Uzun zamandır insanları konuşmaya, düşünmeye, hakkında yazmaya sürükleyecek bir Türk dizisi görmemiştim. Bu sebeple çoğu “AB” grubu izleyici gibi Türk yapımı dizilere mesafeli idim. Birkaç dostumun telkini ile bu diziyi seyrettim ve hakkında bir şeyler söylemek istedim. “Bir Başkadır” dizisi, yıllardan beridir kendini tekrar eden dizilere bir alternatif olabildiği için başarılı bir proje ve çok da ses getirdi. Profesyonelce hazırlanmış başarılı bir yapım, seyretmesi zevkli olduğu gibi insanı üstüne düşünmeye de sevk ediyor.

Dizi birbirine dokunan farklı sosyo-kültürel sınıflardan, etnik kökenlerden gelen insanların birbirine değen hayatlarını anlatıyor. Zincir halinde bir ilişkiler ağı kurularak, toplumun farklı segmentlerini göstermeye çalışıyor. Ana karakter, histrionik konversiyon hastası, bayılma nöbetleri geçiren temizlikçi bir kız, Meryem. Karakterin yaşadığı problem, sözlü ifade yetersizliğinin bir sonucu. Meryem’in problemi hem Meryem’in yetersiz eğitimi hem de dürtülerini bastırmak zorunda kaldığı sosyal bir ortamda yaşadığı için, kendini konversiyon, bayılma olarak gösteriyor. Meryem gündelikçi olarak evinde çalıştığı Sinan’a aşık. Muhtemelen bakire. Cinsel dürtülerini bastırarak yetişmiş. Güzelliğinin de kadınlığının da farkında değil. Muhafazakar Türk toplumunun, kadını sıkıştırdığı paradigmanın içerisinde hapsolmuş. Bu paradigmanın dışında olan kadınlara, rahat rahat cinselliğini yaşayan kadınlara özeniyor ve haset duyuyor. Cinsel olarak özgür kadınlara öfkesi, namus retoriğini tekrar etmesi, bu hasetin tezahürü. Ancak, Meryem bunu kendine itiraf edebilecek konumda değil. Meryem bu arzularını, aşk dizileri seyrederek gideriyor, kendisine benzeyen birçok kadın gibi. Bu açıdan karakter ve hastalığı tutarlı. Zaten taşrada, muhafazakâr yerlerde çalışan psikolog, psikiyatrlar bilir, toplumun bu kesiminin kadınlarında konversiyon bozukluk çok yaygındır. Meryem de işin doğal sürecinde bayılma nöbetlerine çözüm bulabilmek için sırasıyla önce hocaya, sonra doktora, sonra da bir psikiyatra başvuruyor.

Başvurduğu psikiyatr Peri ise yalıda büyümüş, başörtülülere karşı öfke duyan, sosyal olarak mesafeli bir doktor. Peri başörtülü Meryem’e öfke duyuyor, zira o odada iktidar Peri’de olsa da toplumsal iktidarını Meryem gibilere kaybetmiş durumda. Peri bu öfkesini “iktidar onlarda” sözü ile zaten ifade ediyor. Öfkesinin kaynağı, dizinin anlattığı dinamiklere bakarsak, annesi ile olan ilişkisinde. Annesi dizinin kast sistemi içerisinde zirvede konumlanan kişi, en azından O kendini öyle görüyor. Yanında çalışanları, toplumun bir kesimini açıkça aşağılıyor. Eşyanın tabiatı gereği bu aşağılamanın karşılığında yücelttiği birilerinin de olması lazım ki, ilk yücelttiği kişi kendisi. Anne-kız Kemalistler. Tipik kişi kültüne dayalı, narsisistik bir döngü içerisindeler. Peri’nin agresörü, hayatını işgal eden kişi annesi. O’nun sevgisini ve onayını alabilmek için uğraşıyor ancak yeterli olamıyor. Annesinden öğrendiği şekliyle de bu yetersizlik ve değersizlik duygusunu başörtülülere, gündelikçilere, toplumsal kastın alt seviyesinde olan kişilere yansıtıyor. Onlarla aynı toplumun parçası olmayı kabul edemiyor. Annesinin onayını alabilmek için hep düzgün, bakımlı, akıllı, başarılı olmak zorunluluğu alt metinde okunuyor. Kendisi gibi çabalamayanı, başaramayanı aşağılıyor. Hayatı boyunca sırtına yediği sopayı, bir yetişkin olarak, aynı zamanda da elinde tutuyor. İçinden gözleyen bir benlik bundan sıyrılmak, özüne dokunabilmek, dünyayı olduğu gibi, siyaha beyaza bölmeden kavrayabilmek istiyor. Kendi spirütüel varlığına temas etmek istiyor ancak yaşadığı coğrafyada bu mümkün değil. Peru dağlarında, Ayovaska ayini gibi psikotik sonuçlar vermesi muhtemel, Güney Amerika yerlilerine ait bir ritüeli kabul edebilirken, kendi toplumunun geleneksel yöntemlerini kabul edemiyor.

Dizi temelde Meryem ile arasındaki temas, çelişki ve çatışmayı konu alarak, toplumun “Beyaz Türk” eliti ile muhafazakâr avamı arasındaki çatışmayı ilk defa ekrana taşıyor. Toplumsal hiyerarşi, terapi odasına da taşınıyor. Türkiye’nin modernleşme sürecinin bu en büyük kavgası, yıllardır bu denklem üzerinden tarif edildi. Ancak, kavgayı bu haliyle dizide görmek beni bir taraftan memnun ederken, bir taraftan rahatsız etti. Memnun etti, çünkü yıllarca süregelmiş bir kavga hiç bu şekilde popüler bir mecrada işlenmemişti, işlenmeye cüret dahi edilmemişti. Türkiye’nin son 30 yılına, hatta daha fazlasına damga vuran bir çatışmanın ekrana taşınması memnun edici. Ancak, aynı zamanda rahatsız etti. Zira, bu dikotomi bugünün çatışmasını izah edemiyor. Halen toplumu eğitimli Kemalist, cahil İslamcı ikilemi ile anlatmaya çalışıyor. Bu segmentasyon bugünü izah etmede yetersiz kaldığı gibi geleceği inşa ederken bizi yanıltıyor. Dizi aslında yıkmaya çalıştığı retoriği bir anlamda tekrar ediyor. Bugünün gerçeğinde Kemalist terapist ofisini, başörtülü muhafazakâr terapist ile paylaşıyor. Muhafazakarlık, İslam, eğitimin dışında, cahillere has bir ideoloji olmadığı gibi; bilim de prestijli meslekler de yalnızca Kemalist elite has değil. Senarist dindarları eğitimsiz, eğitimlileri ise seküler tarif ederek, farkında olmadan, senaryoda kritize ettiği retoriği aynen tekrar ediyor.

Bu dikotomiyi kırmak için diziye giren üçüncü karakter ise, kardeşi başörtülü, köyünden belli ki zorla kovulmuş, Kürt bir terapist, Gülbin. Gülbin aslında Kemalist elit, muhafazakâr avam denklemini kırmaya yönelik bir karakter. “Cihangir solcusu” olan Gülbin de duygusal olarak yalıtılmış, limitli bir ilişkinin içerisinde. Serebral palsi hastası kardeşini marijuana ile tedavi etmeyi denemiş ve kendisinin de esrar içicisi olduğu ima edilmiş. Gülbin, Kemalist olmayan seküler kesimi temsil ediyor dizide. Eğitimi sayesinde sisteme eklemlenmiş ancak sisteme eklemlenirken kimliğinden, köklerinden, ailesinden mecburen kopmuş, kaybolmuş bir karakter. Tıpkı kendisi gibi kopuk, uzayda sürüklenen Sinan ile var olmayan bir ilişkiyi sürdürüyor. Kemalist modele eklemlenmeden modernleşen toplum kesimini yansıtıyor. Peri’nin arkadaşı ve süpervizörü. Onunla yan yana durabiliyor ancak kendini ve ailesini saklıyor. Aslında eğitimi, kabiliyeti sayesinde toplumsal kastta Peri’nin üstünde. Gülbin Türkiye’nin eğitim ile sınıf atlamayı meşru kılan etosunun temsili. Ancak bu sınıf atlamanın bedelini, ailesinden koparak, yalnızlaşarak ödüyor.

Dizide terapi seansları eşit ilişki üzerinden değil, ast-üst, doktor-hasta ilişkisi üzerinden devam ediyor. Tedavi eden, tedavi edilenin üstünde konumlandırılmış. Bu terapi açısından yanlış bir ilişki modeli olsa da dizinin dinamikleri açısından önemli bir işleve sahip. Peri ile Gülbin arasındaki seansta Peri, Gülbin’in üstteki konumunu içsel olarak kabul edemiyor. Tıpkı annesinin sözüne uyduğu gibi, Gülbin’e de kendi hislerini değil, sadece sahte benliğini gösteriyor. Ancak, Gülbin’in başörtülü kardeşini ve kendi aile dramını gördükten sonra sahte kendiliğe gerek kalmıyor ve kendini Gülbin karşısında rahatça ifade edebiliyor.

Gülbin’in hikayesi ise bir yarım kalmışlıkla, dizinin finalinde de kaybolup gidiyor. İslamcı kalan veya İslamcılaşan kardeşine bir şekilde öfkeli. Senarist, Kemalist-Muhafazakâr denklemini kırmaya çalıştığı bu karakteri, kardeşi ile çatıştırarak, hatalı bir yola girmiş. Gülbin ile Gülhan’ın kavgası da eğitimli seküler, cahil muhafazakâr denklemini tekrar ederek diziyi tekrardan aynı problemli, eksik paradigmanın içerisine sıkıştırıp, gerçek hayatla ilişkisini azaltıyor. Büşra Kayıkçı gibi başörtülü bir jazz piyanisti, jazz festivalinde ödül alırken, bu seküler-muhafazakâr dikotomisi aslında gerçeği değil, geçmişimizi anlatıyor.

Dizinin üçüncü kanaat önderi ise Ali Sadi Hoca. Ali Sadi Hoca’nın sapık, aptal ve benzeri bir karikatüre sıkıştırılmaması özellikle hoşuma gitti. Zira bu tarz hikayelerde, toplumsal anlatıda bilimi temsil eden psikiyatr, psikolog gibi bir karakterin karşısına oturtulan hocanın karikatürize edilip aşağılanması usuldendir. Dizi bu ucuz yönteme girmemiş ve kendi çapında irfan sahibi bir karakter çizmiş. Ancak bu Hocanın irfanı mahdut. Her “danışanına” aynı çiçek retoriğini anlatmaktan öteye gidemiyor. Hocanın irfanı kendi kızına “tesir edememiş”. Kendi kaybını, acısını dindirmeye yetmiyor. Hoş, dizideki hiçbir kanaat önderinin irfanı kendini ve çevresini kurtarmaya yetmiyor. Peri, Gülbin ve Ali Sadi’nin bu ortak trajedisi dizide en beğendiğim nüans. Tüm ideolojilerin, yöntemlerin hakikatin bütününü kapsamadığı, dizinin akışında ortaya çıkıyor. Dizi bu açıdan varoluşçu bir pozisyonda duruyor. Diziyi seyrederken bir Camus romanında gibi derin bir umutsuzluğun ve kaosun içinde kalıyorsunuz. Bu düğümü çözecek hiçbir mekanizma yokmuş gibi hissediyorsunuz.

Ancak, dizinin sonunda deus ex machina ile bir anda problemler, anlamlandıramadığım bir şekilde çözülüveriyor ve seyirci rahatlatılıyor. Dizinin bölüm sayısı, maddi gereksinimler veya benzeri problemler vakidir muhtemelen, ancak gerçek hayat böyle olmuyor. Bizim yaşadığımız dünyada problemler böyle bir anda ilahi müdahale ile çözülemiyor. Dizide probleminin çözülmesini  anlayabildiğim tek karakter ise tecavüzcüsüyle yüzleşen Ruhiye. Tecavüzcüsünün aciz, yıkık hali ile karşılaşınca, öfkesini rahatça ifade edince, Ruhiye’nin yas süreci tamamlanıyor.

Dizinin seyirci tarafından bu kadar olumlu eleştiri almasını, bu kadar sevilip, popüler olmasını da Ruhiye’nin hikayesi ile paralel görüyorum. Diziyi izleyenler yaşadıkları travmalar, duygusal yükler ile karşılaştı. Dizide karşılaştığımız hikayeler bizim hikayemiz. İçine sıkıştığımız muhafazakâr toplumdan da Kemalist modernleşmeden de Batılı olmaya çalışırken aile bağlarımızı, köklerimizi kaybetmiş olmaktan da bunaldık. Kaçacak yerimiz yok. Hangi mahalleye girersek o mahalle bize bir şeyler dayatıyor ve benliğimizi özgürce yaşamamıza müsaade etmiyor. Kimimiz Peri gibi bize ait olmayan bir öfkeyi taşıyoruz, kimimiz Hayrunnisa gibi sevdiklerimizin kabul edemeyeceği bir kimliğe sahibiz, kimimiz Sinan gibi annemizin istiflediği geçmişimizden kaçarken bomboş bir sanal alem içinde yaşıyoruz. Senaristin dizide Hilmi’ye söylettiği gibi, toplumsal bilinçaltımız bu dizi ile karşımıza konuluyor. İçinde yaşadığımız gergin, birbirini kabul edemeyen, travmalarını halı altına süpüren toplumumuz ile karşılaştık. Birey olamamamızın kodlarını gördük.

Elbette diziyi herkes beğenmedi. Kimileri ise nefret etti. Diziye nefretle yaklaşanların gerçek kendiliklerine adım atamayan kişiler olduğunu düşünüyorum. İnandıkları paradigmanın içinde sıkışıp, gerçekle yüzleşemeyen kişiler olduklarını. Elbette bu dizi, kendisinin de içeride kurduğu mantıkla, hakikatin ta kendisi değil, ancak hakikate bir pencere açıyor. Bu açıdan emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.