Hayali bir insan tipolojisi: Homo-islamicus

Avrupalı bilhassa sağcı siyasetçiler göçmen Müslümanların her türlü hal ve hareketlerini din ve inanç üzerinden açıklarken varlığından emin oldukları bir insan tipolojisi var: Homo-islamicus. Bu şu anlama geliyor: Müslümanların hayata dair her türlü kararları, zevk ve beğenileri, yeme, içme, harcama, seyahat, turizm ve kültür alışkanlıkları ve anlayışları vs. sadece ve sadece inançları tarafından belirleniyor. Müslüman ebeveynler okuldaki çocuklarıyla ilgilenmiyorlarsa, çocukları müze ziyaret etmiyorlarsa, enstrüman çalmıyorsa, Almanca öğrenemiyor ve aksanlı konuşuyorlarsa hepsinin sebebi dinleri olmalı. Bu bakış açısı, insan hayatının ne yönde evrileceği konusunda en önemli parametreler olan aile, çevre, ekonomik durum, eğitim, içinde yetişilen siyaset kültürü gibi yapısal faktörleri bilerek ve bilmeyerek görmezden geliyor ve Müslümanları ideolojik bir fanusun içinde tahayyül ediyor[1].  

Sınıfta Kültür Savaşı

Uzun yıllar Türkler dahil göçmen Müslümanların en yoğun olduğu (aynı zamanda Avusturya Eğitim Bakanlığı bünyesindeki en büyük okul bölgesi olan) 10. Viyana’da öğretmenlik yapan Susanne Wiesinger de kitabında[2] Müslüman göçmenleri homo-İslamicus olarak tahayyül ediyor. Wiesinger, 10. bölgedeki okulları “mercek altındaki okullar” (Brennpunktschule[3]) olarak tanımlıyor. Charlie Hebdo saldırısı sonrasında bilhassa Müslüman erkek öğrencilerinin saldırıyı haklı bulduğunu belirten yazar, öğrencilerin kurbanlardan çok teröristlere sempati duyduklarını belirterek kitabını şu iddia ile açıyor: “Müslüman göçmen çocuklarının Avusturya ve Batı toplumunun değerlerini reddeden tavrının kökeni nedir? Bu çocuklar bizim toplumumuzun bir parçası olmak ve hayat tarzımızın vadettiği özgürlüklerimizin keyfini sürmek istiyorlar. Fakat yapamıyorlar. Onları geriye çeken, diğer her şeyden daha kuvvetli bir güç var: Onları kontrol eden ve yönlendiren İslam inançları.” Wiesinger’e göre, bütün Müslümanlar dinlerini sadece ve sadece ibadet ve yasaklardan ibaret bir kurallar bütünü olarak anlıyor ve bu kurallar sisteminin içine hapsolmuş olarak yaşıyorlar.

Wiesinger, küçük çocukların Ramazan’da oruç tuttukları için ders dinleyemediklerini, gece sahur için ayakta olduklarından derste uyukladıklarını söylüyor ve 6-14 yaş arası için oruç yasağını savunuyor. Uzun yıllar Almanca ve son yıllarda da müzik ve sanat eğitimi dersleri veren yazar, “dil ve şeriat arasında bir bölünme” olarak nitelediği bir durumdan şikayet ediyor: Göçmen çocukların Almancası yıldan yıla gerilediğini düşünüyor. Avusturya’da doğup büyüdüğü halde aksanlı Almanca konuşanlar olduğu gibi bazı lise öğrencilerinin basit dilbilgisi kurallarına dahi hakim olmadıklarını yazıyor. Ayrıca, ders kitaplarında kendilerince “haram” diye niteledikleri metinleri okumayan öğrenciler olduğunu ve cinsellik eğitimini reddetmenin yaygın olduğunu not ediyor. Özellikle muhafazakar Müslüman çocukların zihninde bilimsel düşüncenin bir öneminin olmadığını düşündüren diyalogları olduğunu söylüyor. Öğrencilerin hobilerinin olmadığını, çünkü hayatın her alanından ayrı ayrı alınabilecek tatminlerin tümünü dinde aramayı öğrendiklerini ve sonuç olarak dinlerinin tutsağı olduklarını iddia ediyor.

Maço kıyafet polisleri

Yazar, bilhassa Türk erkek çocuklarının maço tavırlarından şikayet ediyor. Türk çocukların en kalabalık grup oldukları 10. Viyana bölgesi okullarının atmosferini bu çocukların maço tavırlarının şekillendirdiğini yazıyor. Türk öğrencilerin Roman ve Kürt öğrencilerle kavgalarından şikayet ediyor. Wiesinger’in bu noktada kayda değer bir anekdotu var. 90’lardaki Yugoslav savaşlarından kaçarak gelen Balkanlı göçmenler arasında da fiziki şiddet içeren kavgalar kavgalar ama o dönemde öğrenciler arasında konuşarak ara yol bulunabildiğini anlatıyor. Lakin Wiesinger’in iddiasına göre artık böyle bir imkan yok çünkü yeni nesil Müslüman gençler konuşarak anlaşmayı reddediyor ve bir öğretmen olarak çaresiz kaldığını yazıyor. Doktor, mimar veyahut avukat olmayı hayal eden öğrencilerin, bu hayallerini gerçekleştirmek için gereken disiplinli eğitimi reddettiklerini anlatıyor. Birkaç sene öncesine kadar sınıfta doğumgünü keki kesip yediklerinde problem olmadığını ama giderek artan sayıda öğrencinin inançlarını bahane ederek kek kesmeyi reddettiklerini belirtiyor. Müslüman öğrenciler içerisinde dini referanslar vererek kayak, yüzme derslerine ve tiyatroya gitmeyi reddeden öğrencilerin sayısının yıldan yıla arttığını iddia ediyor. Müslüman çocukların ve ebeveynlerin giderek artan şekilde kendi ahlaklarını dikte ettiklerini, erkek öğrencilerin okulda “kıyafet polisliği” yaparak kız öğrencilerin kıyafetlerine karıştıklarını kaydediyor. Babalar, kadın öğretmenlerle el sıkışmıyorlar; öğrenciler, erkek arkadaşı ile yaşadığını söyleyen genç kadın öğretmenleri yargılayacak derecede ileri gidebiliyorlar.

İslam dersi

Wiesinger’in, Avusturya’da ilköğretimden itibaren Müslüman öğrencilerin seçmeli olarak katılabildiği İslam dersi hakkında gözlemleri kayda değer. Kısa bir açıklama yapayım: Avusturya’da İslam derslerinin içeriğini belirleyen ve öğretmenleri atayan kuruluşun ismi IGGÖ (İslamische Glaubengemeinschaft in Österreich-Avusturya İslam Topluluğu). Başında şu anda Türk kökenli bir yöneticinin olduğu bu kuruluşa genel itibariyle Avusturya’daki Türk topluluğu hakim. İkinci güçlü grup olarak Boşnaklar varken, diğer Müslüman toplulukların kurum üzerinde bir etkisinin olmadığı söylenebilir[4]. IGGÖ’nün organize ettiği İslam derslerinin Avusturya’daki Müslümanların Avrupa’nın kültür ve değer sosyolojisini dışardan seyirci olarak dahi anlamalarına ne kadar aracı olduğu tartışılabilir. Dersin müfredatı, hem çokkültürlü ve çokdinli bir toplumda yaşama dair hem de yaşadığı ülkeyi sevme ve sahiplenmeye yönelik başlıklar içeriyor[5]. Ancak pratikte Müslüman çocuklarının bu yönde artan bir farkındalık sahibi olmadıkları düşüncesi yaygın.  IGGÖ’nin sertifikalandırdığı yaklaşık 550 öğretmenden oluşan din öğretmeni kadrosunun ne kadarının kadın olduğuna dair bir istatistik bulamadım, ancak IGGÖ’nün dokuz eyaletten ikisindeki temsilcileri kadın. Bununla birlikte, Haziran 2020’de IGGÖ Yüksek Konseyi’ndeki tek kadın olan Fatma Akay-Türker, kurum içerisinde “kadınların değersizleştirilmesinin kurumsallaşmış olması”nı öne sürerek istifa etti[6]. Wiesinger’in İslam derslerinin işlenmesi ve anlatılması hakkındaki gözlemlerine bakalım: Yazara göre İslam derslerinde öğrenciler sorgulamaksızın ritüelleri öğreniyorlar. Her dinde içkin olarak var olduğunu düşündüğü felsefi ve mistik öğretilerin bu derslerde tartışılmadığını ve dinin “derin anlamı”nın çocuklara anlatılmadığını düşünüyor. Müfredata göre toplumda temsil edilen diğer dinlerle ortak noktaları vurgulaması gereken dersin sadece ve sadece İslam’a yoğunlaştığını belirtiyor. İslam dersinin, Müslüman göçmenlerle Avusturya toplumu ve kültürü arasında köprüler değil duvarlar inşa ettiğini düşünüyor. Bu derslerde İslam tartışılmıyor, sadece ezberleniyor diye belirtiyor ve buna paralel olarak teoride öğrenciler, aileler ve öğretmenler arasında iletişime destek olması arzulanan İslam dersi öğretmenlerinin böyle bir rol ifa etmediklerini düşünüyor.

Wiesinger, Avusturya’da 2000 yılından (ve 11 Eylül’den) bu tarafa güçlenen göçmen-karşıtı hissiyatın ve entegrasyon politikalarında yapılan hataların göçmenlerin ayrımcılığa maruz kaldıkları hissini pekiştirdiğini kaydediyor. Bununla birlikte, bilhassa Türkiye siyasetinin de Avusturya’da etkisini artırmasıyla Türk çocukların Avusturya toplumuna daha da yabancılaştıklarını ve kendi “paralel toplum”larına çekildiklerini yazıyor. Mevcut durumun bir bölünme olduğunu düşünüyor. Ayrıca Türkiye kökenli göçmenlerin kendi aralarında da bölündüklerini tespit etmiş: Türk Sünni ebeveynler, Avusturya toplumuna Sünni Müslümanlar’dan çok daha iyi entegre olmuş Alevi öğretmenlerin yer aldığı destek programlarına çocuklarını göndermiyorlar; bunun yerine camilerin organize ettiği programları tercih ediyorlar.

Wiesinger’in kitabı, kendisine kısa süreli de olsa Avusturya Eğitim Bakanlığı’nda bir pozisyon ihdas edilmesine vesile oldu: Değerler ve Kültürel Çatışma Hakemliği. Ancak 2020’nin başında, bakanlığın iç yapısını eleştirdiği yeni bir kitap yazınca bu pozisyondan alındı. Wiesinger’in kitabı sorgulanabilir. Son derece öznel, bireysel beyanlardan ibaret. İddiaları herhangi bir anket verisine dayanmıyor; kitabın sonunda verilen detaylı istatistikler, içerideki yorumlarla ilişkilendirilmemiş. Baştan sona, “duydum, gördüm, tecrübe ettim, bir öğrencimden biliyorum, bir öğretmenin şöyle dediğine şahit oldum, diğer öğretmenlerin de benim gibi düşündüklerini biliyorum, genel kanı bu” gibi ifadeler var. Wiesinger’in kitabı bu sebeplerden sorgulanabilir olmakla birlikte, iddialarını hafife almak mümkün değil, çünkü Avusturya’da büyümüş Boşnak ve Müslüman bir öğretmen olan Melisa Erkurt, Wiesinger’in gözlemlerini büyük oranda doğruluyor.

Haram Nesli

Melisa Erkurt’un 2020 yazında yayınladığı kitabı[7] bir açıdan Wiesinger’e cevap özelliği de taşıyor. Lakin Erkurt, Wiesinger’in gözlemlerini reddetmiyor. İki yazarın ayrıldığı nokta mevcut sorunların sebebi. Wiesinger’e göre sebep İslam. Erkurt’a göreyse sorun daha kompleks: Göçmenlerin içinde bulundukları sosyal ve ekonomik muhit, çocukların etraflarında onlara rol model olabilecek rol modellerin yok denecek kadar az olması ve Avusturya eğitim ve öğretimindeki sistemik problemler. 

Erkurt, Yugoslav Savaşları’ndan kaçarak Avusturya’ya iltica etmiş işçi sınıfı bir ailenin çocuğu. Viyana Üniversitesi’nde Almanca okumuş. 10. Viyana bölgesinde bir yıl öğretmenlik tecrübesi var. Kamuoyunda tanınması, göçmen Avusturyalılar tarafından hazırlanan popüler dergi Biber’de yazdığı, hem Müslüman göçmenlerin önüne çıkan engelleri hem de göçmenlerin aşamadıkları kendi geleneksel kalıplarını sorguladığı yazılar oldu.

Erkurt uzun süre eğitimin başarılı bir entegrasyonun anahtarı olduğunu düşündüğünü ama kendisinin bir göçmen olarak üniversite bitirmesine rağmen iş bulmakta zorlandığını, Almanca’ya anadili Boşnakça’dan daha iyi hakim olmasına rağmen ayrımcılığa maruz kaldığını, bir göçmen olarak isminin dahi ayrımcılığa sebep olabildiğini söylüyor. Göçmenler içerisinde en iyi eğitim alanların dahi cam bir tavana tosladığını belirtiyor ve böyle bir ortamda göçmen çocuklarını daha iyi eğitim almak için ne motive edebilir diye soruyor.

Erkurt’a göre Avusturyalı öğretmenler kendi eğitim süreçlerinde sadece Avusturyalı çocuklara öğretmenlik yapmayı öğreniyorlar, göçmen çocuklara nasıl ders anlatılır öğrenmiyorlar. Avusturya eğitim sistemi, ailelerin daha ilkokuldan çocuklarla evde birebir ilgilenmelerini, tamamlanan ödevleri kontrol etmelerini ve imzalamalarını gerektiriyor. Emek-yoğun işlerde çalışan göçmen ebeveynlerin evde çocuklarıyla ilgilenmek için ne vakitleri ne enerjileri var, ne de kendi eğitim geçmişleri bunun için yeterli. Erkurt’a göre bu durum beyaz yakalı Avusturyalı ailelerin çocuklarını eğitimin ilk yıllarından itibaren sistematik olarak kayırıyor.

Erkurt, Avusturya’da Müslümanlar’ı hedef alan “kültürel ırkçılık” olduğunu belirtiyor. Bu literatürde yer etmiş bir kavram. Biyolojik ırkçılık birçok Avrupa ülkesinde suç kabul edildiği için İslam-karşıtı ve özünde ırkçı düşüncelerin kültürel eleştiri kılıfıyla dillendirildiğini belirtiyor. Müslüman toplulukların içlerine kapanmalarının bir sebebinin bu durumun kamuoyunda tartışılmaması ve Müslümanlar’ın seslerini duyuramamaları olduğunu düşünüyor.

Erkurt, Avusturya eğitim sisteminde İngilizce ve Fransızca gibi Batı dillerine prestij dilleri muamelesi yapılırken, Avusturya’nın doğusundan ve özellikle Müslüman ülkelerden gelen çocukların dillerine, içlerinde üç dört dil konuşanlar olsa dahi aynı değerin verilmediğini söylüyor. Avusturyalı çocukların çok dilli olduklarında olumlayıcı olarak polyglot (çokdilli) kabul edildiklerini, aynı tabirin göçmen çocuklara layık görülmediğini belirtiyor. (Bu iddiayı doğrulayan emekli profesör Hans-Jürgen Krumm’un bir makalesinden ilk yazıda bahsettim.) Başka konularda da çocuklara kökenlerine göre farklı yaklaşımlar var. Erkurt, içine kapanık göçmen kız çocuklarının evde şiddete maruz kaldıklarını düşünmenin yaygın olduğunu, aynısı bir Avusturyalı çocukta gözlendiğindeyse onun karakterinin böyle olduğunun düşünüldüğünü söylüyor. Erkurt’a göre “Ali” isimli öğrenci çok konuşkan ve uyarılara kulak asmayan birisi olduğunda maço damgası yerken, aynısını “Markus” yaptığında zor bir evreden geçtiği ya da ergenlikte olduğu düşünülüyor. 

Erkurt’un bahsettiği diğer bir konu akranları Müslüman kız çocuklarına sürekli ‘haram’ diyerek müdahele eden Müslüman erkek çocuklar. Bu konuda, Erkurt’un 2016 yılında Biber dergisinde yayımlanan ödüllü makalesi oldukça aydınlatıcı[8]. Erkurt, kız öğrencilerin v-yaka tişörtlerine “haram” diye müdahele eden göçmen işçi çocuklarına “peki İslam neyi savunur?” diye sorduğunda çocukların sessiz kaldıklarını söylüyor. Aynen Wiesinger gibi, çocukların İslami bilgilerinin ezberden öteye gidemediğini vurguluyor. Genç erkeklerle mülakatında, çocukların giderek artan İslami tavırlarını Youtube videoları, vine ve memeler ve özellikle Almanya kökenli Müslüman rap müzisyenlerin beslediğini öğreniyor. Aynı genç erkekler “haram” dedikleri günahları işliyorlar ve gelecekte bir gün “Kur’an’a göre” yaşamayı hayal ediyorlar.

Erkurt—Wiesinger’i doğrular biçimde—kız çocuklarının giderek artan oranda yüzme dersine gitmediklerini belirtiyor. Seküler hayat tarzına sahip Müslüman ailelerin kızları dahi sınıf arkadaşları olan erkeklerin fotoğraflarını çekip aralarında paylaşmalarından ve kendileriyle haram diye dalga geçmelerinden çekindikleri için yüzmeye gitmediklerini söylüyorlar. Problem genellikle erkek öğrencilerin maçoluğu. Erkurt, erkeklerin maçoluğunu şöyle açıklıyor: Kız öğrenciler daha başarılı, notları daha iyi ve beyaz yakalı meslekleri hedefliyorlar. Buna karşılık, eğitimde başarısız genç erkek çocuklarının kendilerini güçlü hissettikleri tek konu ve alan dinleri. Toplumda yaygın bir korkuya sebep olduğunu bildikleri İslami formları sahiplenerek onu kendilerince bir statü aracı olarak kullanıyorlar. Böylece en azından bir konuda güçlü olduklarını hissediyorlar. Yani eğitim yoluyla kendilerini ispatlayabileceklerine inanmayan genç erkekler, İslami kimliklerini düzen-karşıtı bir başkaldırı aracı olarak kullanıyorlar. Böyle davranan gençlerin sayıları az da olsa ilgi çekiyorlar ve medya onlardan daha çok ve sık bahsediyor. Erkurt, Müslümanlar’ı temsil eden kurumlara bu trendi kontrol etmelerini ve Avusturya toplumuna saygı duymayan, kadınlara değer vermeyen bu gençlerle ilgilenmelerini salık veriyor.

Avusturya’da Mayıs 2019’da kabul edilen ve ilkokul öğrencilerine başörtüsü yasağı getiren bir yasa, Aralık 2020’de Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmişti. Erkurt’a göre hem okullarda hem de toplumda başörtüsü gibi konular artarak tartışılırken, öğretmenler çoğunlukla bu tartışmalara katılacak selahiyetten yoksunlar. Erkurt, okullarda yetersiz sosyal destek personeli olduğunu belirtiyor. Başörtüsü yasağının kadınlara daha çok engel anlamına geldiğini, çözümün bir parçasının okullarda öğrencilerin katılımıyla erkek-egemen yapıların tartışılması olduğunu belirtiyor ve kültürlerarası yetkinliğe sahip danışma personellerinin sayısının artması gerektiğini savunuyor. “Özgürleşmek, başörtüsü takmamak değildir; özgürleşmek kendi yolunda ilerlemektir; başkasının senin için çizdiği yolda gitmemektir” diyor. Aynı şekilde, Müslüman kız çocuklarının sayıları az da olsa varolan zoraki evlilik ve kadın sünneti gibi konularda bilgilendirilmesini savunuyor.

***

Wiesinger’e göre aile okulda başarının anahtarıdır. Erkurt’a göreyse aile odaklı okul sistemi bir problem: Emek-yoğun işlerde çalışan ailelerin çocukları için, içinde bulundukları sosyal ve ekonomik kısır döngüyü kırmak imkansız. Wiesinger, Müslüman ailelerin çocuklarının akademik anlamda başarılı olamamalarını inançlarıyla açıklarken, Erkurt başka bir soru soruyor: Bizzat aileler emek-yoğun işlerde dilin inceliklerine hakim olmaya fırsat bulamadan çalışırlarken, çocuklarına bu konuda ne kadar destek olabilirler? Erkurt, toplumun göçmen işçilere “entegrasyona isteksiz ve Almanca öğrenmek için çaba göstermeyenler” olarak baktığını, gerçekte onların “çok ağır işlerde çalışıp kendilerine dil öğrenme imkanı tanınmayanlar” olduklarını belirtiyor. Muhitlerinde, beyaz yakalı çok az rol model olan Müslüman çocuklarının yakın aile, akraba, tanıdık dairesinin dışına çıkabilmeleri için pekiştirici örneklere ihtiyaçları var. Özellikle Türkiye kökenli Müslümanlar’ın, siyasetin etkisiyle kendi topluluklarına iyice kapanmaları böyle örneklerle karşılaşmalarını zorlaştırıyor.

Bu noktada akla gelen başka bir soru da şu: Erkurt, 10. Viyana okullarında, kendilerine kitap okunduğunda nasıl dinleyeceklerini bilmeyen, evden bir çocuk kitabı getirmesi istendiğinde getirecek kitabı olmayan ve kendilerine ilk defa ilkokul öğretmenleri tarafından kitap hediye edilen (ve o anda sevinçten ne yapacağını bilemeyen) çocukların çokluğundan bahsediyor. Acaba bu çocukların geldiği göçmen aileler, çocuklarını kendi memleketlerinde herhangi bir sistemik ayrımcılığa maruz kalmadan yetiştiriyor olsalardı, çocuklarının başarı oranları ne kadar farklı olurdu? Ben çok da farklı olmayacağını düşünüyorum. Ailelerin eğitim seviyelerinin ve kültürel sermayelerinin çocuklarını da etkilemesi global bir fenomen. Mesela Amerikan Eğitim Bakanlığı’nın Eğitim İstatistikleri Bürosu’nun yayınladığı bir çalışmaya göre ailesi üniversite diplomasına sahip çocukların üniversite okuma ve bitirme oranları, ailesi üniversite mezunu olmayanlara göre çok daha yüksek[9].

Tekrar Avrupalı Türkler’den bahsedecek olursak, Türkler’in kültürel anlamda muhafazakarlığı araştırmacıların dikkatini çekmiş bir konu. İki Hollandalı akademisyen 2003 yılında, Hollanda’da büyümüş ikinci nesil Faslılar ve Türkler’i analiz ettikleri bir makalede, Faslı kız çocuklarının Türk kız çocuklarından çok daha yüksek oranda eğitime devam ettiklerini, Faslı gençlerin yüksek oranda suça karışmakla birlikte toplumda bireysel tavra sahip ve aileleriyle tartışan bağımsız bir nesil imajına sahip olduklarını, sosyal ve sportif alanlarda daha başarılı ve görünür olduklarını, bununla birlikte özellikle genç Türk kadınların kamusal görünürlüğünün yok denecek kadar az olduğunu belirttiler. Makale yazıldığı dönemde Türkiye kökenli göçmenlerin Demirel, Erbakan, ya da Öcalan’ı, Faslılar’ın ise Hollandalı sosyal-demokratları desteklediklerini, Türkler’in Galatasaraylı, Faslılar’ın Ajax veya Feyenord taraftarı olduklarını yazdılar[10]. Bugün Viyana’da Türkler de açık ara sosyal-demokratları destekliyorlar ama hala kendi iç dinamiklerine yoğunlaşan bir topluluk oldukları söylenebilir.

Kendi alanımdan bir örnekle bitireyim. Yıllardır, Avusturya’da doğmuş, Almancası Türkçesi’nden daha iyi olan ve üniversite seviyesinde tarih eğitimine devam etmiş Türk çocuklarının sadece ve sadece Osmanlı tarihi ve Osmanlıca ile meşgul olduklarını gözlemliyorum. Yukarıda değindiğim problemlere rağmen, hem Avusturya’nın eğitim müfredatı hem ülkenin sanatsal ve mimari zenginliği hem de Avrupa dil havzaları arasındaki coğrafi yakınlık ve seyahat serbestiyeti, vizyonu olan her üniversite öğrencisine Almanca yanında hem Latince hem de başka Avrupa dillerini çok iyi şekilde öğrenme imkanı sunarken, Türk gençlerinin sadece Osmanlı tarihine ilgi duymaları anavatan sevgisiyle açıklanamaz. Bu durum, etrafındaki dünyayı anlamayı, onunla iletişime geçmeyi ve ona kendi bakış açısından anlam katmayı düşünmeyen ve dert etmeyen bir içine kapanıklığın sonucu. Yaklaşık 15 yıldır yurtdışında yaşayan birisi olarak, insanların aşina oldukları nesne ve olgulara sevkitabiî ile yönelmelerini anlıyorum. Fakat, 60 yıla yakındır Avusturya’da nesiller yetiştirmiş bir topluluğun içinden Avrupa dillerini kullanarak Habsburg ve Avrupa arşivlerininin sakladığı sonsuz dünyayı keşfeden, bu alanda kariyer yapmış profesyonel bir tarihçi bile çıkmamış olması ancak ve ancak zihni muhafazakarlık ve içinde yaşanılan dünyaya lakaytlık ile açıklanabilir. Yurtdışında faaliyet gösteren resmi Türk kurumları, tamamen Türkiye ve Türk kültürü odaklı programlarıyla bu kapanmayı derinleştiriyor.

Bir sonraki yazıda Avrupalı Müslümanlar’ın genel durumu üzerine literatürdeki bazı yaklaşım ve tartışmaları inceleyeceğim.

Fotoğraf: Maria Teneva


[1] Homo-islamicus kavramını İslam iktisatçıları da benzer bir gerçek-üstülükle kullanıyorlar. Onlara göre, kapitalist ekonominin alternatifi, ahlaki kaygılarla harcama yapan homo-İslamicus’dur. Böyle bir insan tipinin bireysel örnekleri olabilecek olsa da, tarihsel tecrübe ve modern kapitalist piyasadaki tüketici davranışlarından biliyoruz ki Müslüman ülkeler dahil ahlaki kaygılarla harcama alışkanlığının yaygın davranış olduğu bir piyasa modeli yoktur.

[2] Susanne Wiesinger and Jan Thies, Kulturkampf im Klassenzimmer: Wie der Islam die Schulen verändert. Bericht einer Lehrerin (Sınıfta Kültür Savaşı: Islam Okulları Nasıl Değiştiriyor. Bir Öğretmenin Raporu) (Edition QVV, 2018)

[3] Brennpunkt aslında odak ya da fokus noktası anlamına gelir. Aynı zamanda Almanca konuşulan ülkelerde fakirlik, işsizlik ve başka muhtelif sebeplerden sosyal olarak dezavantajlı ve problemli olduğu düşünülen mahalleleri, bölgeleri tanımlarken kullanılıyor.

[4] https://www.derstandard.at/story/2000121700233/wer-hinter-der-islamischen-glaubensgemeinschaft-steht

[5] Müfredata şu adresden ulaşılabilir: https://www.derislam.at/wp-content/uploads/2020/09/LP_gesamt_1-99.pdf

[6] https://www.derstandard.at/story/2000117966718/frauensprecherin-der-islamischen-glaubensgemeinde-tritt-zurueck-es-reicht

[7] Melisa Erkurt, Generation Haram: Warum Schule Lernen Muss, Allen Eine Stimme Zu Geben (Haram Nesli: Okullar Neden Herkese Söz Hakkı Vermeyi Öğrenmeli) (Zsolnay, 2020).

[8] https://www.dasbiber.at/content/generation-haram

[9] https://nces.ed.gov/pubsearch/pubsinfo.asp?pubid=2018421

[10] https://www.jstor.org/stable/30037785?seq=1