bir parçası olmaya direnmek de aynı zamanda Demokrasi ve Atılım Partisi’nin tahayyül ettiği ve Genel Başkan Ali Babacan’ın pek çok kez dile getirdiği açık toplum felsefesiyle de çelişmek anlamına gelir. LGBTİ+ örgütleri, LGBTİ+ toplumuna karşı aldıkları sorumluluk gereği, geçmişte de olduğu gibi pek çok farklı siyasi partiyle yan yana gelmeye, fikir alışverişinde bulunmaya ve diyalog zeminini kurmaya açıktır. Demokrasi ve Atılım Partisi de hareketin temas kurması gereken aktörlerden biri olabilir. Ancak, her şeye rağmen Demokrasi ve Atılım Partisi’nin siyasi arenada ömrünün ne kadar olacağı, bu varoluş sürecini nasıl yürüteceğini, LGBTİ+ yurttaşların taleplerine nasıl karşılık vereceğini, partinin bir toplum mefhumu olup olmadığını ve Deva Partisi’nin LGBTİ+’lara deva olup olamayacağını hep birlikte göreceğiz.

Fotoğraf: Delia Giandeini

Referanslar

Acemoğlu, Daron. Dar Koridor. Çev: Yüksel Taşkın. İstanbul, Doğan Kitap, 2019.

Ali Babacan, Röp. Yapan Ayşe Sayın. BBC Türkçe, 12 Mayıs 2020, https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-52634142?at_medium=custom7&at_custom2=twitter&at_custom4=7A2A4FA4-9446-11EA-AFA3-81143A982C1E&at_campaign=64&at_custom1=%5Bpost+type%5D&at_custom3=BBC+Turkce.

Butler, Judith. Biziz, Halk!, İstanbul, Koç Üniversitesi Yayınları, Mayıs 2018.

Cemil Kılıç, Röp. Yapan İpek Özbey, Cumhuriyet Gazetesi, 29 Nisan 2020, https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/diyanet-kurana-uygun-konusmuyor-1735694

Devlet Kutsalsa, O Zaman 28 Şubat’ta Sussaydık. Karar TV, İstanbul, 11 Mayıs 2020.

Dikmen, Kerem. “LGBTİ+ Özneler ve Hak Savunucuları Ne İstiyor, Neyi İstemiyor?”. Gazeete Duvar, 11 Mayıs 2020, https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2020/05/11/lgbti-ozneler-ve-hak-savunuculari-neyi-istiyor-neyi-istemiyor/.

Kuçuradi, İoanna. İnsan Hakları: Kavramları ve Sorunları. Ankara, Türkiye Felsefe Kurumu, 2016.

Kübra Par’la Açık ve Net. Habertürk, İstanbul, 3 Mayıs 2020,

Oğur, Yıldıray. “Bu ülkeyi başkalarıyla paylaşmak zorundayım, bu ülkeyi başkalarıyla paylaşmak zorundasın, Karar Gazetesi, 29 Nisan 2020, https://www.karar.com/ulkeyi-paylasmak-zorundayim-ulkeyi-paylasmak-zorundasin-1559777

Sosyal Politika, Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği. LGBT Yurttaşların Yeni Anayasaya Yönelik Talepleri. TACSO, Nisan 2012. http://www.spod.org.tr/SourceFiles/pdf-20181122164438.pdf

Sosyal Politika, Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği. Yerel Siyasette LGBTİ Hakları. Aralık 2014. http://www.spod.org.tr/SourceFiles/pdf-20181122164722.pdf


[1] https://www.kaosgl.org/gokkusagi-forumu-kose-yazisi/lgbt-hareketi-anayasa-kampanyalari-ve-bugun

[2] https://yesilgazete.org/blog/2011/09/21/fatma-sahin-lgbtler-anayasa-surecine-katilsin/

[3] https://t24.com.tr/haber/spod-lgbtlerin-siyasi-temsili-icin-chp-ile-gorustu,244591

[4] https://www.kaosgl.org/haber/diyanet-in-cuma-hutbesinde-nefret-islam-escinselligi-lanetliyor

[5] https://twitter.com/i_alperakalin/status/1254723315383631873?s=12

[6] https://twitter.com/metinkasikoglu/status/1255094584851529729?s=20

[7] Deva Parti Programı, sf. 10.

[8] https://www.youtube.com/watch?v=kdMhfnnOD70

[9] https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-52634142?at_medium=custom7&at_custom2=twitter&at_custom4=7A2A4FA4-9446-11EA-AFA3-81143A982C1E&at_campaign=64&at_custom1=%5Bpost+type%5D&at_custom3=BBC+Turkce

[10] Deva Parti Programı, sf. 7.

[11] Deva Parti Programı, sf. 8.

[12] Deva Parti Programı, sf. 11.

[13] Deva Parti Programı, sf. 11.

[14] Deva Parti Programı, sf. 10.

[15] Deva Parti Programı, sf. 11.

[16] Deva Parti Programı, sf. 11.

[17] Deva Parti Programı, sf. 71.

[18] Deva Parti Programı, sf. 38.

[19] https://www.kaosgl.org/haber/kavaf-escinseller-evlenemiyor-evlat-da-edinemezler

[20] 140 Journos’un “Sakın Kader Deme” Belgeseli.

[21] https://twitter.com/AkyolMustafa/status/1255465434163433474?s=20

[22] https://t24.com.tr/haber/ilahiyatci-cemil-kilic-tan-diyanet-e-elestiri-kuran-in-manasini-ve-yorumunu-maalesef-carpitmis-durumdalar,875636