Tüm devletlerin, yönetim işlerini kolaylaştıracak ideal bir yurttaş modelinin olması olağan. Bunu gerçekleştirmek için yapılanmaları ve çaba sarf etmeleri de kaçınılmaz. Ancak, bu açıdan aralarında bazı farklılıklar, ideal toplum vizyonları ve hangi kurumlarının o büyük resme ne şekilde ve başarıyla hizmet ettiklerine göre ortaya çıkar. Ama en çok da onunla uyumlu yurttaş yetiştirme politikalarında ve pratiklerinde.

Türkiye tarih-coğrafyasında modern yurttaşlık eğitimine bakıldığında, hepimizin gayet iyi bildiği dikkat çeken birkaç noktayı maddeler halinde özetlemek gerekirse:

  • Osmanlı Devleti’nin tebaasından Türkiye Cumhuriyeti modern ulus-devletinin yurttaşına geçiş sürecinde, II. Meşrutiyet’ten günümüze kadar benimsenmiş yurttaşlık eğitimi modeli aynı; didaktik ve görev ağırlıklı. Öncelikli kurum da elbette okul.
  • Dogmatik müfredatta tek tipçi yurttaşlık bilgileri, otoriteye karşı korku temelli saygı, itaat ve katı disiplin ön planda. Müdürler ve öğretmenler, hal ve gidiş meselelerini devlet adına halletmekle yükümlü.
  • Okul öncesi çocuklar hiçbir şeyden anlamayacak kadar ufaklar. “Aile” de kutsal ve özel/mahrem alan. Ama zaten orada da devletin iyi terbiye edilmiş usta ajanları var: Aile reisi ve disiplin amiri olarak tayin edilmiş babalar ve ilk görevi vatana hayırlı, uğruna canını verecek evlat yetiştirmek olan analar. Nasılsa onlar, din, örf, adet, gelenekler yordamıyla, sezgileriyle, kendi öğrendikleri gibi filan bu işi gereğince yerine getirirler.

Baba İktidar ve Ana Muhalefet

Bu Anneler Günü’nde şu “ana” hususlara hak ettiği değeri vermeden atlamak elbette olmaz:

-Tüm dünyada ulusların ve Türkiye’de de insanların pek çok alandaki başarısının en yakından ve yüksek ilişkili olan toplumsal göstergenin, anaların eğitiminin “niteliği” ile doğru orantılı olması.

– Gerek STK’lar gerekse devlet, muhtelif proje ve programlar ile aile-içine ilgi gösterdiği oranda, başta “kadına yönelik şiddet” olmak üzere pek çok demokratikleşme göstergesinin aşağıya çekilmiş olması.

– Toplumun en üstünde ve en altındaki aile kurumunda yapılanma ve yöneti(şi)m sisteminde egemen siyaset modelinin; güçlü iktidar “baba “ve onun karşısında erk talebi olmayan güçsüz muhalefet “ana” olması.

Öyle ise biz de bu aile modeline ve tarihselliğinin (yani kuşaklararası aktarımlarının, değişimlerinin, sebeplerinin vb.) ayrıntısına hiç girmeden bir bakalım. Şu günlerde, iktidar değişimi, muhalefetin güçlenmesi konuları gündemden düşmüyor. Hatta gün içinde defalarca yeni istatistikler ve önümüzdeki seçimlerde, olası oy dağılımı üzerine çeşitli senaryolar yazılıyor. Biz de şu aile albümünden en güncel bir fotoya birlikte bakalım ve şöyle bir fantazmik senaryo ile okuyalım:

Bir Aile Dramı

Yıllardır süregiden siyasi ahenksizlik, kutuplaştırıcı sözel sataşmalar, çocuklar arasında kendine sadık taraftar toplamalar, sır paylaşmalar, rant, rüşvet, yığınla kumar borcu, tefeciye, mafyaya kaptırılanlar, ipotekler, mal mülk satışları artmış, bütçe batmış, şantaj ahlaksızlıklar artmış. Şiddetli geçimsizlik artık ciddi çatışmalara ve açık şiddete dönüşmüş. İçerde can havliyle panik ve endişe, kavga kıyamet. Yara bere içinde veya hasarlı olmayan kimse yok.

Bağırış çağırış evin dışına taşmış. Değil yan komşulardan, mahalleden, küresel köyün öbür ucundan duyuluyor. Duyulmasa da zaten duvarlar camdan; sanalı, gelenekseli medyadan megafonla anında her yere canlı yayın! Şikayet edecek “kolluk kuvveti” veya fazla ilgilenen “yardımsever süper kurtarıcı” filan da yok. İçerden/dışardan sesler birbirine karışmış. En sık veya net duyulanlar: “Yeter be!” “Boşanın da kurtulalım!” “Manyak bunlar ya.”  “Büyükbaba da aynen böyle hasta adamdı bunların”. “Nur içinde yatsın, anneanne ne dindar ne ahlaklı kadındı; iyi ki bu günleri görmedi.” “Coğrafyanın suyundan mıdır, nedir?” “Yok, yok, tarihi tekerrür dedikleri bu işte.” “Ona kalıtım diyorlar, yavrum, genlerinde var bunların saldırganlık”. “Yok be, salak, kalıtımsal veya sonradan da olsa resmen şizofrenik aile; kafayı yediler işte.” “Ay kendini kesiyor bu!”

Adamakıllı çirkinleşen, rahatsız edici ve acı veren seslere kulaklarımız tıkayıp, biz devam edelim. Olabildiğince siyaset ötesi mesafeli ve duygusal açıdan nesnel bakalım: Baba da ana da zaten adamakıllı yaşlanmış, zihinler bulanık, yıpranmış veya yorgun. Hakikatler kolay algılanamaz ve sağlıklı muhakeme edilemez olmuş: birinin palavraları gerçek-ötesi, birinin söylemi basmakalıp ve demode!  En yaşlısından en gencine çocukların çoğu utanç, çaresizlik, öfke, yılgınlık, iş birliği vs. içinde. Ama hepsi de neredeyse “artık iflah olmaz” noktasında ve “n’apacağız biz şimdi” diye çözüm arayışında. Bazısı da erk sırası kendine gelecek diye veya bazısı mal/miras paylaşımı için umutlu. Hepsine birlikte topyekün bakınca oldukça naif ve kaotik:

H(ürriyetçiler) içerde kilitli veya terörize olmuş, korkudan saklanıyor. En eski, büyük ve sadık olanı İ(slami) bile artık sorguluyor, içerden yarılıyor. J(oker) diasporada, kendi eşeğini bağlamış bir kazığa; ya uzaktan izliyor ya da ilgilenmiyor artık. K(ominist/Kemalist) bölünmüş, L(iberal ekonomist/Liboş ideolojik) bölünmüş, M(illiyetçi “iyi”/”kötü”) diye birazı anacıl,  babacıl bölünmüş. Zaten 1980’de N(e? Nasıl?) kimin çocuğu hala belirsiz, “sivilleşme (doğum) sancıları” sırasındaki darbede ölmüş. Travma ardı sessizlikte O(rducu), Ö(dlek) ve P(aragöz) üçüzler! Sonrası son derece hızlı türemiş ve çifte kavrulmuş tipler: R(eel üretimsiz Rantçı), S(ıcak paralı Sermaye), Ş(ahlanan Şirket), T(arımsız Toprak arazi), U(lus Umutsuz). Dışardan esen küreselleşme rüzgarları adamakıllı sertleşince; palyatif politik ekonomik çözümler; kimlik politikaları: Etnik, dini, cinsel ve toplumsal cinsiyet dahil muhtelif krizler ve etnik-sosyal ayrışmalar peş peşe. XX, XY ve YY (Yoksul/Yoksun) kuşakları “kayıp”! Zaten artık harfler de karman çorman (LGBTİQ+?), her şey birbirine girmiş, dijital düzen ve sanal gerçeklik alt üst.

Kimse artık ne, nedir bilmiyor. Kimse kimseyi dinlemiyor, zaten laftan da anlamıyor. Kötekle de durmuyor. Kayıpların, faili meçhullerin arkası kesilmiyor. İfşa olunan sırlar bitmeden yenileri türüyor. Dertler dinmiyor. İnsanlar pıtır pıtır ölüyor. Kimse, neye ve niçin güveneceğini bilmiyor! Ve bugün artık tüm gözler ilk kez oy kullanacak olan Z kuşağına çevrilmiş durumda. Bu ulusu (tekne kazıntısı) Z kuşağı kurtaracak, öyle mi? Peki, ana tarafına da baba tarafına da benzemeyen bu “asi ve küstah Z kuşağı”, adını nereden mi alıyor? “Zurnanın Zırt” dediği yerden olmasın sakın?

Bu “modern” toplumda artık türlü sebeplerle önce anayı, sonra çocukları ve kendi vuran baba öyküleri hiç duyulmamış değil! Geleneksel dini kültürde ise intihar etmenin günah sayılmadığı, tercih hakkı tanınıp izin verildiği veya teşebbüs edeni kendi canını tehlikeye atıp kurtarılmadığı da görülmüş değil! Peki hipnoz halinde onu seyredecek, videoya çekip paylaşacak, düşmüşlük veya acıyla alay edecek; işini kolaylaştırmasına yardım edecek; “hak etmişti, daha önce yapmadığı kabahat” vs. diyecek kadar, kendine ve insanlığa yabancılaşmak? Kimdi o “şizofrenik bunlar” diyen? Bu aileyi seçim mi kurtaracak, sandığı bekleyerek mi demokratikleştirecek?

Esas vurgulamak istediğim ve asla unutmamak gerekir ki, bu dramatik aile fotosunda temsili “baba” devlettir; onu yönete(meye)n iktidar değil! “Ana” da  ulustur; onu yönete(meye)n muhalefet değil! Çocuklar da eğer COVID’den sağ çıkarsa oy kullanacak olan en yaşlısından, ilk kez oy kullanacak olan en gencine kadar seçmenler; yani halkın ta kendisi, tamamı!

Seçim Öncesi Toparlanma

Daha da açıkçası; güçlenmesi, daha fazla lime lime edilmeden onarılması ve iyi-leştirilmesi gereken: “devlet” ve “ulus”. “Kucaklayıcı demokrasi”de kucaklaşacak olan, ulus ile devlettir: Kimsenin anası değil, babası değil. Nefret ve her gün küfür edilen veya yok sayılan, aşağılanan (iç “düşman”) “kardeş” değil. Madem ki ele güne (dış “dost”) el açmak istemeyecek kadar da gururlu bu geniş aile; “ulusal egemenlik” ve “özerklik” ne arzu dolu hayallerle ne özgürlükleri kısıtlayarak, haksızlıklara, yolsuzluklara göz yumarak, ne de paranoyak hezeyanlara kapılıp gerçek-ötesi güvenlik önlemleri almak adına daha çok şiddet kullanılarak sürdürülebilir.

Hep birlikte silkinip toparlanmak gerekecek. Herkesin sorumluluğunun olduğu “katılımcı” ve herkesi gerçekten eşitlikçi bir anlayışla dahil edecek “kapsayıcı” demokratikleşme tabandan gelecek. Sivil ve darbesiz demokratikleşme doğrudan halkın kendi arzu ve istenci ile başlayacak. Travmasız geçmemiş tarihsel onarım, siyasi-psikolojik özgürleşme ve toplumsal dönüşümü kendisi içeriden, damardan isteyecek. Tepeden görev verilmesini beklemeyecek. Katılımcı yurttaş olarak sorumluluk paylaşacak.

Bazıları, özellikle de endişeli modern ve sabırsız pragmatik demokratlar, benim bu yazdıklarımın, “koltuğu bırakmamak için her türlü dalavereye devam edecek olan mevcut iktidarın ekmeğine yağ bal süreceğini” söylüyorlar. Bazıları da “satır aralarındaki nüansların yeterince açık veya somut” olmadığını. “Madem ki muhalefetin güçlenmesi herkesin iyiliği için şart, doğrudan siyasi muhalefete hitap et” filan. Hayret ama madem öyle, pekala.

İyi Demokrasi İçin Muhalefet Nasıl Güçlenir?

O halde, ilk olarak “ana” muhalefetin başını çeken CHP’nin altı okundan başlayalım biz de örneğin: Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik ve İnkilapçılık. Yani Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkeleri. Logo yenileme girişimlerinde bile, bu temsili oklar çok sivri kaldı artık. Bazıları farklı kuşaklardan seçmenlere batmaya başladı. Bazılarının temcit pilavı gibi söylemlerde tekrarı ya kulak tırmalıyor ya da bayıyor. “Temsili demokrasi” için logolu temsil eski muhafazakâr kuşak için alakasız konu veya yeterli olabilir. Ancak, somut olarak da mecazi olarak da temsil ettiği değerler ve gerçek yaşamdaki karşılıkları anlamında hemen hepsi çok aşınmış durumda. Nitekim yıllardır ısrarla ısrarla anlatmaya çalıştığım gibi, temsili demokrasi dünyada da çöktü. Faşizan popülist yönetimler gökten zembille bir gecede inmedi. İsterse parlamenter sisteme geri dönmeye çalışılsın, artık kesinlikle yetmez. Ciddi takviyeler ister. Ok(lar) da nitekim yaylarından çoktan çıktı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olamaz!

Günümüz için geçilmesi şart olan “kapsayıcı, kucaklayıcı ve katılımcı demokrasinin” olmazsa olmaz iki ilkesi “demokratiklik” ve “özgürlük”. Ama her iki ilke de 6 okun ilkeleri arasında yer almıyor. Öyle ise bu iki ilkeyi, sosyal ve laik devlet vizyonuna uygun toplumsal pratiklerde ivedilikle gerçekleştirmeye çalışılmalı. Mevcut oklar içinde şu konjonktürde en elzem dönüştürücü olabilecek olanlar, aynı zamanda da kısıtlar dahilinde en uygun eklemlenebilinecek olan ikisi: “Halkçılık” ve “İnkılapçılık” ilkeleri. Diğerleri özellikle ve bilinçli bir şekilde şimdilik kenarda tutulmalı.

Demokratikleşme ve özgürleşme kavramlarının anlam ve gündelik hayata tercümelerine yakından bakmaya daha sonra devam etmek üzere, bu iki ilke nasıl yeniden canlandırılabilir, ona geçelim o halde.

Her şeyden önce, “Halkçılık” ilkesini bu tıkanıklığın baş müsebbiplerinden olan popülist siyasetlerden ayırt etmek için “Ulusçuluk” şeklinde okumalı. Ulusun dirilmesi ve erki paylaşması olarak anlamalı ve anlatmalı. İkincisi de sorunlu ve kısmi sorumlu keza; Atatürk inkılaplarına, Atatürk’ün partisi, vb olmaya sürekli göndermeleri, daha doğrusu Atatürk’ü “rahat bırakmalı” biraz: İnkılapçılığı, “devrimci ruh ve kökten dönüştürücü eylemler” olarak okumalı. Son yerel seçimlerde, başarılı örnekleri de sergilendi üstelik. Salt söylemde ve retorik tazeleyerek değil; değişimi iktidar olmadan önce başlatarak, öyle davranmalı.

Söylemekle veya Dinlemekle Olmaz, Yapmakla Olur!

İdeal toplum tasarımlarında ve onun gizil ideal yurttaşı varsayımlarında, eski alışkanlık olan toplum mühendisliği kurgularından ve manipülatif siyasi taktiklerden ivedilikle vaz geçilmeli.

Katılımcılık, parti içinde, ama öncelikle de kurumsal siyaset dışındaki sade ve gönüllü yurttaşlarla, şeffaf biçimde ve kamusal alanda buluşarak başlamalı. Ucuz popülist yöntemlere başvurmaksızın; sosyal devletin tamiratına, yani depreme dayanıklı güçlendirilmesine, parti veya başka kimliklere veya önyargılara bakılmaksızın ulusun tabanına somut ve ucu açık proje fikirleri ile açılmalı.

Medyanın yozlaşmış, açık alan mitinglerinin yasaklanmış olduğu ve COVID ortamında, çoktan yeni kamusal alan olmuş dijital mecralardan yararlanılarak, geniş katılımlı halk çalıştayları sıklıkla düzenlenmeli. Öyle partili önderlerin bildiri sunup, diğerlerinin dinleyip soru yönelteceği ve bir defalık buluşmalar şeklinde de asla değil. Bunlar, aynı katılımcı grupların adanmışlığı ile, diziler şeklinde ve sistematik olarak sürdürülmeli.

Herhangi bir parti veya başka kimliksel veri veya ayrıma gereksinim duymaksızın, genç/yaşlı tüm katılımcılara açık olunmalı. İşe iktisadi toparlanma, yoksulluk, işsizlik, yoksunluk, gelecek umutları, yeşil çevre, dijital teknoloji gibi farklı odaklı ve son derece somut konular ile başlanıp, onların nerede durdukları, görüş ve beklentileri ile sistematik başlamalı. İçerikten bile önce; demokratik, iş odaklı ve verimli iletişim biçimlerine önem verilmeli.

Bu arada iç/dış siyasette hangi gelişmeler veya olaylar olacak olursa olsun, (özellikle de bu ilk krize müdahale ve toparlanma aşamasında), kesinlikle sataşmalara, gündem belirleyici, çelme takıcı taktiklerini muhatap almak tuzağına düşmemeli. Foya çıkarmak veya kendini aklamak adına bile olsa, asla öncelik ve önem verilmemeli. Gerektikçe, “doğruculuk testi” sakin ve mesafeli biçimde olgular ve somut veriler ile belirli bir alt birim tarafından sürdürülmeli ve düzenli olarak nesnel yayınlanmalı ve belirli bir online adreste erişime açık olmalı. “Kaç oy devşirilirse iktidar olunur”, “hangi kadroya kimler getirilebilir”, gibi hesaplar ile fazla ilgilenmemeli. Yaratıcı insani enerji ve kısıtlı maddi kaynaklar gereksiz yerlere harcanmamalı.

Özellikle de ulusa seslenişlerde ve bu olası çalıştaylarda; edilgenlik ve eli kolu bağlanmışlık, yandaş medya sapkınlıkları, ağzı tıkanmışlık, sürekli iftira atılmışlık, kendine acıma edebiyatından ve görüntüsünden çıkılmalı. Bu konularda çok yerinde analizleri ve tespitleri dahi olsa; yapılmış haddi hesabı olmayan ahlaksızlıklar ve yolsuzluklar, hangi enkazlar devralınacak, vb konularında halkı sözel tartışmalarla ikna girişimlerinden uzak durulmalı. Bunların zaten, yürütülecek dürüst projelere yansıyacağına, halka şeffaf ve açık seçik tutuldukça ve sahici davranışlarda insanlar tarafından görülüp takdir edileceğine inanmalı. Halkın iyiyi kötüyü, sahiciyi sahteyi ayırt edebileceğine güvenilmeli. Bunun için de önce gerekli sükûnet sağlanmalı; gürültü dindirilmeli, saldırganlıklar sönümlendirilmeli.

Şunlar çok net anlaşılmalı ki, artık yurttaşı “sandıkta oyu gerekli olan kitleden biri” olarak görmeyen ve ona “özerk özne” şeklinde yaklaşmayan, değer vermeyen hiçbir aday parti veya ittifak, iktidar falan olamaz. Siyasetin aşırı kirlendiği, yozlaştığı, hiçbir siyasetçiye ve dahası yurttaşın kendine güveni kalmadığı bir dönemde kendini temizlemeden, dürüstlükle anlatmadan, onu sahici bir ilgiyle dinlemeden de yeniden ne güven inşa edilir ne oy kazanılır.

Sonuç olarak, muhalefet kendi tabanından da aynı tutumu benimsemesini, yani iktidarla alaycı biçimde uğraşıp, öfke kusup, diş bilemeyi, kısaca ergenlerden bile daha çocukça davranışları, sarkastik tavırları artık bırakmasını talep etmeli. Onun yerine, bugünden itibaren yapmaya başladığı projelerinde kendine el vermesini sağlamalı. Hala çok şanslı ki bu ulusta hemen her yaşta, parti ve siyaset ötesinde kalbi bu ülke için çarpan, kafası çalışan, sağduyulu çocuklar var. Onları akıllıca organize ve mobilize etmeye girişmeli.

Fotoğraf: Joseph Chan