Melih Bulu, en fazla altı ay sürer dediği eylemlerin altıncı ayında, onu bir gece ansızın Boğaziçi’nin rektörlük koltuğuna indiren aynı el tarafından aynı şekilde görevden alındı. Peki, Bulu’nun bu süreçteki işbirlikçilerine n’olacak? Seçim yapılacak mı? Devlet, bilimsel özgürlüklere kastetmeye devam edecek mi? Hükümet, sözde “reform” süreci içinde akademik özerklik konusunda da bir gelişmeye imza atacak mı? Bu soruların cevabı tek bir kişide yatıyor. Türkiye’de tek adamlıktan ve parti devletinden söz ediyorsak siyasi erkin bütün eylemlerini rejimin devamlılığı için bir fayda-zarar ilişkisi çerçevesinde ele almamız gerekir.

Bunu incelerken aklıma “neden şimdi?” sorusu geliyor. Ancak ilk önce bugüne kadar neler yaşandığını kısaca özetleyelim. Eylemlerin ilk bir buçuk ayında Boğaziçi, gündemdeki tek siyasi mücadele alanına ev sahipliği yapıyordu. Bu mücadelenin taraflarına olan kamuoyu desteği adeta bir sarkaç misali, bir o yana bir bu yana salınıyordu: Aynı gün içinde hem okul kapısına kelepçe takıldığında öğrenciler güç kazanıyor, hem de günün sonunda “örgüt şarkılarıyla halay çekenler” videoları servis edildiğinde eylemlerin mahiyetiyle ilgili akıllarda soru işareti oluşuyordu. Kâbe resmi üzerine iliştirilmiş, dört bir tarafında LGBTI bayrakları olan illüstrasyon basına yansıdığında kaybedilen mevzi, bundan bir gün sonra “aşağı bak” denerek durup dururken gözaltına alınan öğrencilerle ve hem kampüsün içinde hem de dışında artan polis şiddetiyle yeniden kazanılıyordu. Çok temel bir demokrasi talebinden tomurcuklanan eylemler, polis şiddetinden kurumların tahribatına, anayasal hakların tanınmamasından keyfiliğe kadar geniş bir alana uzanmıştı.

O dönem iktidarın ve muhalefetin Boğaziçi olayları süresinde elde ettiği kazanımlar konusunda farklı görüşler öne sürüldü. Bir taraf, iktidarın “ikinci bir Gezi” korkusuyla, eylemlere gelen uluslararası desteği, “çeşitli marjinal grupların” eylemlerdeki sözde dahlini kullanarak seçmenini konsolide ettiğini öne sürerken; diğer taraf liyakatsiz atamaların, polis şiddetinin ve Türkiye’nin köklü kurumlarının iktidar eliyle tahribinin gün yüzüne çıktığını ve bundan etkilenenin “ülkenin en eğitimli ve parlak gençleri” olmasının kamuoyu nezdinde, eylemlere farklı bir meşruiyet kazandırdığını iddia ediyordu. Eylemlerin ateşi duruldukça, daha doğrusu, başlarında kaskları, bir ellerinde tüfek diğerinde kalkan bulunan “robokoplar” yerini sayısız sıradan polise bıraktığında ve TOMA’larla her sokağın başında bekleyen polis araçları çekilip, kampüsün önü bir açık hava hapishanesini andıracak şekilde barikatlarla örüldüğünde kamuoyu araştırmaları, toplumun üçte ikisinin öğrencilerin mücadelesini desteklediğine işaret ediyordu.

Bu süreçte Melih Bulu ve şürekası, okula anca öğrencilerin olmadığı saatlerde, tenha yollardan sessiz sedasız biçimde girip çıkabiliyor, insan önüne çıktıkları an yuhalamalarla karşılaşıyorlardı. Diğer taraftan öğretim üyeleri, her gün “kayyımluk” önünde cübbeleriyle açıklama ve kayyım rektöre sırtlarını dönme eylemini yapıyorlardı. Öğrenciler ise her gün kayyımlık önünde çadır kuruyor, binanın “rektörlük” levhasının üzerine A4 üzerine renkli kalemlerle yazılmış “kayyımlık” kağıdını yapıştırıyor ve sivil itaatsizlik yoluyla pasif direnişi sürdürüyorlardı. İktidarın kuklalarının üniversite içinde hiçbir meşruiyeti olmadığı ve olamayacağı ilk günden beri zaten açıktı; anayasal hakların ihlali, demokrasi talebinin karşılıksız kalması ve polis şiddeti ise eylemlerin başına yarı yarıya olan kamuoyu desteğini Cumhur İttifakı’nın kemik seçmenini sıkıştırmıştı. Günün sonunda, iktidar, muharebeyi kaybetmişti ancak bu tüm bileşenleriyle Boğaziçi’nin ve geniş muhalefetin savaşı kazandığı anlamına gelmiyor.

Unutmayalım, Türkiye’nin tek başına bir ekonomi sorunu, eğitim sorunu, yüksek öğretim sorunu yok, devlet bağlamında bir rejim sorunu, hükümet bağlamında ise bir sistem sorunu var. Buradaki sorumlu kişi de (cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçildiğinden bu yana) hem devletin başı sıfatını hem de hükümetin başı sıfatını taşıyan Cumhurbaşkanı’dır. Kuşkusuz, bu durum Melih Bulu’ya ve şürekasına tepki verilmemesi, davranışlarının hoş karşılanması veya onlara “daha kötüsünden” sığınmak adına minnet edilmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Melih Bulu’nun ve şürekasının hatası, işgal ettikleri koltuklara göz göre göre talip olmalarıdır. Türkiye tarihinin en otoriter ve en karanlık döneminde Boğaziçi Üniversitesi gibi köklü ve gözler önündeki bir kurumun idaresine anti-demokratik yollarla talip olup bunları yaşayacağını öngöremeyen bir kişi, en kibar ifadeyle gözünü anlaşılmaz bir hırs bürümüş oportünist bir kariyeristtir. Melih Bulu bir kuklaydı, bir kukla olması için atanmıştı ve ilk cümlemde de ifade ettiğim üzere “geldiği gibi gitti”.

Kuklaydı, peki kullanışlı mıydı? Kampüse “COVID-19 tedbirleri çerçevesinde” polis sokup öğrencileri derdest ettirdi, normal günlerde üniformalı ve sivil polislerin Boğaziçi’nde volta atıp mangal yapmalarına göz yumdu, her açıklamasında iktidarla aynı dili kullanarak öğrencileri hedef gösterdi, güvenlik görevlilerini kişisel “bodyguard”ları olarak kullanıp, polisle el ele öğrencileri dövdürdü ve iktidarın Boğaziçi projesi doğrultusunda kararlar alarak gerekli kurum içi adımları attı. Öyleyse, her konuda iktidardan yana tavır alan Melih Bulu, gün içinde eylem yapmak amacıyla Boğaziçi’nde bulunan öğrenci sayısının iki elin parmaklarını geçmediği, polisin geri çekildiği ve olayların ülkenin sıcak gündeminden aylar önce düştüğü bir ortamda neden aniden görevden alındı?

İki ihtimal var: Ya iktidarının arkasındaki halk desteğinin gün geçtikçe düştüğünü gören Cumhurbaşkanı, siyasi ortamı yumuşatmak için iradesini doğrudan zedelemeyecek ve halkın günlük yaşantısını etkilemeyen bir konuda taviz veriyor ya da Boğaziçi’ni bir kez daha alevlendirip orayı kendi seçmenine ve hatta halkın daha geniş kitlelerine bir ulusal güvenlik sorunu olarak yansıtarak siyaseten güçlenebileceği bir kaos yaratmada kullanacağı daha gözüpek bir kayyım arıyor.

Yukarıda bahsettiğim gibi, Boğaziçi’nin aylar önce gündemden düştüğünü ve mevcut durumda öğrencilerin yeniden mobilize olmasını gerektirecek doğal bir etkenin yokluğunu göz önüne alırsak ilk ihtimal pek makul gözükmüyor. Bu noktada, öğrenciler arasında eylemlerin pratiğiyle ilgili ilk günden beri bir konsensüs olmadığının, üniversitenin resmi öğrenci temsil kurulu olan ÖTK’nın eylemleri kurumsal olarak sahiplenmemesi ve bir liderlik gösterememesi sonucunda farklı grupların eylemlere el koyduğunun ve bu süreçte eylemlerin odak noktasını yitirip kampüs içinden ve çevresinden hem mekânsal olarak hem de fikirsel olarak koptuğunun altını çizmek gerekiyor.

İkinci ihtimal ise Cumhurbaşkanı’nın siyasi tarihini ve yöntemlerini göz önüne aldığımızda gayet gerçekçi bir hal alıyor. Eylemlerin ilk gününden beri ön plandaki isim Cumhurbaşkanı değil Melih Bulu idi. Bu nedenle sisteme yönelik ve ilkesel eleştiriler bile Cumhurbaşkanı’na değil, Boğaziçi’ni resmiyette idare eden kişi olan Melih Bulu’ya isabet ediyordu. Aslında Cumhurbaşkanı, eylemlerin soğuduğu ve gündemden düştüğü bir dönemde hem iradesini sarsmamış oluyor hem de “heyecanlı gençlerimize taleplerini yerine getirdim” diyerek eylemleri sebepsiz ve gayrimeşru kılıyor, hatta Bulu’yu olaysız ve sakin biçimde görevden alarak gelecekteki olası eylemlerin “hükümeti devirmeye yönelik birer kalkışma” olarak sunma kartını elde tutmuş oluyor. Rektörlüğe bu süreçte rektör yardımcılarından birinin vekalet edeceği söylenebilir. Bu sayede de kısa bir süre de olsa rektörün “üniversite dışından” olduğuna yönelik eleştiriler de etkisiz kalıyor.

Buradaki büyük soru (eğer ikinci ihtimal gerçekleşecekse) Cumhurbaşkanı’nın Boğaziçi’ne kimi rektör olarak atayacağı. Asıl atamanın yaz tatili bitip yarıyıl başladığında gerçekleşmesi, bu tür bir senaryoda iktidar nezdinde daha faydalı görünebilir. Bu sayede, senenin başına pandemi nedeniyle İstanbul’da olmayan veya aynı sebepten ötürü eylemlere katılmaktan çekinen öğrencilerin de katılacağı daha geniş çaplı gösteri yürüyüşlerinin başlayacağı ve bunun iktidar tarafından “ucu dışarıda bir kalkışma planlanıyor” şeklinde bir propaganda malzemesi olarak kullanılacağını öngörebiliriz. Eylemlerin ilk zamanlarından sonra birçok öğrenci, gösterilen çabaların sonuçsuz kaldığını düşünmüş ve polis şiddetiyle gözaltı tehlikesinden kaçınmak için eylemlere katılmamaya başlamıştı. Ancak, Melih Bulu’nun görevden alınması şu an Boğaziçi çevrelerinde direnişin bir zaferi olarak kutlanıyor ve bu nedenle umudunu kaybetmiş öğrencilerin de yeni bir atama karşısında, daha güçlü ve coşkulu bir biçimde eylemlere katılacağını söylemek yanlış olmayacaktır.

Boğaziçi; öğrencileriyle, hocalarıyla ve bütün diğer bileşenleriyle geçtiğimiz altı ayda çokça şey öğrendi. Muhalefet de iktidarın ardından, meşru ve demokratik bir talep sonucunda yeşeren eylemlerde anayasal hakların ihlalinin, keyfi gözaltıların ve polis şiddetinin gündeme gelmesiyle isteksizce de olsa bu gündemin bir parçası oldu. Siyaset kurumu artık Boğaziçi’ni ve Boğaziçilileri tanıyor, davranışlarını ve reflekslerini ölçebiliyor. Kuşkusuz ki Boğaziçi bu süreçte bir bütün olarak hem haklı olan hem de doğruları söyleyen taraftı. Zaten bu ikisine sahip olunduğu için kayyımın yalanları da siyasi iktidarın baskıları da Boğaziçi’ni sindirmeyi başaramadı; muharebe tam da bu şekilde kazanıldı. Ancak, tamamen haklı bir mücadelede bile herkesin üzerinde uzlaştığı ve ana soruna odaklanan bir öğrenci örgütlenmesinin yokluğunda neler yaşandığına şahit olduk. Şimdi, Boğaziçi’nin taleplerinin yerine getirilmediği bir koşulda, eylemlerin çıkış sebebine odaklanan ve konuyu bundan saptıracak etmenlerin önünde durabilecek şeffaf bir iradenin Boğaziçi’ni bütün bileşenleriyle teslim edebileceği bir yapı üzerinde topluca düşünme zamanı. Özellikle de süratli ve coşkulu bir biçimde hareket etmenin, heyecanlı ve sabırsız olmak anlamına gelmediğini kabul ederek.