Bir Başkadır, Türk toplumunun bir türlü aşılamayan sosyo-psikolojik problemleri üstüne çok başarılı okumalar içeren bir yapım. Sanırım Leyla ile Mecnun’dan sonra ilk defa bir Türk dizisini baştan sona izledim ve üstüne yazmak istedim.

Bir Başkadır bir dizi. Ne olduğu, neler yapabileceği ortada ama “keşke sadece izleyip bitirmekten ibaret bir dizi olmasaydı” dedirtecek kadar güzel bir anlatı ve analiz. Ayrıca, bir yandan Türkiye’nin kangrenleşmiş meselelerini tartışırken, araya televizyonda yayınlanan başka bir dizinin oyuncusunu da gerçek hayatın içindeymiş gibi yerleştirerek, kurgudan gerçekliğe uzanmaya çalışıyor. Dizinin bir kurgu değil, gerçeğin bir resmi olarak algılanması ve akademisyenlerin ilgisini çekmesi bu yüzden. Diğer taraftan, Bir Başkadır eğer bir dizi olmakla kalmayıp sosyal medyanın ötesinde tartışmalara yol açabilecek bir platform olsaydı, korkarım bu başarılı okumanın gözümüzün içine soka soka anlattığı bireysel ve toplumsal inkarlarımız ve kavgalarımız, yine bizatihi o inkarların ve kavgaların kurbanı olacaktı.

Bir Başkadır, Türkiye üzerine hüzünlü bir okuma, yüksek sesli bir “keşke!”. Toplumun hangi katmanında, hangi ekonomik sınıf ve gelir düzeyinde olursa olsun kendiyle bir türlü barışamamış, hayatta dikiş tutturamamış, sürekli iş, eş, tatmin, arkadaş ve huzur arayışında bireylerden müteşekkil bir topluluğa dair çok güzel bir hikâye. Her toplumun Türkiye’ye benzer iç dinamiklerle yoğrulduğu ve toplumların hiç durmadan bu iç dinamiklerin çarpışmasıyla evrildiği doğrudur. Fakat kabul edelim, Türkiye hem hiç bitmeyen ideolojik ve etnik dahili kavgalarıyla hem de içerde ve dışarda Müslüman, Hıristiyan, Yahudi, Türk, Kürt, Ermeni ve Yunan paydaşları olan yüzlerce yıllık mirasın üzerinde var olmanın ağırlığıyla baş edemeyen, hüzünlü bir toprak parçası. Keşke Roma şehirlerinin harabelerinde, farklı dillerdeki mezar taşlarında (ve daha nice yerlerde) saklı kalmış yüzyılların üstünde olgunlukla dik duran, kendinden, geçmişte ne olduğundan ve bugün ne olmak istediğinden ne aradığından emin insanların ülkesi olsaydı Türkiye. Keşke, eski İstanbul videoları, bu kendinden emin olmanın, toplumsal bir feraset halinin başladığı yılları anlatsa ve hatırlatsaydı bize. Tam tersine, eskiyle aramızda hiçbir fark olmadığı için, aidiyet ve kimlik arayışımız nesillerdir hiç durmadan devam ettiği için, muhitimizdeki fiziki ve maddi değişim maalesef hiçbir sosyolojik yenilik üretemediği için bir başkayız. Bir Başkadır, bizim hiç bitmeyen arayışımızın hikayesi.

Tahmin ediyorum Bir Başkadır, ne ortalama muhafazakâr Müslüman’ın hoşuna gidecektir ne de laik seküler izleyicileri kendilerine dair bir okumaya sevk edecektir. Sesi çok çıkan günümüzün muktedir Müslümanları, Türkiye nüfusunun altıda birini barındıran İstanbul’da ve diğer büyükşehirlerde sosyo-ekonomik bir vakıa olarak var olan başörtülü (ya da başörtüsüz) muhafazakâr temizlikçiden rahatsız olacaklardır. Halbuki, nice varlıklı Müslümanın evine dizide resmedilen şartlarda yaşayan temizlikçiler geliyor. Ayrıca, Müslümanların iktidarı düşük gelirli sosyal sınıfların sesinin çok çıkmasına vesile olmuş olsa da onlara sürdürülebilir kalkınmanın enstrümanlarını değil, dönüp dolaşıp Ali Sadi Hoca’nın yapay çiçeğini sundu. Aynı şekilde, başörtüsünü temizlikçi olmakla ilişkilendiren Peri’nin “seküler ve laik” bilinçaltı (Meryem’in Hazal’ı çağrıştırması) veya yine Peri’nin kendi topraklarının maneviyatçı geleneklerinden tamamen bîhaber dünyanın öbür tarafındaki bir kültürden hayranlıkla bahsetmesindeki trajikomik çelişki muhtemelen nice seküler izleyicide herhangi bir soru işareti uyandırmayacaktır. Nitekim, son 15 yıllık Türkiye tecrübesine bakarak sekülerler, “gördünüz mü, haklıymışız” dediler ama sekülerliğin on yıllarca biriktirdiği tepki enerjisiyle hiçbir zaman yüzleşmediler.  

Yapımın esas karakterleri kadınlar olsa da erkek karakterlerin anlattıklarını çok çarpıcı buldum. Diziyi onlar üzerinden tartışmak istiyorum. Meryem’in abisi Yasin hem koca hem abi hem de baba olarak iki kadının ve biri kız biri erkek iki çocuğun dünyasının dış çeperini oluşturuyor. Ailesini bile tanımadığı cami hocasına beslediği derin ve sarsılmaz hürmete keskin bir tezat olarak, en yakınındaki kız kardeşine fiziksel temastan ve duygusal iletişimden muazzam derecede tedirgin. Hocaya hürmetinden ne kadar eminse, hiç bilmediği ve tecrübe etmediği insani duygulara o kadar yabancı. Yasin, etiyle kemiğiyle Anadolu’nun her köşesinde bolca mevcut olduğunu bildiğimiz taşralı erkek tipini temsil ediyor. Yasin, karısını, kız kardeşini ve kızını şüphesiz seviyor, ama sevgisini nasıl göstereceğini hiç bilmeyen, hiç öğrenememiş ve sosyo-ekonomik durumu itibariyle öğrenme imkânı da olmayan bir erkek. İnsaniyetinin nice katmanlarını keşfedememiş, en yakınındakilerle bile iletişime geçemiyor, en kibar anında bile kadının ruhuna dokunamıyor. Yasin’in kız kardeşi Meryem, abisinin altında ezildiğini düşündüğü psikolojik yükü kaldırmasına yardım etmek için onun omzuna bir anlık elini dokunduğunda, ya da dizinin sonunda eşi Ruhiye’ye sonsuz aşkını ilan ederken bile Ruhiye’nin elini tutup sarmaktan imtina eden bir erkek Yasin. Bu detaylar, senaryonun içine güzel yedirilmiş, oyunculuğun da başarılı olduğu sosyal okumalar. Yasin’in kızı ile iletişimi de “odana git, haydi yatağa” komutlarından ibaret. Ama dili tutulmuş oğluyla erkek erkeğe didişip-eğlenememekten rahatsız. Velhasıl, duygusal yoğunluğunu sözlere, jeste, mimiğe dökme becerisini hiç edinememiş Yasin, evin içinde de dışında da yüksek sesli tahakküm ve kaba kuvvet kullanmaktan başka iletişim becerisi olmayan bir heyulaya dönüşüyor. Erkeğin bu hali, eve ve kadın psikolojisine de direk etki ediyor: Yasin’in eşinin ruhsal bunalımı bu yüzden iyice derinleşiyor; kız kardeşi Meryem – neye yaradığını bilmediği psikologla da karşılaşmamış olsa – kimseyle asla paylaşamadığı, kurgu dizilerden ilhamlarla şekillenen hayal dünyasına hapsoluyor; bu esnada babasıyla hiç konuşmayan ve annesinden duygusal yalnızlık nedir onu tahsil eden bir kız çocuğu büyüyor. Yasin’in bazı köpürme sahneleri, mesela hasta karısının yanlış yöne doğru namaza durmasına verdiği tepki, biraz abartılı ama Yasin karakterinin Anadolu’nun hem köylerinde hem şehirlerinde bol miktarda mevcut olan bir erkek tipi olduğunu düşünüyorum. Acaba izleyicilerin ne kadarı Yasin’de bir baba, kardeş, abi, amca, dayı, yakın ya da uzak bir akraba gördüler merak ediyorum.

Kentin mektepli psikoloğu Peri’nin taşradaki iz düşümü İmam Ali Sadi Hoca, Meryem ve Yasin’in arka arkaya ziyaretlerinde olduğu gibi herkese aynı dokunaklı reçeteyi sunan manevi bir otorite. Ali Sadi Hoca’nın, sosyo-ekonomik şartların empoze ettiği tıkanıklıkları çözmek için hiçbir reçetesi yok. Ama taşranın insanına, onların anlayacağı basit mecazlar kullanarak anlık ruhî dokunuşta ehil (yapay-doğal çiçek). Bu haliyle Hoca, Peri gibi sadece ihtiyaç halinde ulaşılan bir doktor değil; hayatın normal akışı içerisinde taşrada her daim var olması gereken bir figür. Gerçek hayatta imamların ne kadarı Ali Sadi Hoca kadar yumuşak dilli ve mülayimdir tartışmaya açık olsa da Ali Sadi Hoca hayatın her anında mevcut şartlara kanaat etmeyi telkin eden haliyle gerçek hayattaki imamlara iyi bir örnek. Ali Sadi Hoca’nın, Ruhiye’nin başından geçen tecevüz vakası ve sebep olduğu yıkıcı buhran hakkında hiçbir bilgisi olmadan, onun ruhsal durumunu “yalan dünyanın cennetine kanmakla” açıklaması da her derde deva olarak kanaatçiliği ve mevcut hâlden razı olmayı salık veren geleneksek dini tavır ile ilintili. Ali Sadi Hoca’nın içine kapanıklığının aksine Hilmi, modern bilime ve tartışmalara meraklı. Belki Ali Sadi Hoca geleneği, modern bilgi ile hemhâl olmayı salık veren yenilikçi İslami ekolü temsil ediyor? Bununla birlikte, okuduklarını etkileyici bir akıcılıkla anlatan Hilmi, kadınla iletişimi patolojik derecede problemli muhafazakâr erkeğin ta kendisi. Hilmi, kendisiyle hiçbir iletişimi yokken bile beğendiği kadının varlığıyla lâl kesiliyor. Meryem-Hilmi diyalogları, Hilmi’yi kendi içinde sonu gelmez rahatsızlıklara ve takıntılı gerilimlere itiyor. Kitaplardan öğrendiklerini kendinden çok emin anlatan Hilmi, Meryem’in yanında asla ama asla kendisinden emin olamıyor. Hilmi ve Meryem’in birlikte göründüğü sahneler, sadece bir imamın hikayesini anlatmıyor bence. Bu sahneler, muhafazakâr erkeklerin ve onların da ötesinde geleneksel İslami kodların kadının toplumsal konumuyla ilgili açmazlarına ufak mizahi tonlar da içeren güzel dokunuşlar. Lakin, dizi hem Ali Sadi hocayı hem de Hilmi’yi seyircinin sempatisini kazanmaya çalışan karakterler olarak resmederken aktüel siyasete boyun eğmiş gözüküyor. Bugünün Türkiye’sinde imamları dünyayla ve toplumla barışık karakterler olarak resmetmek izleyicilerin çoğuna itici gelecektir.   

Dizi esasen Sinan’ı çok derinlemesine resmetmiyor ve az ve öz detayla izleyiciden onu anlamasını bekliyor. Belki de Sinan uzun uzun anlatmaya değecek kadar da derin bir tip değil. Aynı yaşlardaki Yasin’in aksine, talihi yaver gitmiş ve ekonomik olarak kendini ispat etmiş Sinan, otuzlarının sonunda olsa da psikolojik olarak hala hormonlarının esiri bir ergen. Şehirli, iyi eğitimli ve ekonomik bağımsızlığını kazanmış ama hayata dair hiçbir tavır geliştirememiş, ideolojik hiçbir aidiyeti olmayan, amaçsız, zihni boş, fikri değersiz bir tip. Onun karakterini yoğuramayan ve ona hayata dair bir anlam ve sevgi aşılayamayan bir annesi var. Yaşlılığında oğlundan ilgi bekleyen anne, oğlunun mu yoksa ölmüş kocasının mı kıyma sevdiğini bilmeyecek kadar ilgisiz büyütmüş olmalı onu ki, Sinan rezidansında yaşarken, annesi hayatın bütün kalıntılarının biriktiği loş, pis ve bunaltıcı bir apartman dairesinde oturuyor. Hiç durmadan ailevi bağların kuvvetinden dem vuran bir toplumda, evlatlar ve ebeveynler arasındaki bu kopukluk sadece kurgu değil. Eğer Yasin taşrada bolca mevcut olan erkek tipini temsil ediyorsa, Sinan da Yasin’in okumuş halini temsil ediyor. Yasin okusa ve aynı imkanlara sahip olsaydı belki bir Sinan olacaktı. Sinan okuyamasaydı Yasin olacaktı. Yasin, Anadolu’nun her yerinde mevcut bir erkek tipiyse, Sinan en çok İstanbul’da bulunan bir erkek tipi kanaatimce. Sinan’ın ekonomik gücü onun zaaflarına bir kalkan ve sosyal ilişkilerine hizmet eden bir enstrüman; ama Sinan da insani duygularından ve insaniyetinin katmanlarından bîhaber. Yasin’in agresifliği onu nelerden mahrum ediyorsa, Sinan’ın zevk bağımlılığı da onu aynı şeylerden mahrum ediyor. Hem Yasin hem Sinan’ın hayatında kadınlar var ama beraberken ayrı yaşıyorlar. Bu erkekler, ama daha çok Sinan, sevmeyi bilmiyorlar. Sinan nice kadınlarla beraber olsa da temizlikçisinin sadakatine ve istikrarına muhtaç ama bunun farkında değil. Yasin ve Sinan, Türk toplumun farklı sosyo-ekonomik katmanlarında bolca mevcut olan, iletişim kurmayı öğrenememiş, sevmeyi bilmeyen kaba erkekliği temsil ediyorlar. Onların birbirlerinden hiçbir farkları yok. Bu iki karakterin hikayesinin genel olarak çok iyi anlatıldığını düşünüyorum.

Dizinin çok sert bir eleştiriye ihtiyacı olduğunu düşündüğüm tecavüzcüye gelelim. Yönetmen, ismini bile öğrenemediğimiz, cahil, “gençliğin heyecanının yoldan çıkardığı” köy tecavüzcüsünün, topal, fakir ve çirkin bir adama dönüşerek feleğin sillesini yemiş olmasını adaletin tecelli etmiş olması olarak bize anlatıyor. Sosyo-ekonomik şartların dayattığı çıkmazları çok iyi anlatan dizi, işte bu noktada tahammül edilemez bir gelenekçi tavır sergiliyor ki dizinin geri kalanına hiç hoş olmayan bir zıtlık oluşturduğunu belirtmeliyim. Dizide eğer bir şey hiç olmamışsa, suç işlediği mahalde kurbanının elinden ölüm dilenen ama ölemeyen ve yakarışıyla acıma hissi uyandıran bu tecavüzcüdür. Belki yönetmen, bu tipleme üzerinden (tecavüzcünün bir dağ tepesinde ansızın belirmesi ve kameranın onu zoomlamasında da olduğu gibi) Yeşilçam’ın “felek” temalı anlatılarına bir gönderme yapmak istedi. Bilemiyorum. Bir kurgu olarak kabul edilebilir ama Bir Başkadır baştan sona bir kurgu olmadığı mesajı vermeye azami gayret ettiği için, tecavüzcü tipi o ana kadar çok iyi akan hikâyede bir kopmaya sebep oluyor. Bu tip üzerinden, feleğin sillesini yiyen tecavüzcü yerine, bir türlü gerçekleşmeyen terazisi bozuk adalete bir gönderme olsaydı yapımın gerçekçilik iddiasına daha uygun olurdu. Bir Başkadır, gerçeklik algısını canlı tutarak devam ettiği sürece başarılı olabilir.

Son olarak, butch rolündeki lezbiyen karakterin, tipik bir Türk erkeği tavrına sahip olması da ilginç bir detay olarak dikkat çekiyor. Toplum, bir lezbiyene dahi maçoluk haricinde maskülen bir rol imkânı vermiyor.

Dizide işlenmemiş olsa da mebzul miktarda benzerleri olan bu muhtelif erkek tiplemelerinin ve onların akla gelen gelmeyen karakter varyasyonlarının yön verdiği Türkiye siyasetinin de dizideki erkeklerin buhranlı halleri gibi olmasını kayda değer buluyorum. Hem içeride hem dışarıda histerik, iletişimi problemli, anlık parlamaların ve hiddetin karakterize ettiği Türkiye siyaseti Bir Başkadır’da resmedilen olgunlaşamayan ergen erkeklikten bağımsız düşünülebilir mi?

Dizinin yaptıkları ve yap(a)madıklarıyla siyasi atmosferden etkilendiği bir gerçek. Kürt meselesine dokunuşu bu yüzden nazik ve tedirgin. Bir imamın geleneksel Sünnilikte asla rastlanmayacak bir şekilde evlatlık kız çocuk yetiştirmesi ve bunu olgunlukla yapması kusursuz bir kurgu ve gerçeklikle teması yok. İmam babanın kızının başını açma kararını sorgusuzca kabullenmesi de gerçeğe değil kurguya daha yakın (ama Ali Sadi Hoca’nın yine kurgu olan mülayimliğine uygun). İmamın kızının lezbiyenliğini ise açık ve seçik olarak deklare edilemeyen bir konu olarak yarım bırakıyor dizi. Eğer devamı olursa, bu dini-sosyal gerilimi dizinin nasıl tartışacağını merak ediyorum ama mevcut siyasi atmosferde bu her halükârda cesaret isteyecektir. Dizideki güzel detaylardan birisi terlikler ve ayakkabılar. Türkiye toplumunda, yüzlerini görmediğimiz insanları ayaklarına ne giydiklerine göre çoğu zaman anlayabiliriz. Ve İstanbul sahneleri. O apartman denizi, o solgun duvarlar, dizide resmedilen resmedilmeyen nice buhranlar saklıyorlar içlerinde…