Türkiye LGBTİ+ hareketi yaklaşık otuz yıllık bir geçmişe sahip. Geçen süre içinde LGBTİ+’lar, her alanda devam eden yok sayma, ötekileştirme ve hak ihlallerine karşı mücadelesini sürdürdü, eşitlik taleplerini yükseltti. Bu mücadele LGBTİ+’lara, birlikte öğrenme ve birlikte güçlenme deneyimi sağlarken, aynı zamanda toplumun çeşitli kesimleri ile temas etmek için de fırsatlar sundu. Elbette ki bu; inişli çıkışlı, uzun bir yolculuktu. 

Devletin, tutumuna baktığımızda ise gerek örgütlülüğün ve örgütlerin öne çıktığı son otuz yıl gerekse daha öncesi için yoğunluğu değişse de sistematik saldırıların sürekliliğinden bahsetmek mümkün. Bununla birlikte LGBTİ+’ların örgütlü olarak kamusal alana çıktığı dönem ve belki de Ak Partili yıllar olarak adlandırabileceğimiz son 20 yıla baktığımızda ise Ankara, İstanbul, İzmir ve Bursa’da ilk LGBTİ+ derneklerin kurulması, feminist hareket ile birlikte toplumsal cinsiyet eşitliğine dair her alanda yürütülen çalışmalar, İstanbul Sözleşmesi’nde “cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği” ibarelerinin yer alması, 2012 Anayasa yapım sürecinde LGBTİ+ örgütlerinin aktif olarak sürece dahil olma girişimleri ve özelikle eşitlik ve nefret suçu ile ilgili maddelerde gündem belirlemeleri, 2013 Gezi eylemleri ile birlikte LGBTİ+’ların toplumun çok çeşitli kesimleri ile karşılaşma, tanışma ve kendini anlatma fırsatı yakalaması, yeni nesil toplumsal hareketlerin aktörlerinden biri haline gelmesi, 2014 yerel seçim sürecinde pek çok siyasi parti ve şehirde LGBTİ+’ların açık kimlikleri ile belediye meclis üyesi adayı olmaları, 2015 Onur Yürüyüşü ile başlayan ve son beş yıldır başta İstanbul olmak üzere Türkiye’nin çeşitli şehirlerdeki onur yürüyüşlerine yönelik polis müdahaleleri, 2017 Kasım’ında Ankara Valiliği’nin şehirdeki tüm LGBTİ+ etkinliklerini yasaklanması, ifade ve örgütlenme özgürlüğüne yönelik yoğun baskıların yaşanması gibi bir çırpıda sayılamayacak gelişmeden bahsetmek mümkün. Her ne kadar bu yazının konusu, son bir ay içindeki gelişmeleri ele alarak bir pencere açmaya çalışmak olsa da LGBTİ+ hak mücadelesini hafızasızlaştırma girişimleri içinde en azından belli başlı gelişmeleri hatırlamak gerektiğini düşünüyorum. Diğer bir açıdan da bu mücadelenin sadece kimlik mücadelesi olmadığı, herkes için insan hakları, eşitlik, özgürlük ve barış mücadelesi olduğunu vurgulamakta da fayda görüyorum. 

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın, 24 Nisan’daki Cuma hutbesinde yer verdiği “İslam zinayı en büyük haramlardan kabul ediyor. Lûtîliği, Eşcinselliği lanetliyor.” ifadeleri ile başlayan ve LGBTİ+’lara yönelik nefret söylemlerine, hedef göstermelere uzanan bir süreç yaşadık. İçeriği ve kaynağına bakıldığında bu açıklamanın ilk olmadığını biliyoruz. Bir devlet kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı ve başka devlet kurumları Anayasa’ya, yasalara, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere ve pek tabii insan haklarına aykırı benzer açıklamalara daha önce de yer vermişti. (Öyle ki bu yazıyı yazdığım sırada, 25 Mayıs’ta, yine bir devlet kurumu olan TRT1’de yayınlanan “Doğrusu Ne” isimli programda ayrımcılığı meşrulaştırılan ifadeler kullanıldı.) 24 Nisan ile başlayan süreci, öncekilerden ayıran ise siyasi partiler, barolar, insan hakları örgütleri ve sivil toplumdan belki de beklenmediği şekilde, hızla gelen ve hukuki dayanaklarla temellendirilmiş tepkiler oldu. Pek çok kurum Diyanet’in görev ve sorumlulukları hatırlatarak, Erbaş’ın suç işlediğini vurguladı. Sonrası ise malumunuz artık alışık olduğumuz şekli ile, her eleştiri karşısında olduğu gibi iktidar bloğunda hep bir ağızdan, sahip çıkan açıklamaların geldiğini gördük. Nihayetinde Cumhurbaşkanı Erdoğan da 27 Nisan’daki konuşmasında Erbaş’a destek verdiğini açıkladı. Tabii, bu süreçte ana akım medyada ve sosyal medyada nefret söyleminin yer aldığı içerikler de artarak devam etti.

Diyanet açıklaması üstünden henüz bir ay geçmemişti ki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, 21 Mayıs’ta Haber Global’de katıldığı programda, “Eşcinsel evlilikleri onaylıyor musunuz?” sorusuna “Tabii ki eşcinsel vatandaşlarımızın da yaşam kalitelerini ya da yaşamla ilgili özgürlüklerini korumakla ilgili sorumluluğumuz var. Geçmişte bu görevi yapmış insanların sorumluluğu olduğu gibi benim de var, benden sonraki belediye başkanlarının da var, ülkeyi yönetenlerin de var. Ama tabii şunu söylemekte fayda görüyorum ki, eşcinsel evliliğe izin verilmesi hususuna henüz toplumumuzun hazır olmadığının da altını çizmek isterim.” cevabını verdi. İmamoğlu’nun açıklaması ana akım medyada geniş yer bulurken, destek ve eleştiriler de dikkat çekti. 

Yine bu bir aylık süreçte farklı siyasi parti temsilcilerine, çeşitli platformlarda, LGBTİ+’lar ile ilgili sorular soruldu. Pek çok siyasetçi, milletvekili, belediye başkanı konu ile ilgili görüşlerini sosyal medya hesaplarından paylaştı. LGBTİ+ haklarına vurgu yapan hashtagler ve nefret söylemi barındıran hashtagler farklı zamanlarda sosyal medyada TT oldu.

Korona virüs pandemisinin en azından sağlık boyutundaki etkilerinin azalıp siyasetin tüm hızı ve yoğunluğu ile gündemimizdeki yerini yeniden almaya başladığı, erken seçim, baskın seçim tartışmalarının yapıldığı dönemde LGBTİ+’ların ana akım siyasette daha fazla konuşulmasına dair kendi açımdan birkaç noktaya işaret etmek istiyorum.

Öncelikle, Türkiye’de LGBTİ+ hakları, seçim ya da başka gündemlere sığdırılamayacak kadar gerçek ve acil bir mesele. Bu açıdan, LGBTİ+’ları hedef alan söylemler gündem değiştirmeye yönelik söylemler değil, giderek artan, sistematik olarak gerçekleştirilen saldırıların birer tezahürü. Çok değil ,son beş yıla bakmak bile toplumsal cinsiyet eşitliği karşıtı, LGBTİ+ karşıtı hiçbir söylemin tesadüf değil, bir politikanın parçası olduğunu görmek için yeterli. Bu söylemleri, istisna ve/veya gündem değiştirme çabası olarak okumak, verilen eşitlik mücadelesini ve kazanımlarını yok saymak anlamına geldiği gibi esasen geliştirilecek mücadele hattını belirleyebilmeyi de zorlaştırıyor. Pek çok muhalif aktörün, hedef gösterenin motivasyonu ve onun altında yatan politik derinliği okuyamadığını düşünüyorum, oysa en az hedef gösterenler kadar durumun farkında olunması gerekiyor.

Bununla bağlantılı olarak, hala LGBTİ+’ları içeren bir tartışma ortamına erişemediğimizi görüyoruz. İktidarı kadar, muhalefeti de “bağımsız ve tarafsız” medyası da LGBTİ+’lara dair konuşurken özneleri görmekten uzak. LGBTİ+’ların ne istediklerini, nasıl istediklerini kendi durdukları yerden yorumlama ve onun üzerinden politik tavır alma hali öncelikli olarak aşılması gerekenlerden. Sanıyorum ki; özneler, hak savunucuları ve alanda çalışan sivil toplum örgütleri ile diyalog geliştirmek, LGBTİ+’ların olduğu kadar, onlar için söz üretme iddiasında olan kişi ve kurumların da işini kolaylaştıracaktır. Dahası, gerçek bir eşitlik politikası ancak öznelerin tüm süreçlere doğrudan katılımı ile mümkün olabilir.

Toplum eşitliğe hazır mı? Bu sorunun cevabına gelmeden önce insan hakları açısından şunu çok net söyleyebilmemiz gerekiyor: Hiçbirimizin hiçbir hakkı, birilerinin, bir grubun, bir toplumun inisiyatifinde değil. Doğuştan kazandığımız ve teslim edilmemiş haklar için yapılması gereken sadece amasız, fakatsız bir an önce o hakların, sahiplerine teslim edilmesidir. Siyasetçilerin, yöneticilerin sorumluluğu da anayasal eşitlik için çalışmak ve buna paralel olarak toplumu eşitliğe hazırlamak olabilir. Her anlamda eşitliği örmek için herkesin kendi yetki ve imkanları dahilinde yapabileceği pek çok şey varken, toplumun eşitliğe kendi kendine hazırlanmasını beklemek ve/veya temel hakları bu hazırlık süreci ile ilişkilendirmek ne yazık ki sürece katkı koymuyor. Dahası,, Türkiye toplumunun mu yoksa Türkiye toplumu adına söz söyleyenlerin mi eşitlik fikrini tam olarak oturtamadıklarını ayrıca sorgulamak gerekiyor. Öyle ki, genişletilebilecek örneklerle eşit ve bir arada yaşam idealinde, devletin, çoğu zaman toplumun, gerisine düştüğünü söylemek yanlış olmaz sanırım.

Bugüne kadar bir şekilde LGBTİ+ haklarına dair söz üretmiş ya da bundan sonra üretme iddiasında olan tüm aktörlerin, katılımcı, kapsamlı, tutarlı, sürdürülebilir ve şeffaf bir politika ortaya koyması gerekiyor. Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği eşitliğini savunmak, bir insan hakları ve eşitlik turnusolü durumuna gelmişken ve artık Türkiye’nin “yokmuş gibi” yapılamayacak bir meselesi iken bu konuda olumlu ya da olumsuz bir söz üretmemenin siyaseten bir karşılığı olduğunu düşünüyorum. Hele ki Türkiye için evrensel standartlarda bir hak, hukuk ve özgürlük vizyonu oluşturma iddiasında bulunan partilerin söz konusu LGBTİ+’ların eşitliği olunca tökezlemesi durumunda, benzer hayali taşıyan kimse kafasını kuma gömmeyecektir.

Son olarak; hak talebi, deneyimden beslenir. LGBTİ+’lar tüm zorluklara rağmen, eşitlenme yolunda emin adımlarla ilerledi ve kısıtlı alanlarda da olsa eşitlenme deneyimini yaşadı. Yok sayılmaktan yasaklanmaya, marjinalleştirilmeye, kriminalize edilmeye uzanan ve şu an gittikçe sancılı hale gelen  bu yolun sonunun, muhatap alınmaya ve nihayetinde eşitlenmeye çıkacağını gören LGBTİ+’ların, çıktıkları dolaplara tekrar girmelerini beklemek gerçekçi değil. Özetle, LGBTİ+’lar eşitlik istiyor, eşitlenme mücadelesi veriyor ve bu gerçeği yok sayarak yapılan siyasetlerin vizyonu dar, geleceği ise parlak değil.

Fotoğraf: Jose Pablo Garcia