Yaklaşık 34 yıl önce, 26 Nisan 1986 günü sabah saat 1.23’te, tarihin en büyük nükleer felaketi gerçekleşti. Çernobil nükleer santrali ters giden bir test sonucu patladı ve nükleer çekirdek açığa çıktı. Çevreye yayılan radyasyonla patlamanın hemen ardından onlarca insan hasta düştü: şiddetli başarısı, ağızda metalik bir tat, öksürük ve kusma şikayetleri yapıldı. 26 Nisan akşamı itibariyle iki kişi ölmüş, 52 kişi ise hastaneye kaldırılmıştı. Işık hızıyla gelişen bu kriz karşısında, Sovyet yönetiminin santralin hemen yakınındaki Pripyat şehrinin boşaltılması kararını alması için tam 36 saat gerekti. Sovyet yönetiminin Çernobil’de bir kaza meydana geldiğini gerçeğini ancak 28 Nisan akşamı kabul etti. O günün sabahı, 1000 kilometre ötede İsveç’te bulunan bir nükleer santral yüksek radyasyon alarmı vermeseydi, Sovyet yönetiminin kazayı kabul etmesi muhtemelen daha da gecikecekti.

Çernobil felaketinin nasıl gerçekleştiği ve Sovyet yönetiminin felaketle nasıl baş ettiği “Chernobyl” isimli HBO mini dizisinde detaylı bir şekilde ele alınıyor. Bu dizi Sovyet yönetiminin bu apaçık ve hızlı gelişen felaket karşısında oldukça geç tepki verdiğini, ancak, bıçak kemiğe dayandığında da inanılmaz bir etkinlikle devasa insan ve ekonomik kaynaklarını harekete geçirerek mücadele ettiğini anlatıyor.

Özetle, Çernobil nükleer santralinin yönetimi, esasında yükselme kaygısı ile yapılmaması gereken bir testi yaptırdığı için patlama oldu. Felaket gerçekleştikten sonra yetkililer, sorumlu tutulmama ve ceza almama kaygısı ile apaçık bir felaketi hasıraltı etmeye çalıştı, böylece merkezi devletin felaketin büyüklüğünü zamanında kavrayamamasına sebep oldu. Nitekim, Moskova, Çernobil’den gelen raporlar doğrultusunda sorunu ilk başta küçümserken, felaketin boyutunu ancak üst düzey bir heyeti bölgeye yolladıktan sonra fark edebildi. Ancak, Moskova sorunun vehametinden bir kez emin olduktan sonra, devletin bütün kaynaklarını inanılmaz bir hız ve etkinlikle bir araya getirebildi. Mesela, nükleer santraldeki yangının kontrol altına alınabilmesi için 5 bin ton kum, kurşun ve kil helikopterlerle reaktör üzerine dökülmesi gerekti. Aynı şekilde devletin bir çok insanı göz göre göre, başkalarının hayatını kurtarma adına ölmeye veya ciddi sağlık sorunlarına katlanmaya ikna edebilmesi daha derinden ideolojik endoktrinasyonunun da başarısını gösteriyor.

Her iki durumda da, yani krizlere geç tepki, ancak krizlerin çözümü için devasa kaynakları harekete geçirebilme, bürokratik devlet yapısı ile alakalı. Her bürokratik devlet yapısı kaçınılmaz olarak hiyerarşiktir. Ancak tabandan tepeye formal kanallar yoluyla geri-bilgi akışının ne kadar teşvik edildiği büyük oranda daha geniş resimde siyasal rejimin demokratikliği ile alakalı. Baskıcı otoriter rejimlerde, Sovyetler Birliği örneğinde olduğu gibi, tabandan tavana bürokratik geri-bilgi akışı büyük oranda risklidir. Bunun bir çok sebebi vardır. İdari hiyerarşinin epistemik hiyerarşiyi de çağrıştırdığı düşünülürse, herhangi bir geri-bilgi akışının hiyerarşideki üstlerin zımnen eleştirilmesi anlamına gelme ihtimali vardır. Üstüne üstlük, üstlerin astlarından gelen herhangi bir geri-bilgilendirmeyi engelleme ve bastırma yetkisi vardır. Ayrıca bürokratik çarklar içerisinde astların üstleri karşısında hemen hemen korumasız olması herhangi bir eleştirel geri-bilgi akışının cezalandırılma ihtimalini doğurur. Bu tür yapılarda yükselmenin en esaslı ve kolay yolu tepeden gelen emirleri harfi harfine yapmak, sorgulamamak ve olabilecek sorunları hasıraltı etmektir. Bu durum esasında hiyerarşinin her seviyesindeki kişiler için geçerlidir. Dolayısıyla otoriter rejimlerin aşırı hiyerarşik-bürokratik yapılarının sorumluluk alanlarındaki herhangi bir sorun veya krize karşı ilk tepkileri genel olarak hasıraltı etmektir. Çoğu zaman da bu işe yarar. Bir çok ufak tefek sorun ve kriz göz ardı edilir, zamanla çözümü beklenir. Ancak krizin büyüklüğü hasıraltı edilemeyecek boyuta ulaşıp rejim hiyerarşisinin en tepesine ulaştığında, aynı hantal bürokratik mekanizme inanılmaz etkin bir makineye dönüşebilir. Kararlar hızlı alınır ve en tepeden dikte edildiği için etkin bir şekilde uygulanır. Herhangi bir özgürlük veya insan hakkı kaygısı ile engelleme olmadığı için de devasa kaynaklar harekete geçirilerek krizle mücadele edilir.

Detayları henüz tam olarak bilmesek de, benzer bir bürokratik dinamiğin Çin devletini de paralize ettiğini ve Korona virüsü ile mücadeleye zamanında başlayamadığını düşünüyorum. South Morning China Post isimli bir Hong Kong gazetesinin iddiasına göre, Çin’de ilk Korona vakası kasım ayının ortasında Hubei eyaletinde görüldü. Dünya Sağlık Örgütü ise virüs bağlantılı hastalığın başlangıcını aralık ayı başı gösteriyor.  Takip eden günlerde bu virüsü kapanların sayısı her geçen gün arttı ve 31 Aralık günü itibariyle 266’ya yükseldi. 27 Aralık günü Hubei bölgesinden bir doktor, Zhang Jixian, Çinli yetkilileri bunun yeni bir virüs olduğu konusunda uyardı. Başka bir doktor Li Wenliang ise, 30 Aralık günü WeChat grubunda bir hastanın sağlık raporunu paylaştı ve toplamda yedi hastanın SARS virüsü şüphesiyle izole edildiği bilgisini yaydı. Dr. Li’nin söyledikleri internet haber sitelerinde yayınlanınca polis tarafından göz altına alındı ve uyarıldı. Global Times isimli Pekin merkezli bir gazete 1 Ocak günü 8 kişinin polis tarafından, tanımlanamayan bir akciğer enfeksiyonunun yayıldığı dedikodusunu yaptıkları ve bunu yaydıkları için tutuklandığı haberini geçti. Polis tarafından uyarılan Dr. Li, hastanedeki görevine geri döndü, ancak kısa bir süre sonra Korona virüsününü kendisi de kaparak, 7 Şubatta hayata gözlerini yumdu.

Çin merkez hükûmeti aslında Dünya Sağlık Örgütü’nün 31 Aralık’ta hastalıkla alakalı bilgilendirdi.  11-12 Ocak tarihindeki bilgilendirmesinde ancak bunun yeni bir virüs olduğunu kabul etti. Wuhan’da 41 vakanın ve sadece bir ölümün gerçekleştiğini iddia eden Çinli yetkililer, yeni virüsün insandan insana bulaştığı konusunda da delillerin yetersiz olduğu açıkladı. Bu bildirimden sadece dokuz gün sonra, Çin, virüsün insandan insana bulaştığını kabul etti. Aynı tarihte virüsü kapanların sayısını ise 218 olarak açıkladı.

Takip eden günler bürokratik otoriter bir rejimin krizle mücadele için radikal kararları kolayca alabildiğini ve bunları devasa kaynakları harekete geçirerek hayata geçirebildiğini gösterdi. İlk önce 23 Ocak’ta 11 milyondan fazla nüfusa sahip Wuhan şehri karantinaya alındı ve şehre her türlü giriş çıkış yasaklandı. 28 Ocak itibariyle Wuhan’a ek olarak Hubei eyaletinde 16 şehir daha karantinaya alınmıştı. Böylece toplamda 59 milyon kişi karantina altına alınmış oldu. Çin gerek Hubei’de gerekse ülkenin geri kalanında insanların sokağa çıkışlarına önemli kısıtlamalar da getirdi.

Çin bütün bu çabalarına karşın virüsün yayılmasını yine de engelleyemedi. 19 Mart itibariyle yaklaşık 80 bin kişi virüsü kaptı, bunlardan yaklaşık 3.200 kişi vefat etti. Ancak Çin devasa devlet gücünü harekete geçirmeseydi, 1.4 milyar nüfusunda kat be kat daha fazla sayıda insanın virüsü kapacağını ve hayatlarını kaybedeceğini kestirmek zor değil. Daha da önemlisi 19 Mart günü Çin ilk kez yeni bir virüs vakasının kaydedilmediğini açıkladı.

Çernobil ve Korona virüsü tamamen farklı örnekler olsa da, esasında aşırı bürokratik otoriter rejimlerin bu tür krizlere karşı nasıl tepki verdiklerini göstermesi açısından benzerler. Her iki durumda da rejimlerin krizi kabul etmesi zaman aldı. Ancak her iki durumda da rejimler krizi kabul ettikten sonra, devasa kaynakları harekete geçirip, son derece radikal kararları hızlı bir şekilde alıp, etkin bir şekilde hayata geçirebildi.

Yalnız Çernobil’den farklı olarak Korona virüs küresel bir kriz haline geldiği için çok önemli bir karşılaştırma yapma fırsatını da sunuyor. Zira aynı süreçte Çin gibi bürokratik otoriter rejimlerle, İtalya, Amerika Birleşik Devletleri (ABD), İspanya, ve benzeri bürokratik ancak demokratik rejimlerle karşılaştırma yapma fırsatını. Şaşırtıcı olan teşhis edilen toplam vaka sayısı bakımından dünyanın en tepesindeki 20 ülkenin 16 tanesinin ya gelişmiş Avrupa ülkesi, ya da ABD, Kanada ve Avustralya gibi Avrupalı beyaz göçmenlerin yerleşerek kurduğu eski koloni ülkeleri olması. Bu demokratik ülkelerin devletlerinin, ki Weberyan anlamda modern devletin ilk temsilcileri bu devletlerdir, son derece etkin bürokratik kapasiteleri olduğu şüphe götürmez. Mesela, Dünya Bankası’nın Dünya Yönetim Göstergeleri’ne (Worldwide Governance Indicators) göre, söz konusu 16 ülkeden sadece bir tanesi, İtalya, Çin’den daha düşük bir seviyede hükûmet kapasitesine sahip. Ancak, ikili arasındaki fark gözardı edilecek bir fark: 2018 yılında Çin’in skoru 100 üzerinden 69.71 iken, İtalya’nın ki 68.27. Geri kalan 15 ülkenin hükûmet kapasitesi ise Çin’den açık farklı daha üstün: örnek vermek gerekirse, geri kalanlar arasında en düşük kapasite 79.33 ile İspanya’da.

Diğer bir deyişle, bu ülkelerin hiçbirisi Korona virüs ile mücadelede Çin’den daha az etkin olacak ülkeler değil. Ancak hepsi tsunami dalgası gibi göz göre göre yaklaşan Korona virüsü karşısında paralize oldular ve hemen hemen hiçbir önleyici adım atamadılar.

İtalya, ABD, İspanya ve benzeri demokratik ve gelişmiş ülkelerin Korona virüsü karşısında göz göre göre hareketsiz kalmalarının sebepleri ilerleyen yıllarda siyaset bilimcilerini meşgul etmesi gereken bir konu. Demokratik ve gelişmiş ülkeler olarak, Japonya ve Güney Kore’nin diğerlerine göre çok daha etkin adımlar atabilmeleri, demokratikliğin ötesinde başka faktörlerin de önemli olduğunu gösteriyor. Söz konusu faktörlerin tam olarak neler olduğu ise ancak çok daha sistematik karşılaştırmalı analizler yapılarak ortaya koyulabilir.

Foto: Yasemin Atalay