Her 28 Şubat geldiğinde ama özellikle son zamanlarda daha sık olarak içimde bir dizi karmaşık duygular harlanır. Biraz gurur, özgüven ve sevinçle; genellikle adalet, ahlak ve vicdanla; kısmen de pişmanlıkla harmanlanmış düşüncelerim depreşir. “İyi ki yaptım, savundum, destekledim.” mırıldanmalarım ile “Biz bu günler için mi direndik?” serzenişlerim geçer zihnimden.

Bu duygular, 1997’ler 28 Şubat askeri darbe günleri ile 2010’lar 28 Şubat günleri arasında yüz seksen derece savrulmuş toplumsal bilinç ve siyasal hareketi bizzat yaşayan herkesin sahip olduğunu zannettiğim ya da olması beklenen hislerdir, belki de ben öyle düşünüyorum. Ama elbette o kadar iyimser değilim; zira bu paradoksal savrulmayı gördüğü halde hayatın tadını çıkaran milyonlar yok değil. Zira her zaman olduğu gibi ve (bugünlerde kendisi de benzeri bir savrulmanın örneği haline gelmiş) İsmet Özel’in ifadesiyle, “zor zamanda konuşanların” sayısı çok azdır ve yalnızdır. Çünkü “zor zamanlarda” konjonktürün hışmından ve çıkarlarını kaybedeceğinden korkanlar için gücün ve paradigmanın koruması altına girmek daha çok konforludur. Yeter ki onların menfaatlerine halel gelmesin ve sürdürülebilir olsun.

2010’lar 28 Şubat’larında yaşadıklarımın içeriği veya şekli, 1997’ler 28 Şubat’larından farklı olabilir ama Türkiye siyasetinin bitmez tükenmez hak, hukuk, adalet ve siyasal sorunlarının sürekliliği bakımından niteliği hep aynı. Sivil ve demokratik ilkelere ve misyonlara sahip idealistler açısından bu iki dönem arasında sadece küçük bir nüans vardır: 1997’lerde Kemalist militaristler 2010’larda ise muhafazakâr militaristler ortalığı kasıp kavurmuştur ama aslında ikinciler aleyhine daha sorunlu bir durum olduğu da söylenebilir.

28 Şubat 1997 döneminde, İngiltere’de MEB bursuyla yüksek lisans ve doktorasını bitirmiş ve ülkemde de Oxford kalitesinde üniversiteler olsun ham-hayalleriyle mecburi hizmet görevimi yapmak üzere Kırıkkale Üniversitesinde idim. Bir yandan henüz uzaklarda sandığım militarist dalgalarına karşı hafif endişeli, diğer yanda da kısmen sosyo-kültürel müktesebatımdan ama esasen okumalarımdan edindiğim hak hukuk ideallerine sahip çiçeği burnunda bir akademisyendim. Ancak o militarizm dalgası bir anda kapımıza dayandı. Üniversitemiz yönetimi baştan aşağıya görevden alındı ve yerine 28 Şubatçılar yerleştirildi. Bu cuntacılar, mevcut akademik ve idari görevlilerin psikoloji ve iş ortamlarına darbe vurmakla kalmamış, öğrencilerin başörtüleriyle sınıfa girmelerine hatta kampüste bulunmalarına bile izin vermiyorlardı.

Bu süreçte yaşadığım birçok dramatik olaydan iki çarpıcı örnek vereyim: Birincisi, 28 Şubat cuntacısı YÖK’ten fakültemize de gelen bir yönergede (özetle) “başörtülüler sınıflara alınmayacak, girerlerse dışarıya çıkartılacak” diyordu. Ancak ben, aynen birkaç meslektaşım gibi, evrensel hukuka göre oldukça saçma olan bu yönergeye itiraz ederek öğrencileri sınıfa almaya devam ettim, hiçbir öğrenciyi de sınıftan çıkarmadım. Bunun üzerine dekan beni odasına çağırdı ve yönergeye uymam gerektiğini söyleyip buyurgan bir dille uyardı. Cevabım, “Ben zabıta memuru değilim, benim için öğrenim özgürlüğü her şeyden önce gelir,” oldu. İkincisi, zehir gibi soğuk ve karlı bir kış günü kampüse girerken 3-5 başörtülü öğrencinin o kış kıyamette kapıda bekletildiklerini gördüm. Görevliye “Bu çocuklar üşüyor, içeri alın; bari kapalı ortamda beklesinler.” dedim. Biraz da yüksek sesle söylendim galiba beni şikâyet etmişler, dekan beni yine beni odasına çağırdı uyarmak için. Yine bildik militarist gerekçelerini haykırdı, tartıştık, savunularımı ve militarizm karşıtı görüşlerimi tekrarladım.

28 Şubatçı militarist yönetimle hemen her gün bu şekilde mücadele ederken, bir gün okula geldiğimde odamın kilidini açamadım. Yanlış odaya mı geldim diye bakınırken, görevli seslendi: “Odanız değişti!” dedi. “Nasıl yani? Kitaplarım nerede, benden habersiz nasıl değişir?” diye söylenirken, görevli merdiven yanındaki bakımsız bir odayı gösterip, “Sizin odanız artık burası.” dedi. Bu “ahlaksızlık”, bardağı taşıran son damlaydı benim için Kırıkkale Üniversitesinde. Bundan önce başımdan çok acı olaylar geçmişti. Sadece bölümümüz yönetimi akademik alanımızla hiçbir ilgisi olmayan, milliyetçiliği ve Atatürkçülüğüyle övünen ve 28 Şubat konjonktüründe birdenbire zamanın şartlarına uymuş cuntacı akademisyenler tarafından ele geçirilmemiş ve böylece bölümde işler fecaat hale gelmemişti; daha da kötüsü, bu hengamede 2,5 yaşındaki Ahmet Yavuz’umuz iki gün içinde hastalanıp vefat etmişti, evladımı kaybetmiştim. Acılar üst üste geliyordu. Odamın merdiven yanına alınması olayından hemen sonra, hızla dekana çıkıp, gayet sakin ama içimdeki fırtınalarla yapılan tüm uygulamaların öğrenim ve öğretim özgürlüğüne, adalete, ahlaka, vicdana ve tabii ki evrensel akademik kurallara aykırı olduğunu söyledikten ve onun militarist cevaplarını tekrar dinleyemeyerek, istifa dilekçemi masasının üstüne koydum. Bu istifa dilekçesi ile MEB’den aldığım mecburi hizmet karşılığı bursun bedeli olan büyük meblağ parayı ödeyip üniversiteden ve şehirden ayrıldım. 28 Şubat süreci, Oxford ham-hayallerimi çok kısa bir sürede bitirmişti; Türkiye militarizminin darbesiyle ayaklarım yere basmış, aslında burnumun üstüne çakılmıştım.

Üniversiteden ayrıldıktan sonra tüm kapıların yüzüme kapandığı bir ortamda sadece bir (1) vakıf üniversitesinden alabildiğim kabul ile yeni akademik döneme başlarken Türkiye’de yeni siyasi oluşumlara, özellikle özgürlükler, demokrasi, haklar, adalet, vicdan mücadelesine daha çok ihtiyaç olduğunun farkındaydım. İşte bu düşünceyle, Türkiye’nin militarist, anti-demokratik yapısını değiştirip sivil, demokratik ve evrensel hukuka dayalı bir siyaset ve gelecek kuracaklarını beyan eden “AK Parti” hareketine destek verdim. Bugün de bu duruşumdan hiç pişman değilim. Çünkü ülkenin yaşadığı darbeler, militarizm, jakobenizm, tek adamcılık, kayırmacılık, liyakatsizlik gibi sorunların çözülmesi için “adalet ve kalkınma”nın gerekliliğine ve mücadelesine inanıyor(d)um.

Gel zaman git zaman, üniversitelerde yukarıdaki sorunlar yavaş yavaş azalmaya başlarken, üniversitelerin dönüşümü konusundaki Bologna Uzmanlığım nedeniyle, Abant İzzet Baysal Üniversitesinden dekanlık görevi teklifi aldım ve kabul ettim. Oxford Üniversitesi kalitesinde bir üniversite idealizmime devam edecektim; evrensel standartlarda, nitelikli, adaletli, hakkaniyetli bir eğitim öğretim için çabalamaya başladım. Abant’ta bir yandan sayısı az da olsa devam eden dindar (başörtülü) ve etnik (Kürt) öğrencilerin hak taleplerine karşı duran hocalarla mücadele ederken, diğer yandan fakültemde Bologna ve YÖK kurallarına uygun bir akademik yapılanma için çabalıyordum. Tüm bunların artık daha kolay yapılabileceğini umarken karşılaştığım gariplikler ve safsatalar beni çok şaşırttı: İlk şaşırtan şey, kendi beklentilerine engel olduğumu düşündükleri için benim dekan olmamdan rahatsız olan bazı muhafazakarların direnci; ikincisi beni sömürge valisi olarak tanımlayan klasik Marksistlerin ve Kemalistlerin muhalefeti; üçüncüsü de benim fakültedeki kurum-kural, nizam-intizam, akademik standart çabalarımı ve bu amaçla alınan fakülte kararlarını Senato’da reddederek sorunlu yapının devamından rahatsızlık duymayan yeni dönemin senatörleri. Özellikle, 28 Şubat 1997 döneminde benim yaşadığım gibi akademisyenlerin özlük hakları ve özgürlük ihlallerinin yeni dönemde artık olmaması gerektiğini savunmama rağmen kimseye kendimi dinletememiştim. Devam eden yanlışlar ve haksızlıklar karşısında dayanamadığım için kaçınılmaz olarak Abant’tan da ayrılmak zorunda kaldım. Zira 1997’ler 28 Şubatları ile 2010’lar 28 Şubatları arasındaki henüz bir fark görememiştim; hatta ters yönde düzensizlikler, haksızlıklar, ihlaller, korkaklıklar ve en önemlisi de “Dün dündür, bugün bugündür; artık şimdi bizim dediğimiz olacak!” şeklinde tavırlar görüyordum. Azınlıkta olan iyileri ve doğruları tenzih ederek ve şükranla anarak, bu akademik sorunların detaylarına bu kısa yazıda girmeyeceğim. Ama sadece 1997’lerde YÖK’ü kaldıracağız diyenlerin 2010’larda YÖK’ün gücünü daha da artırmış olmalarını hatırlamak, iki dönem arasında üniversitelerin nasıl bir dönüşüm yaşadığını göstermek açısından yeterlidir.

Biraz da Türkiye siyasetine bakalım kısaca: 28 Şubat 1997 askeri darbeci YÖK cuntası, bize çok büyük psikolojik ve akademik işkenceler yaptı; şahsım ve ailemle birlikte büyük haksızlıklar yaşadık ve buna karşı mücadele ettik; hakkaniyetli ve adil bir hukuk uygulanması için mücadele ettik. Ama hiçbir zaman, o cunta (birçok öğretmeni görevinden uzaklaştırırken) benim işime son vermedi. Elbette ki bunu söylerken 28 Şubatçı cuntacıları temize çıkarmak niyetinde değilim kesinlikle ama son yıllardaki 28 Şubatların birçok mağdur için daha iyi olmadığını vurgulamak istiyorum. Özellikle geçen 10 yılda yaşanan diz boyu haksızlıklara dikkat çekmek istiyorum. Bunu söylerken, ne AK Parti’nin 2000’lerdeki muazzam demokratikleşme başarılarını görmezden geliyorum ne kazandığı bu başarı üzerine 2010 sonrasında bugün FETÖ dedikleri o yapıya polisi, mahkemeleri, üniversiteleri ve bürokrasiyi liyakatsiz teslim ettiğini göz ardı ediyorum ne de bu yapının Ergenekon davası sürecinde yaptığı haksızlıkları ve menfur 15 Temmuz Darbe Girişimi’ni kınamayı ihmal ediyorum. Nasıl ki bu bağlamda büyük haksızlıklar, liyakatsizlikler ve hukuksuzluklar olmuşsa aynı şekilde 15 Temmuz sonrası yapılan özellikle KHK gibi uygulamalar nedeniyle binlerce masum ve ilgisiz insan mağdur edilmiştir.

Tüm bu çelişkilerin, haksızlıkların, hukuksuzlukların; sosyolojik, bireysel, dini, kültürel, etnik-mezhepsel, dış politika gibi sayfalarca eleştirmemiz gereken boyutları bir yana, beni en çok şaşırtan nokta: AKP’nin, 28 Şubat’ın destekçileri olan partiler, liderler, siyasetçiler ve hareketlerle ittifak kurmuş olması ve 28 Şubat benzeri haksızlıkların bu ittifak döneminde de yapılıyor olmasıdır. Elbette ki, 15 Temmuz darbecilerinin, darbeci FETÖ faillerinin adil bir hukuk ile gerektiği şekilde cezalandırılmasına itiraz etmem; ama evrensel adil yargılama ve hukukla uzaktan yakından ilişkisi olmayan özellikle KHK gibi uygulamaların 28 Şubat 1997’lerden (daha kötü değilse bile en azından) farklı olmadığını düşünüyorum. 28 Şubat 1997’lerde bizzat AKP mensuplarına maddi ve manevi haksızlıklar yapılmışken şimdi aynı AKP’nin desteği ve iş birliği ile benzeri haksızlıkların farklı gerekçelerle yapılıyor olması talihsiz ve hayret veren bir durumdur.

Ama bu tablonun daha dramatik bir yönü daha var: 28 Şubat 1997 döneminde mağdur olmuş ve acı çekmiş mütedeyyin ve muhafazakâr kitlelerin, 2010’ların 28 Şubatlarını gör(e)meyip sessiz kalmalarının absürtlüğüdür. Bunlardan bazılarının iktidar, koltuk, makam ve çıkarlarının kaybolmaması için “kendilerini sorgusuzca iktidarla bağlamaları”, hatta onlardan (başörtülü) birinin geçenlerde bir toplantıda “bir canım var, o da feda olsun” demesi, mütedeyyin ve muhafazakâr camianın dramını göstermektedir. “İktidara ve sahiplerine kendini feda etmenin” modern siyaset bakımından bir karşılığının olmadığını kesinlikle biliyoruz ama bu anlayışın bu camianın teolojik temelleriyle de çatıştığını söylemek mümkündür sanırım. Bu şekildeki düşüncelerin, anladığım ve bildiğim kadarıyla, İslam itikadına uygun olmadığı ve hiçbir şekilde tevil edilemeyeceğidir.

Sonuç olarak, hem dün hem bugün temel insan haklarını ve adaleti savunmaktan dolayı pişman değilim ama bu savunuyu somut kişiler için değil, genel ilkeler ve insani değerler için yaptığımı not etmeliyim. Bu nedenle, somut kişilerin savunduğum ideallere ne kadar layık olup olmadığı konusunda büyük tereddütlerim ve buna bağlı ciddi pişmanlıklarım olduğumu da itiraf etmeliyim. Plato’nun tabiriyle, duyularımızla algıladığımız maddeler ve maddeciler dünyası yanıltıcıdır ve gerçek değildir; gerçek olan aklımızla bilebileceğimiz idealardır, ideallerdir ve bu bağlamda sonsuza kadar devam edecek olan değerlerdir. İdealistlerin hesabı ve hesaplaşması da bu yüzden burada değil, idealar dünyasındadır. Buradaki işimiz hesaplaşmak değil, siyasi ideallerimiz için kimliği ve ne olduğuna bakmaksızın mücadele etmektir. Her ne kadar savunmam ve mücadelem en yakınlarımın bile tepkisine ve yapayalnız kalmaya yol açmış olsa bile, her şey yeni 28 Şubatların bir daha gelmemesi için!